Rize’nin çayı mı, portakalı mı?

Rize’nin çayı mı meşhurdur yoksa portakalı mı? 

Bu soru bugün için çok saçma geldi size değil mi? 

Bundan bir asırdan biraz  daha uzun bir süre önce de  bu soru saçmaydı. 

O dönemde Rize için portakal, mısır ve pirinç kadar önemli  ve çok yetiştirilen bir üründü. 

Çayın ne adı ne de tarımı vardı  o zaman. 

İstanbul’daki kahvehanelerde adı üzerinde kahve içilirdi en çok,  çay içme alışkanlığımız yoktu. 

Bugün bir “Merhaba” kadar  sık söylenen “Gel bir çayımı iç”  cümlesi dilimize girmemişti. 

Çay, Rize’ye büyük mücadelelerle geldi, Osmanlı’dan, Cumhuriyet’e devamlılığı olan nadir ürünlerden  biri oldu. 

***

Kaynaklara göre, çay yaklaşık  

5 bin yıldır bizimle. M.Ö. 2737’de  

Çin İmparatoru Shen Nung tarafından keşfedilmiş. 

Hanedan üyelerinin mezar kazılarında bulunan çay takımlarına bakılınca çay keyfi kesintisiz devam etmiş. 

Yazılı kaynaklarda Çin lügati Kuan Ya’da çıkıyor karşımıza çay; çay demlemeyi anlatmışlar 400 yılında. 

805 yılında Japonya’da çay tarımı başlamış, 850’de çay Arap Yarımadası’na ulaşmış. 

Hikâye uzun... Avrupa’ya ilk çay sevkiyatı 1606’da Çin’den Hollanda’ya yapılmış.  Bu arada Çinlilerin çayı içme şekli bizden çok farklı ama ilk çaydanlık 1513’te Çin’de Yixing Gongchun tarafından yapılmış, ilk semaver 18. yüzyılda Rusya’da Ivin Lisitsin tarafından icat edilmiş.

Bu mış’lı miş’li kısımları geçip, bizim topraklara varalım hemen. 

1870’li yıllarda İstanbul’da çay içme alışkanlığını başlatanlar aslında Balkan  ve Rus göçmenler olmuş. 

Çay öyle hızlı yayılmış ki çay tiryakisi olan Hacı Mehmet İzzet Efendi’nin, Çay Risalesi kitabı 1879’da basılmış. Topraklarımızda yetişmeyen çayın yetişmesi için Ticaret Bakanlığı, Padişah Abdülhamit’ten çay tarımı için izin alıp, Japonya’dan tohum getirtmiş. Bursa civarında yapılan ilk deneme başarısız olmuş. 

***

Çayın hikâyesini eşsiz kılan zaman 1918. Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmış bir imparatorluk, Halkalı Ziraat Okulu hocalarından Ali Rıza Erten’i Rize’ye yollar. Bölgenin çay yetiştirmeye uygun olduğuna karar verilir. Gelin görün ki işgal altındaki bir ülkede devamı getirilemez. 1924’te Cumhuriyet daha 1 yaşını bile doldurmadığı zamanda 407 sayılı Çay Kanunu’nu kabul eder TBMM. O yıllarda dert çoktur, devamı gelmez ama 1936’da Zihni Derin öncülüğünde Gürcistan’dan 20 ton çay tohumu ithal edilir. Tohumlar gelir ama halkı çay tarımına ikna etmek zaman alır. 1938’de ilk çay hasadı yapılır, elde edilen kuru çay sadece 138 kilogram olur. İngiltere’den çay işleme makineleri sipariş edilir ama o da İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kurban gider. Sipariş edilen makineler altı sene sonra gelir ve 1947’de Rize Fener Mahallesi’nde Merkez Çay adıyla ilk fabrika kurulur. Sonra 1963 yılına kadar arka arkaya 18 çay fabrikası kurulur. 1938’de 138 kilogram kuru çay üreten Türkiye 1963’te 143 ton çay ihraç eder. Ama Türkiye’de bürokratik gariplikler biter mi? Çay tarımı ve çay işletmeleri ayrı bakanlıklara bağlanır, bir dönem sonra Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü kurulur. Bugün Doğu Karadeniz ekonomisinin lokomotifi Çaykur’un doğuşu olur bu. Hikâyeyi uzatmayacağım, 2003’ten beri organik çay üreten bir kurum Çaykur. En azından bize çay odunu içirmemeye kararlı bir kurum.Gelişmiş laboratuvarlarıyla halen en iyiyi aramaya devam ediyorlar. 

***

Çaya dair tarihçeyi bırakıp çay demlemenin sırlarından da söz edelim biraz. 

İyi çay için porselen demlik en önemli ihtiyaç, bunu hiç unutmamak lazım. Sonra çayı demlerken hepimizin yaptığı hata, kaynar suyu demliğe doldurmak, oysa biraz beklemek, su 75-80 dereceye düşünceye kadar sabretmek gerekirmiş. Su da çok önemli elbette, Ph derecesi bile çayın tadında ciddi bir fark yaratıyor. 

