ABD şirketlerinden askeri yönetime boykot

Osman Ulagay

Cunta yönetimindeki Burma'daki işlerini sürdüren şirketlere kamu ihalelerinde ambargo uygulaması ABD'nin çeşitli eyaletlerinde yayılıyor.
Son yirmi yıl içinde çok değişti dünya. 1970'lerin dünyasında ABD yönetimiyle çokuluslu dev şirketler ele ele verip seçimle gelmiş yönetimlerin askeri darbelerle devrilmesine yardımcı olur, böylece kapitalist düzeni ve "hür dünya"yı güvence altına alırlardı. ABD'nin "arka bahçesi" olarak gördüğü Latin Amerika bu tür uygulamalara en sık konu olan bölgeydi.
Bugün Latin Amerika'da askeri yönetim kalmadı. 1990'ların dünyasında ABD'nin ve artık "uluslarüstü" diye nitelenen şirketlerin askeri yönetimleri kurulmasına destek olmaları çok güçleşti. Destek olmak bir yana toplumdan gelen baskılar nedeniyle bugün birçok askeri yönetim altındaki ülkelerden çekiliyor, ya da çekilmeyi düşünüyor. Uluslarüstü şirketler, "her şeyden önce iş mi gelmeli, yoksa iş yapılan ülkenin temel insan haklarına ve demokrasiye saygılı olması mı?", sorusunu artık gözardı edemiyor.
Gündemde olan örnek Burma. Cunta yönetiminde olan, demokrasi savunucularının cezalandırıldığı bu Güneydoğu Asya ülkesinde çalışan şirketler giderek artan bir yoğunlukla Amerikan kent yönetimleri tarafından boykot edilmekte. San Francisco dahil birkaç kentin ve Massachusetts eyaletinin yönetimleri, bu şirketlere ihale vermemek gibi yaptırımlar uyguluyor. Benzer uygulamalar Kaliforniya eyaletinde ve ülkenin en büyük iki kenti olan New York ve Los Angeles'te da gündemde.
Son günlerde bu ikilemle karşılaşan Amerikan Motorola ve İsveçli Eriksson şirketleri iki farklı yol seçtiler. San Francisco'nun 25 milyon dolarlık acil yardım radyo sistemi için ihalede birbirlerine karşı yarışan iki şirketten Eriksson, tahminen 3 milyon dolarlık anlaşma imzaladığı Burma cuntasına sırt çevirmedi. Motorola ise (Burma'da zaten kar etmediğini öne sürerek) bu ülkeden çekildi ve şimdilerde San Francisco ihalesini almak üzere.
Son zamanlarda Kodak, Walt Disney ve Pepsi gibi devlerin Burma'dan çekilmesi daha çok tüketici boykotlarından korkmalarına bağlanıyor. Kent ve eyalet yönetimlerinin ambargosu ise daha çok altyapı ve bilişim şirketlerini etkiliyor. Örneğin bilgisayar şirketi Apple, Massachusetts eyaletinin ambargosuna takılmamak için geçtiğimiz ekim ayında Burma'dan çekildiğini açıkladı.
Bu ambargoya en çok tepki gösterenler ise Avrupa Birliği ve Japonya. AB ve Japonya ambargo uygulamasına katılan en büyük pazar olan Massachusetts eyaletini Amerikan Ticaret Bakanlığı'na şikayet etti. AB, eyaletin konuyla ilgili yasasının "AB - ABD ilişkilerini zedeleyebileceğini" savundu.

