Türkiye’nin ABD’yi testi başladı

Dünyadaki tüm F-16’lar 6 füze ateşleme kapasitesine sahip.

NATO üyesi ülkelerin tamamı aynı havadan havaya füzeyi kullanıyor, dolayısıyla füzelerin menzilleri de aynı.

Hani Yunanistan F-16’larını “Viper” seviyesine çıkarıyor ve Türkiye de hem “Yeni Viper F-16 seviye uçak alıp, eski modelleri de viper seviyesine çıkarmak istiyor” ya, bu bilgileri de unutun zira “Viper”, tüm F-16’ uçakların gayri resmi adı, hepimiz hata yapıyoruz.

Doğru yorum için doğru bilgi gerekir ya, Türkiye’nin Washington’ı nasıl test ettiğini anlamak için baştan başlamak gerek.

Bizim “Viper” seviyesi dediğimiz şey aslında F-16’nın Block-70 modeline dönüştürülmesi.

Girişte yazdığım bilgi bu model için de geçerli ama Block-70’e dönen bir F-16’ya güç katan şey AESA radarına kavuşması.

Bu radarı takan F-16 hem daha fazla hedefi takip edebiliyor hem de radar çok kısa sürede açılıp kapandığı için, uçağın saklanmasını sağlıyor.

Siz düşmanın yerini tespit edemeden düşman sizin yerinizi tespit ederse, aynı füzeyi kullansanız da avlanırsınız.

F-16 Block 50 dâhil, şu an kullanılan radarlar da anten hareketiyle tespit yapabiliyor, AESA radarlarda böyle bir sıkıntı yok.

İşte Türkiye’nin Washington’ı testi de tam bu noktada başlıyor.

ASELSAN’ın geliştirdiği AESA radarlar 2022’de F-16’lara monte edilecek yani ABD’nin “hayır” demesi ölümcül sonuçlara yol açmayacak.

ABD’den talep ettiğimiz yeni F-16’lar da tahminen ömrünü tamamlama aşamasında olan F-4’lerin yerine gelecek olan uçaklar olacaktır.

F-35’ler için S-400 bahanesini kullanan ABD için Türkiye’nin talebi “Müttefik miyiz, değil miyiz?” bir görelim talebi aslında.

ABD Dışişleri, meselenin farkına varmış olmalı ki sözcüleri şu an prensip olarak konuşmayacaklarını söylediler.

İlk başta “Demokrat ağırlıklı bir Senato’dan bu karar geçmez” demek mümkün ama Beyaz Saray testi görüp, başka adımlar atabilir, belirli alanlarda tavizler isteyerek, F-16 meselesine onay verip, testi az hasarlı geçmeyi deneyebilir

Çocuklarınıza meyve-sebze yedirmeyin

Klorpirifos çocukların sinir sistemine ve bilişsel gelişimine zarar veren bir tarım ilacı. Önce AB yasakladı, ardından 2016 yılında Türkiye hem ilacın kullanımını yasakladı hem de stokları toplatıp imha etme kararı aldı.

Fakat AB sınırlarından dönen ihraç ürünü meyve ve sebzede halen klorpirifos izleri çıkıyor.

Yasaklanmış ve stoku toplatılmış bir ilaç yaş meyve ve sebzede halen nasıl çıkabiliyor?

Kalıntı yüzünden iade edilen bu meyve ve sebze imha mı ediliyor yoksa iç pazara mı veriliyor?

Tarım ve Orman Bakanlığı bu konuda iki satır cümle kurar mı acaba?

Tamer Karadağlı’yı bırak, sonuca bak

Kürtaj filminin gösterimi sırasında baygınlık geçiren seyirciler,

Ve Tamer Karadağlı’nın ödül töreni sırasında şık olmayan “Al ödülünü git, uzatma” davranışı...

Bu iki olay olmasa, bir zamanların en önemli sinema etkinliğinden kimsenin haberi olmayacaktı. Cannes Film Festivali, 20 milyon euro bütçeyle yapılıyor ama 80 milyon euro gelir getiriyor.

Dünyanın en büyük film pazarı Marché du Film yine Cannes’da kuruluyor.

Altın Portakal’da bir dönemler EuroAsia film market kuruluyordu.

After Party dediğimiz organizasyonlarda dünyaca ünlü Chicago Müzikali sahne alıyordu.

Doğu Akdeniz’in Cannes Film Festivali diye nitelenen Altın Portakal, artık ne dünya genelinde ne de Türkiye’de ilgi çekiyor.

Asıl işi tıp doktorluğu olan festivalin yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu, “Bu işin bir kitabı yok, deneye yanıla öğreniyoruz” dedi bu sene.

Doğrusu, ne öğrendiğini anlamak her sene daha zor hale geliyor.

Cannes’a seyirci olarak bile gittiğinde smokin giyip de Antalya’da ödül almak için sahneye keten pantolonun üzerine, beli dışarıda, buruşuk gömlek giyenleri görünce de üzüldüğüne üzülüyor insan.

Sinema sektörünün önemsemediği, saygı duymadığı bir festival için ben neden üzülüyorum ki...

Gözükme hastalığı

Belirli bir grup insan,

Yazın Alaçatı ya da Bodrum’da, kışın bir kayak merkezinde,

Bazen Formula 1’de, bazen Contemporary İstanbul’da, Durmadan sosyal medya hesabından yayınlar yapıyor, bol etiket kullanarak orada olduğunu mümkün olduğunca fazla sayıda insanın görmesi için çabalayıp duruyor.

Ne zor bir yaşamları var, hayata hep telefonun kamerasının izin verdiği açıdan bakıyorlar.

Gittikleri yerde anın keyfini yaşamak yerine, başkalarına “Bak, ben de buradayım” deme derdine düşüyorlar.

Gözükme hastalığı kadar bulaşıcı ve yaşam zevkini yok eden bir başka hastalık var mı acaba?