Türkiye’de ırkçılık var mı?

Bu sorunun yanıtını BM “Irk Ayrımcılığının Önlenmesi Komitesi”nin (CERD) 4 Mart 2009 tarihli Türkiye raporu veriyor. Komite’nin raporunu, Avrupa Konseyi’ne bağlı ”Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu”nun (ECRI) 15.02.2005 tarihli Türkiye raporuyla birlikte okumak gerekir. O zaman Türkiye’nin eksiklikleri, alması gereken önlemler daha iyi anlaşılıyor.
Her iki rapor da “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini alenen tahrik” suçunu düzenleyen, Ceza Kanunu’nun 216. maddesi üzerinde duruyor. İki rapor da bu maddeyi yetersiz buluyor. “Alenen tahrik” yanında basın yayın yoluyla ırkçı görüşlerin, düşüncelerin yayılmasının da suç kapsamına alınmasını tavsiye ediyorlar. AİHM kararlarında da ırkçı düşüncelerin açıklanmasına getirilen sınırlamalar ifade özgürlüğünün ihlaline yol açmıyor.
Her iki rapor, Türkiye’nin ırk ayrımcılığını açık bir biçimde yasalarında tanımlamasını öngörüyor. Böyle bir tanım, BM Irkçılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 1. maddesinde yer alıyor. ECRI, Medeni Kanun ve idari yasalarda da ırk ayrımcılığını önleyen hükümlere yer verilmesini tavsiye ediyor.

Kürtler, Romanlar kırılgan grup
ECRI raporunda Kürtler, Romanlar ve dinsel azınlıklar kırılgan gruplar olarak nitelendiriliyor. Bu grupların karşılaştıkları sorunlara değiniliyor. Çözümler öneriliyor. BM Komitesi raporunda da benzer görüşlere yön veriliyor.
BM Komitesi raporunda ayrıca, Romanlara, Kürtlere, gayrimüslim azınlık mensuplarına karşı kamuoyunda tehdit ve saldırıları da içeren düşmanca tavırlar sergilendiğine ilişkin iddialara dikkat çekiliyor. Hükümetin bunları önlemek için gereken önlemleri alması tavsiye ediliyor.
ECRI raporunda, bir antisemitizm bölümü var. Bu bölümde, Türkiye’deki Yahudi cemaatinin bir güvensizlik duygusu içinde yaşadığı, cemaat mensuplarının saldırılara maruz kaldığı, basının bir bölümünde Yahudi aleyhtarlığı propagandasının yapıldığı belirtiliyor. Ancak, hükümetin bunları önlemek için gösterdiği çabalar memnunlukla karşılanıyor.
Her iki raporun da üzerinde önemle durduğu bir konu, Türkiye’ye gelen ilticacılara yapılan muamele. Türkiye, 1951 tarihli “Mültecilerin Statüsü Sözleşmesi”ne koyduğu coğrafi sınırlama nedeniyle Avrupalı olmayan yabancılara mülteci statüsü tanımıyor. Bunları sınır dışı ediyor. Her iki rapor da bu ayrımcılığa son verilmesini, Türkiye’nin coğrafi sınırlamayı kaldırmasını öneriyor.

Anadilde eğitim görmeme
Her iki raporda da etnik gruplara mensup çocukların, anadillerinde eğitim görme olanaklarının bulunmaması eleştiriliyor ve okullarda resmi dil Türkçenin yanında, kendi dillerini de öğrenmelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması tavsiye ediliyor.
ECRI raporunda, ders kitaplarında azınlıklara ve özellikle Ermenilere ilişkin olumsuz görüşlerin yer aldığı belirtiliyor ve ders kitaplarının bu tür görüşlerden temizlenmesi öneriliyor.
Raporlar, ırkçılıkla mücadelede uluslararası standartları göstermek bakımından önemli. BM’nin ya da Avrupa Konseyi’nin raporlarda yer alan tavsiyelerle ilgili bir yaptırım gücü yok. Ancak, hükümet ile BM Komitesi ya da ECRI arasında bir diyalog kuruluyor. Bu çerçevede, hükümet raporlardaki tavsiyelere ilişkin önlemler hakkında bilgi veriyor.
Raporların ortaya koyduğu gerçek şu: Türkiye’de bir ırkçılık ve ırk ayrımcılığı sorunu var. Birbiriyle ilgisiz iki komitenin raporlarında yer alan eleştiriler arasındaki benzerlik de bunu doğruluyor. Irkçılık Türk toplumunda türlü yollardan kendini gösteriyor. Hrant Dink’in, ya da din adamlarının, misyonerlerin öldürülmesinden etnik ya da dinsel temelde ayrımcılığa, antisemitizme kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Türkiye’nin bu konular üzerine ciddi bir biçimde eğilmesi, nedenlerini araştırıp tedavi yollarını belirtmesi gerekli. Özellikle okullarda verilen eğitim ile toplumdaki ırkçı eğilimler arasındaki ilişki üzerinde durulması önem taşıyor.
Bu konuyu başka bir yazımda ele alacağım.