Ekonomi bürokrasisinin üst katlarından özel sektöre geçen ve halen bağlı bulunduğu grubun mali portföyünü yöneten değerli bir eski bürokrat geçen gün telefonda şöyle diyordu: "İnanmayacaksanız ama ya hükümet düşerse diye kaygı duyacağım nerdeyse. Bu hükümete hiç sempati duymuyorum aslında ama piyasalardaki, borsadaki olası gelişmeler açısından olaya baktığımda ister istemez ya düşerse kaygısını duyuyorum."
Eski bürokratımızın bu görüşü mali piyasalardaki havayı büyük ölçüde yansıtıyor sanırım. Refah - Yol hükümetinin bütçede bir ölçüde düzelme sağlaması, bankaları dövize dayalı borç vermeye ikna ederek iç borcun bir bölümünü yeniden yapılandırması, iç borçlanmayı yavaşlatarak Hazine'nin borçlanma faizlerini düşürmesi ve borçlanma vadelerini uzatmayı başarması mali piyasalarda iyimser rüzgarların esmesine neden oldu. Parasal genişlemenin de etkisiyle borsa sıçradı. Enflasyonda 1996 başının yüksek oranlarının endeksten çıkmasıyla gündeme gelen rakamsal düşüş de bu iyimserliğe katkıda bulundu ve ekonomi dışı gelişmeler ortalığı toz dumana katana dek de bu iyimserlik sürdü.
Mali piyasalardaki bu tavır değişikliği gerçekten ilginçti, çünkü 1995 seçimleri öncesinde ve sonrasında, "ya Refah Partisi(RP) iktidara gelirse", diye telaş edenlerin başında bu kesimdekiler geliyordu.
Seçime girerken kullandığı söylemle bu korkuları yaratan RP'nin iktidarın büyük ortağı olarak sergilediği davranış biçimi ise hayli farklı oldu. RP içinden zaman zaman piyasaları ürkütücü sesler çıktı ama Başbakan Erbakan'ın piyasaların nabzını tutarak son sözü söylemesi giderek piyasalara güven vermeye başladı. Başbakan Erbakan'ın "denk bütçe" ve "sağlam para" hedeflerini ortaya koyması da ilk bakışta hayali görünmekle birlikte zaman içinde olumlu bir etki yaptı. Bu arada RP'nin daha önce dışladığı Uluslararası Para Fonu(IMF) ve uluslararası piyasalarla iyi ilişkiler kurma çabaları da piyasalara olumlu sinyaller olarak yansıdı.
Bütün bunların ötesinde bankaların Refah - Yol'a uyum sağlamasının çok önemli bir nedeni daha vardı. Özellikle bazı bankalar büyük kamu kağıdı portföyü taşımakta, yatırım fonlarında ve milyarlarca dolarlık repo işlemlerinde kamu kağıtları kullanılmaktaydı. Hazine faizlerinde meydana gelecek bir düşüş bankalara ek karlar sağlayacaktı. Bu noktada hükümetin vade uzatma - faiz düşürme hedefiyle söz konusu bankaların kısa vadeli hedefi çakışıyordu.
Refah - Yol hükümetinin bozulması halinde mali piyasalara güven verecek hazır bir hükümet seçeneğinin olmaması da mali kesimi "aman hükümet bozulmasın" tavrına itti. Olaya biraz daha derinlemesine ve orta vadeli bakanlar bu tavrın geçici olduğunu biliyorlardı ama piyasalar için önemli olan bugündü. Ancak bugünü olumsuz etkileyecek şartların ortaya çıkması halinde piyasaların Refah - Yol'la aşkına gölge düşebilirdi. RP yönetimi bunu unutmamalıydı.

Türkiye'de demokrasi 1960'da 1971'de ve 1980'de üç kez askeri müdahale sonucu kesintiye uğradı. Bu müdahaleleri hazırlayan içe ve dış koşullarla Türkiye'de bugün yaşanan koşullar arasında bazı benzerlikler bulunduğu ileri sürülüyor. Bu benzerlikleri akla getiren iddiaların başlıcaları şunlar:
* Toplumu çatışmaya sürükleyebileceği izlenimi veren bir hükümet işbaşında
* Meclis(TBMM) kendi içinden başka bir hükümet çıkaramıyor
* Toplum kamplara bölünüyor
* Laiklik ve Cumhuriyet tehdit altında
* ABD ve Batı hükümete kuşkuyla bakıyor
* Zaafımızdan yararlanmak isteyen dış güçler/ülkeler var
* Yüksek enflasyon ve bozuk gelir dağılımı sürüyor
* Dış borçlanmada sorun çıkması olasılığı var
Bu iddiaları peşpeşe sıralayarak, "siviller ülkeyi felakete sürüklüyor" iddiasına sıçramak da olası.

