Titanik

Titanik

Osman Ulagay

Titanik filmi anlayanlar için derslerle dolu bir öyküyü anlatıyor. Bilindiği gibi film, 1912 yılında büyük bir tantanayla ilk seferini yaparken bir buzdağına çarparak denizin dibini boylayan Titanik adlı görkemli geminin batışını konu almış. "Süperprodüksiyon" denen filmlerin abartılı tarzını ve yüzelselliğini genellikle pek sevmem ama Titanik'i, galiba "batmaz" denen bir geminin batışını hazırlayan faktörleri güzel sergilediği için sevdim.
Titanik'i inşa edenler ve işletenler, "bu gemi başka gemilere benzemez, ne olursa olsun batmaz", diye düşünüyorlar. Görkemli geminin lüks mevki kamaralarını dolduran dönemin "transatlantik sosyetesi"(o zaman henüz "jet sosyetesi" yoktu) de Titanik'in batmayacağına inanmış.
Titanik, Southampton limanından New York'a hareket ettikten sonra geminin rotasında buzdağları bulunabileceği uyarısı alınıyor ve Kaptan dikkatli olunmasını istiyor. Kaptan'ın hedefi, ilk seferini yapan gemiyi fazla zorlamadan, normal bir seyir süratiyle, öngörülen saatte New York'a ulaştırmak.
Ancak gemiyi yapanların ve işletenlerin başka hırsları, ihtirasları var. Titanik'in öngörülenden on - oniki saat önce New York'a varması halinde bunun bir rekor olacağını düşünerek Kaptan'a baskı yapıyorlar. "Bütün kazanları ateşle, gemiye tam yol ver, New York'a sabah varacağımıza bir önceki gece varalım ve tüm gazetelerin manşetlerine çıkalım", diyorlar. Kişiliği pek güçlü olmayan Kaptan direnemiyor ve "tam yol" emrini veriyor.
Titanik çarşaf gibi denizde tam yol ilerlerken buzdağlarını gözlemekle görevli olan nöbetçiler de işlerini yeterince ciddiye almayınca Titanik buzdağına bindiriyor. Çarpışma sonrasında bile "bize bir şey olmaz, bu gemi batmaz", diyenler çoğunlukta. Gemi ikiye bölünüp tamamen sulara gömülene dek batacağına inanmayanlar var.
Politika yapacağız derken ekonomiyi hafife alan, "buzdağı var" uyarılarına aldırmadan tam yolla ucuz politika bataklığına sürüklenenler için deslerle dolu bir öykü Titanik'in batışı.


Türkiye millete "nanik" yapan, milleti eşek yerine koyan politikacının pişmiş kelle gibi koltuğunda oturmasına olanak veren ender ülkelerden biri herhalde.
Devlet Bakanı Sayın Güneş Taner, IMF ile görüşmelerde bulunmak için Washington'a yapacağı ziyaretin ertelendiğini açıkladıktan sonra bakın neler söylemiş: "Sebebi gayet basit. Geldiğimiz noktada tartıştığımız nokta belli oldu. Bu meselede adım atamadığımız ortamda yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Dolayısıyla gezi, TBMM'nin vergi tasarısında yapacağı çalışmalara, sosyal güvenlikte atacağı adımlara bağlıdır."
Müjdeler olsun ! Uyanık bakan nihayet olayı kavramış. Meğer IMF'nin üzerinde durduğu konular vergi reformuyla sosyal güvenlik reformuymuş. Bunlar da Meclis'in işiymiş.
Pekiyi ama altı - yedi aydır bir alay palavrayla milleti kandıran, oyalayan, piyasalara olumlu sinyaller gönderen kimdi? Defalarca, "IMF ile anlaştık, anlaşıyoruz", diyen kimdi? "IMF ile yepyeni bir anlaşma modeli yaratıyoruz", palavrasını sıkan kimdi? "Şık program hazır, IMF'den 15 milyar dolar gelecek", diyerek safça köşe yazarlarına malzeme veren kimdi?
Millete nanik yapan bu tipler o koltuklarda oturdukça ne IMF ile anlaşma olur, ne de enflasyon düşer. Nanik yapılanlar bakalım ne kadar katlanacak bu aşağılamaya?


Canlı iç talep ve yüksek enflasyon, gerçek rekabet gücü olmayan firmaların da yaşamasına olarak verdiği için bunun devamını isteyenler hiç de az değil

