Zihnin kapanması

Kapalı zihinlerden her zaman korkarım. Zihnin kapanması, aklın dışarıda bırakılması demek. Genellikle inançlara, ideolojilere, dogmalara körükörüne bağlılıktan kaynaklanır. Zihnin kapıları bir kez kapanınca kuşkuya, meraka yer kalmaz. Deneysel düşünce bu sımsıkı kapalı kapılardan içeri sızamaz. Tek doğru kapının arkasındaki doğrudur. Bu tek ve mutlak doğruyu karşıt düşüncelerle sınamak olanağı yoktur.
Zihnin kapanması otoriterliği doğurur. Demokrasiyi, çoğulculuğu reddedir. Farklı düşüncelere kapılar kapanınca, bu düşüncelerin sahipleri de darda kalır. Ötekileştirilir. Onlara hoşgörü ile bakılmaz. Her şeyi açıklayan mutlak gerçeğe tehdit olarak görülürler.
Kapalı zihinlerle aklın, deneysel düşüncenin kavgasının tarih boyunca pek çok örneği var. Gerçeği arayan, akla dayanan eski Yunan düşüncesi, M.S. 4’üncü yüzyıldan başlayarak düşüşe geçti. Roma İmparatorluğu’nun son dönemine egemen olan Hristiyanlık ve otoriter yönetimler tarafından ortadan kaldırıldı. Eski Yunan’ın düşünce geleneği, Hristiyan din adamlar tarafından dinsel dogmalara karşı tehdit olarak görüldü. Hristiyanlığın kurucularından Aziz Paul, Yunan düşüncesine karşı savaş açtı. Ona göre, Yunan düşüncesi “düşünürlerin içi boş mantığı”dan başka bir şey değildi. Kilise ile deneysel düşünce arasındaki çatışmanın en iyi örneklerinden biri, Galile’nin dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü kanıtlaması nedeniyle Engizisyon mahkemesinde yargılanması.
Oysa aynı yüzyıllarda İslam düşünürleri, bilginleri, eski Yunan düşünürleri Arapçaya çevirmişler, aynı düşünce yöntemlerini kullanarak felsefede, bilimde büyük ilerlemeler sağlamışlardı.
Akılcı düşüncenin Avrupa’ya girmesi için,13’üncü yüzyılda yaşayan Thomas Aquina’yi beklemek gerekir. Güçlü bir düşünür olan Aquina, eski Yunan düşüncesi, özellikle Aristo’nun düşüncesi ile Hristiyanlık arasında uyum sağlamayı başarır.
Günümüz Türkiye’sinde yaşadığımız kutuplaşmanın hoşgörüsüzlüğün önemli bir nedeni, zihinlerdeki kapalılık. Liberali, İslamcısı, ulusalcısı, sağcısı, solcusunun inandığı tek bir mutlak gerçek var. Belirli bir konuda inanç sahibi olmak yanlış değil. Yanlış olan tek gerçeğin kendi gerçeğimiz olduğuna inanmak, başka düşüncelere zihnimizi kapatmak.
Son günlerde bunun örneğini, Balyoz davasıyla ilgili olarak Pınar Doğan ve Dani Rodrik’in yayınladıkları “Balyoz” adlı kitapta yer alan eleştirilerde görüyoruz.
Sorun, iddianamede kanıt olarak gösterilen belgeleri içeren CD, 5 Mart 2003 tarihinde düzenlenen ve hükümeti devirme planlarının yapıldığı iddia edilen plan seminerine mi ait, yoksa sonradan yapılmış bir sahtecilik ürünü mü?
Bu kitapta Pınar Doğan ve Dani Rodrik, kanıt olarak kullanılan CD’deki belgelerin sonradan düzenlendiğini ortaya koyuyorlar. Kitapta, iddianamede adı geçen birçok şirket, dernek, hastane, ilaç deposunun 2003 yılında mevcut olmadığı ya da adlarının değişik olduğu somut kanıtlarla gösteriliyor. Örneğin, darbeden sonra kapatılacak dernekler listesinde Liberal Avrupa Derneği de var. Oysa 2003’de derneğin adı Hür Demokratlar Derneği. 2006 yılında Liberal Avrupa Derneği oluyor. Kitapta böyle başka örnekler var.
Elbette bütün bu kanıtlar davaya bakan Mahkeme Kurulu tarafından değerlendirilecek ve bir sonuca ulaşılacak. Bu işin hukuksal yönü.
Ama işin bir de kamuoyu yönü var. İddianamedeki belgeler basında yayınlandı. Kamuoyu davayı basından öğrendi. Bu iddiaların gerçekliğine inanmak, inançlarınızın gerçeği olabilir. Ama şimdi bu belgelerin sahte olduğunu gösteren somut kanıtlar ortaya konuluyorsa, önce kendi doğrularınızdan birazcık kuşkulanmak, sonra da gazeteciyseniz, aydınlatmakla sorumlu olduğunuz kamuoyuna dönüp, “bakın, bir de bunlar varmış” demek doğru olmaz mı?
Demokrasi bireylerin zihinlerinden başlar.