Böyle gelmiş, böyle gider mi?

Böyle gelmiş, böyle gider mi?

Osman Ulagay

Yüksek enflasyonla hızlı büyüme senaryosuna seçenek üretemezsek erger çok boyutlu bir krizle karşılaşmamız kaçınılmaz olabilir.
Geçen pazar bu köşede yer alan yazıda Türkiye'nin üç yıldan beri yükselen enflasyona karşın hızlı ekonomik büyümeyi sürdürdüğünü, hızlı büyümenin sonucu olan dış açıktaki büyümeyi de soruna yol açmadan finanse edebildiğini hatırlatarak, "Yoksa Türk mucizesi mi oluyor?", sorusunu tartışmıştık. Yazının sonunda da, "Türkiye ekonomiyi bu şekilde, politikayı da gereğinde parti kapatarak götürebiliyorsa ille de bir seçenek aramaya gerek var mı?", sorusunu sormuş ve, "bizce var ama bu başka bir yazının konusu", demiştik.

Bu yazı üzerine e - mail gönderen bir okurumuz(RA), bu yazının bir ekonomik mizah örneği olarak mı yazıldığını soruyor. Bir diğer okurumuz(EL) ise ,"uyuşturucu kaçakçılığının Türkiye'nin ekonomik mucizesindeki rolü nedir?", sorusunu soruyor ve "bence bu çarpık ekonomiyi kara para ayakta tutuyor", diyor.
Hemen belirtelim ki geçen haftaki yazı bir ekonomik mizah örneği olarak yazılmadı. O yazıyı, kabul etmekte güçlük çektiğim bir yaklaşımı tartışmaya açmak için yazdım. Bu yaklaşıma karşı görüşlerimi bu yazıda dile getiriyorum. Kara paranın ekonomimizde oynadığı rolü ise boyutlarını ve ekonomiyi etkileme biçimini tam oarak bilemediğimiz için tartışma dışı bırakmıştım. Kayıt dışı ekonominin kayda girenin yüzde 50'si mertebesinde olduğunun iddia edildiği ve devlet - mafya - uyuşturucu ilişkilerinin yaygın tartışma konusu olduğu bir ülkede uyuşturucu ticaretinin ve kara paranın ekonomiye hatırı sayılır etkisi olmalı diye düşünüyorum ama bundan ötesini söyleyecek bilgiye sahip değilim.

"Böyle gelmiş, böyle gider mi?", ya da "Türk mucizesi sürer mi?", sorularına net bir cevap verilebilir aslında: böyle gelmiş ama böyle gitmez, Türk mucizesi süremez. Bunun bir adım ötesine geçip, "böyle gelmiş, böyle gider" yaklaşımının Türkiye'yi ciddi krizlere sürükleyecek bir yaklaşım olduğunu da söyleyebiliriz.
Günlük düşünmeye alışmış bir ülkede böyle şeyler söylediğiniz zaman, "yani hemen krize mi gidiyoruz?", sorusuyla karşılaşmaya hazır olmalısınız. Dünyanın bugünkü ortamında böyle bir soruya kesin bir cevap vermek olanaksız. Asya'da patlayan ve kimsenin öngörmediği boyutlara tırmanan krizin de gösterdiği gibi, günümüzün dünyasında krizlere yol açan birikimler çoğu kez kriz patlayana dek teşhis edilemiyor ve krize hazırlıksız yakalanılıyor. Bu nedenle "şu ülkede şu anda kriz çıkar", demek çok zor; ancak bazı önemli gelişmelerin olası sonuçlarını hesaba katarak bazı öngörülerde bulunmak mümkün. Benim yapmaya çalıştığım da o zaten.

Bu açıklamayı yaptıktan sonra, "Böyle gitmez", derken hangi gerekçelere dayandığımı hemen sıralayayım:
* Bir kere yüksek enflasyonla hızlı büyüme senaryosunun uzun süre devam etmesi çok zor. Bu senaryodan hiperenflasyon senaryosuna geçmek ise oldukça kolay. (Bunu aşağıdaki yazıda anlatıyorum.)
* İkincisi, yüksek enflasyon ekonomideki ve özellikle de finans kesimindeki zaafiyetlerin gizlenmesine olarak veriyor ve aslında kolay krize girebilecek bir yapının oluşmasına yol açıyor.
* Üçüncüsü, yüksek enflasyon ortamında hızlı büyüme sağlansa bile bu gelir dağılımındaki bozulmayı önlemiyor. Sosyal uçurumların derinleştiği, "işbitirenlere" tepkinin arttığı, ciddi sosyal patlamalara ortam hazırlandığı artık gözle görülür bir olgu halinde. Gelir dağılımındaki bozulmadan yararlanan kesimin, iş aleminin bir kesimimin bu konuda duymaya başladığı rahatsızlık da olayın hangi noktaya geldiğinin bir göstergesi.
* Dördüncüsü, enflasyonun neredeyse ortadan kalktığı ve deflasyon tehlikesinin gündeme geldiği bir dünyada % 100'e dayanmış bir enflasyonla yaşayıp rekabet gücünü korumak ve kabul görmek giderek zorlaşacak.
* Beşincisi, küreselleşen dünya ekonomisinde kurallar yeniden belirlenirken oyunu bu kuralların dışında oynamaya çalışan herkes dersini alacak. Politik kayırma ve rüşvetle, kayda girmeyen sermaye ve döviz hareketleriyle, belki kısmen kara paranın da katkısıyla ekonominin çarklarını çevirmenin bedeli kriz ve dünyadan dışlanmak olacak.

Türkiye'de hiç olmazsa aklı başında insanların artık bunları görmesi ve "böyle gelmiş, böyle gider, Türkiye yolunu bulur", rehavetinden kurtulup bu çıkışsız senaryoya seçenek olabilecek çözümlere odaklanması şart. Bu seçeneği üretmeden geçirdiğimiz her gün bizi duvara yaklaştırıyor. Ülke duvara toslarsa, bundan herkes etkilenir, olayın olası boyutlarını kimse kestiremez. Bugünkü düzen içinde işini gören, parasını kazanan, "tuzu kuru" olanlar "bize bir şey olmaz, bir yolunu buluruz", diye düşünüyorlarsa halen Asya ülkelerinde yaşananlara bir baksınlar.



Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Emre Alper ve Murat Üçer tarafından gerçekleştirilen bir araştırma, Türkiye'deki enflasyonun "kendini yaratan enflasyon" niteliği taşıdığını ve bu enflasyonun ataletini(inertia) kırmak için ilk aşamada "şok tedavi"nin zorunlu olduğunu ortaya koyuyor. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ve Ekonometri Merkezi tarafından düzenlenen "İstikrar Politikaları ve Türkiye Örneği" konulu konferansta sunulan bu ilginç bildiride enflasyonla mücadelenin ilk aşamasında döviz kuru çıpası ile heterodoks önlemlerin de kullanılmasıyla enflasyonun bir yıl içinde % 100'lerden % 20'lere çekilmesinin mücadelenin başarısı için zorunlu olduğu vurgulandı.
Araştırmada, Türkiye'de kamu açıklarının monetize edilmeyip borçlanmayla finanse edilmesinin enflasyonun patlamasını önlediği, ancak borçlanmada bir doyum noktasına gelindiği anda hiperenflasyona kaymanın çok kolay olduğu da belirtiliyor.

Yazara EmailO.Ulagay@milliyet.com.tr