Yaklaşık bir ay önce bu köşede yer alan "Yoksa Türk mucizesi mi oluyor?", başlıklı yazıda firmalar için Türkiye'deki yüksek enflasyon ortamında çalışmanın, halen ABD'de olduğu gibi, üretici fiyatlarının düştüğü bir ortamda çalışmaktan daha rahat olabileceğini belirtmiş ve bu nedenle Türkiye'deki birçok firmanın aslında enflasyonla yaşamaktan pek de şikayetçi olmadığı görüşünü dile getirmiştim.
Haftalık Aktüel Para dergisi bu yazım üzerine bazı ekonomi yazarlarından görüşler de alarak bir haber yaptı. Bu haber yayınlandığında bu iyi niyetli çabanın bir kafa karışıklığına yol açtığını gördüm. Dergideki yazıyı okuyup işin içinden çıkamadıklarını ve benim aslında ne demek istediğimi anlamadıklarını belirtenler oldu. Bu nedenle o yazıda ne demek istediğimi bir kez daha açıklamanın gerekli olduğunu düşündüm.
Önce bir gözlemimi yeniden açıklayayım: Türkiye'de iş yapan pek çok kimse aslında yüksek enflasyon ortamında çalışmaktan fazla şikayetçi değil bence. Kurlarda ve faizlerde hesaba sığmayan ani iniş - çıkışlar olmadıkça, bir döviz krizi ya da kur depremi yaşanmadıkça ve iç piyasanın canlılığı sürdükçe, enflasyonun iş hayatındaki çoğu kimse için ciddi bir sorun oluşturduğunu sanmıyorum. Tam tersine, enflasyonla içiçe geçmiş bir olgu olan kuvvetli iç talebin sürmesi ve kar marjlarının yüksek enflasyon ortamında kolaylıkla şişirilebilmesi, aslında firmaların işine gelen bir olgu.

Şimdi burada can alıcı bir nokta var: kısa vadeli bir bakış açısıyla yüksek enflasyon ortamında çalışmayı tercih eden firmaların bu tercihi, yüksek enflasyon ortamında söz konusu firmaların gerçek rekabet gücünün arttığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, uluslararası alanda geçerli olacak biçimde gerçek rekabet gücünü artıramayan, bunu sağlayacak verimlilik sıçramasını yapamayan, maliyet düşüşünü sağlayamayan firmaların, yüksek enflasyon ortamında da kar etme ve yaşama şansı olduğunu anlatmak istiyorum ben. Bunun olabilmesi için, ilk yazımda da açıkça belirttiğim gibi, piyasalarda rekabet eksikliğinin de olması gerekli tabii ama bence bu olgu zaten yüksek enflasyonun temel nedenlerinden biri.
Burada ne demek istediğimi biraz daha netleştirmek için şöyle de ifade edebilirim: aslında rekabetin yoğun olduğu ve enflasyonun olmadığı ortamda yaşama şansı olmayan firmalar yüksek enflasyon ortamında hiç değilse bir süre yaşama şansı buluyor. Bu tür firmaların hiç de az olmadığı bir ekonomide yüksek enflasyon bu piyasa ve firma yapısının korunması için gerekli koşullardan biri haline geliyor. Bu ortamda rekabet gücü olan firmalar da karlarını katlama fırsatını buluyorlar. Dolayısıyla enflasyonun sürmesini isteyen güçlü bir lobi oluşabiliyor. Bu lobinin dışa kapanmayı savunanlarla işbirliği içinde olması da doğal.

Buna karşılık ABD'de iş yapan firmaların çoğu, toptan eşya fiyatlarının son bir yılda gerilediği, tüketici fiyatlarının da çok az arttığı ve rekabetin yoğun olduğu bir ortamda çalışmak ve kar etmek zorunda. Yani karlarını korumak ve artırmak için kaynaklarını en iyi şekilde kullanmak, verimliliği artırmak, maliyetleri düşürmek zorundalar. Fiyatlarını artırma şansları olsa her halde daha rahat edecekler ama bu koşullarda da başarıyı yakalamanın yolunu bulabiliyorlar.
Çarpıcı bir örnek olarak hisse senetlerinin kapitalizasyon değerine göre ABD'nin en büyük şirketi olan General Electric'in performansına bakalım. General Electric ürünlerinin ortalama fiyatları dört yıldan beri düşüyor ama cirosu ve karı sürekli artıyor. General Electric'in 1997 yılında maliyetlerini
düşürerek karına 1.2 milyar dolarlık katkı sağlamış ve şirketin toplam karı yüzde 13 artarak 8.2 milyar dolara yükselmiş.

Uluslararası alanda da geçerli olacak gerçek rekabet gücü artışını sağlamanın yolu teknolojideki atılımdan, verimlilik artışlarından, düşük maliyetle en iyi kaliteyi yakalamaktan geçiyor. Bu tür firmaların çoğunlukta olduğu bir ekonomi
enflasyonsuz büyümeyi kolaylıkla yakalayabiliyor. Bu firmaların dünya pazarında rekabet etmesi için özel kur desteği de gerekmiyor.
Bizim iş aleminde de bu gerçekleri görenler, sorunlara biraz daha uzun vadeli bakanlar ve enflasyona karşı tavır alanlar da var. Onlar Türkiye'yi dünyadan koparan bu enflasyonun, aslında dünya rekabetine ayak uyduramayacak nitelikteki bir ekonomik ve mali yapıyı ayakta tutmaya yaradığının farkındalar; bu yapıyla, bu yapıdaki firmalarla Türkiye'nin dünyada iyi bir yer tutmasının olanaksız olduğunu görüyorlar. Ayrıca enflasyonun yaptığı sosyo - ekonomik tahribatı da dikkate alıyor ve bu nedenle değişimi savunuyorlar. Ancak onların Türk özel sektörünün çoğunluğunu temsil ettiğini söylemek ne yazık ki olanaksız.

Yazara EmailO.Ulagay@milliyet.com.tr