Türkiye’de kaçak çay dediğimiz çaya gereğinden fazla değer biçilir, sabah demlediğin çayı akşam satabilmek  demek bir çay oysa çayın deminin  bir dayanma süresi var. 

Gelelim şu beyaz çay meselesine. Çayı araştırırken fark ettim ki 1000 lira seviyelerinde beyaz çay sattığını iddia edenler var. Konuştuğum tüm uzmanlar güldüler bu fiyat skalasına. Sadece yaprak olarak toplanmış halinin maliyeti bile 4 bin lira. Gerçek beyaz çayın kilosu 5 bin liradan aşağıya olamaz dediler. 

MFÖ’nün “Yalnızlık Ömür Boyu” şarkısı vardı ya, bizim için de kandırılmak ömür boyu galiba. 

***

Rize gurbetin hikâyesidir biraz. Tarihine bakınca, insanların hep çalışmaya uzaklara gittiklerinin hikâyesini buluyorsunuz. Çay hasadı zamanı  

Rize için toplanma zili gibidir biraz. Uzaktan, çok uzaktan insanlar memleketlerine dönerler bir süre için. 

Rize’nin kimi yerlerinde kemençe kimi yerlerinde tulum daha çok sevilir, yerel kıyafetler mahalle mahalle değişir bazen ama çay üzerine ne varsa ortaktır Rize’de. 

Tıpkı İstanbul’daki çay tiryakilerinin vapurda içtikleri ilk çay yudumunda aradıkları tadı bulma umudu gibidir  o ortak noktalar. 

Bunu yazdım zira Şehir Hatları vapurlarında karton bardakta çay dağıtılmaya başladığı zaman köşesinde bunun kavgasını vermiş, o zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı konuyla ilgili en fazla rahatsız etmiş isim benim. 

Pandemiden sonra zaten karton bardak yürüdü gitti ama kartonu bir arada tutan plastik çayın tadını bozmaya devam ediyor hâlâ. 

***

Çayın bir tarihçesi, Türkiye topraklarında bir hikâyesi var ama daha önemlisi çay, sınıfsız toplum rüyasını gerçek kılan tek içeceği hayatımızın. 

Bir düşünelim, her evde aynı şekilde pişen kaç içeceğimiz var bizim. Kahve deseniz kapsülü var, makinesi var, granül olanı var, cezvede karıştırarak yapılanı, karamel ekleneni var. 

Su için de aynısı geçerli artık. Ph derecesine göre sınıflandırılan, ozon katılan, mineralli olanı bir yanda, diğer yanda musluktan suyunu alanlar var. 

Bizim çayımız öyle değil ama her evde aynı şekilde demlenir çay, kimi kristal kimi pazardan alınma aynı ince belliden  

içer çayını, zengini de fakiri de sevmez fincan da çay içmeyi. Uzun lafın kısası, kıymetlimizdir  o eşsiz renk ve tat. 

O yüzden “Gel bir çayımı iç”, merhaba kadar sık söylenir bu ülkede... 

An’lar...

Arnavutköy, 1921: İstanbul’un en mutsuz, işgal altında olduğu zamanlar. Bir masada denize elini sokacak kadar yakın oturmak mümkünmüş o dönem. Bugün kazıklı yol ve yol boyu dizilmiş oltacılar var. Denizi görmenin zor olduğu yer artık Arnavutköy.

Rize’nin çayı mı, portakalı mı

Büyükada, 1930: Küçücük bir sandalla balığa çıktığınızda kolyoz, karagöz, izmarit gibi Marmara balıklarını çekebildiğiniz, orkinos ve kılıç balıklarının bile geçtiği dönem. Müsilaj ve kolibasili gibi şeyleri hiç bilmeyen insanlar. Denizde tek bir yelkenlinin direği görülüyor. Ada ve çevresi lüks teknelerde mangal yapma yeri değildi o zamanlarda...

Rize’nin çayı mı, portakalı mı

Maçka, 1956: İstanbul’da polis denetimi o zaman da varmış. Bugünden tek farkı, polisin kuytu ve köşelerde değil Maçka’dan Beşiktaş’a inen ana caddede denetim yapması.

Rize’nin çayı mı, portakalı mı

Haftanın fotoğrafı

Boynu Bükükler, Küçük Emrah’ın 1980’lerde çektiği arabesk üzerine kurulu filmlerden biriydi. Kenya’da son 30 yılda vahşi yaşamın yüzde 70’i kayboldu. Biz fotoğrafa bakınca boynu bükük gergedanları görüyoruz ama kimileri için 3 gergedan boynuzu demek 4-5 milyon lira demek. 2018’de insanlar koruma programlarına rağmen 892 gergedan öldürdü. Gergedanların öldürdüğü insan sayısıysa bunun
yüzde 1 bile değil. Sahi, o zaman kim vahşi?..

Rize’nin çayı mı, portakalı mı