Buna karşılık Türkiye'nin şu an içinde bulunduğu şartlarla daha önceki askeri müdahaleler öncesinde içinde bulunduğu şartlar arasında önemli farklar da var. En önemli farklardan biri askeri müdahale olasılığının yaygın olarak tartışılması. Diğer önemli farkların başlıcaları şunlar:
* Hükümetin meşruiyetini yitirdiği kanısı çok yaygın değil
* Ekonomide ciddi bir bunalım havası yok, büyüme sürüyor.
* Mali piyasalarda "bu hükümet gitmesin" diyenler çoğunlukta
* Türkiye'nin döviz kazanma/sağlama gücü çok farklı bir noktada
* Sivil toplumdaki örgütlenme düzeyi farklı bir noktada
* Medyaların çeşitliliği ve etkisi artmış durumda
* Askeri yönetimlerin de sorunlara çözüm getirmediği inancı güçlenmiş durumda
* İş aleminin bilinçli kesimi demokrasinin önemini kavrama noktasında
* 1971 ve 1980 askeri müdahalelerine onay ve destek veren koalisyonda parçalanma var; örneğin TÜSİAD'ın desteği kuşkulu
* Askeri yönetimin ABD ve Avrupa nezdinde kabul görmesi olasılığı yok gibi
* Askeri yönetim altındaki bir Türkiye'yi hedef almanın çok daha kolay olacağı
ortada.

Bu şartların geçerli olduğu bir ülkede askeri müdahaleye gerekçe bulmak için ciddi zorlamalara gerek var. Bu zorlamalara zemin hazırlayan faktörler ise şunlar:
* Güneydoğu'da savaş halinin sürmesi
* Devlet içinde çeteleşme iddialarının açığa çıkması
* Uyuşturucu ticaretinin büyük boyutlar kazanmış olması
* Hedefteki çetelerin dikkati başka yöne çekme çabaları
* Refah Partisi(RP) tabanındaki yükselen beklentiler
* RP yöneticilerinin bu beklentileri karşılamak için sergiledikleri bazı davranışlar
* Merkez sağdaki bölünme ve güçsüzlük
* Soldaki bölünme ve güçsüzlük
* Bu koşullarda "şeriat tehdidi" karşısında duracak sivil bir güç göremeyen kesimin paniğe kapılması olasılığının artması.
* Dış tehditlerde yeni bir tırmanış.
Türkiye'de ne yapıp edip askeri müdahale şartları yaratmak isteyenler varsa onların bu faktörlerin üzerine giderek amaçlarına varmak istemeleri beklenebilir. İşleri bu kez kolay görünmüyor çeşitli kesimlerin bilinçli ya da bilinçsiz sergileyeceği tavırların da sonucu etkileyebileceğini hatırdan çıkarmamak lazım.


Burada gördüğünüz şekil, rüzgar gülünden esinlenerek oluşturduğumuz bir "rejim gülü". Rejim gülünün dört kutbu ve üç karesi var. Dördüncü kare yok, çünkü şeriat düzeniyle çoğulcu demokrasinin bir arada varolamayacağını çoğu kimse kabul ediyor.
Birinci kare bize göre aydınlığı temsil ediyor. Laik ve demokratik bir düzen söz konusu. İkinci karede kimilerinin ehveni şer olarak gördüğü ve sığınmaya eğilimli olduğu, laikliği koruyan bir dikta yönetimi söz konusu. Üçüncü karede ise Türkiye'yi şeriat düzenine sürüklemek isteyenlerin uygulamak zorunda oldukları şeriatçı dikta rejimi yer alıyor.
Bu "rejim gülü"nü kullanarak kimi nereye oturtabileceğimizi düşündüğümüzde ilginç sorularla karşılaşıyoruz. Örneğin Refah Partisi'ni hangi kareye oturtacağız? Kimilerinin iddia ettiği gibi, 3. numaralı kareye varmayı mı hedefliyor RP? Yoksa gülün tam ortasında, bir yön arayışı içinde mi Refah Partisi? Demokrat geçinen kimileri "şeriat geliyor" paniğine kapılınca fazla tereddüt göstermeden 1. kareden 2. kareye kayıveriyorlar mı?