Âlemin ölümü

Türk düşünce dünyası önemli bir hocasını kaybetti. Teoman Duralı yerli ve milli duruşuyla, ortaya koyduğu teorileriyle ve “evrim”e yaklaşımıyla müstesna bir yere sahipti. Bu müstesnalık nedeniyle son yıllarda büyük bir ilgiye mazhar olsa da bu ilginin hocanın ilmi eserlerine değil verdiği röportajlara olduğunu söylersem abartı olmayacaktır. Teoman Hoca eserlerinin yeterince anlaşılmadığının farkındaydı ve bu yüzden kırgındı. 2019 yılında verdiği bir röportajda kırgınlığını şu sözlerle haykırıyordu: "Söylemesi çok zor ve ağır bir şey söyleyeceğim şimdi. Kişiler gibi milletlerin de yatkınlıkları vardır. Çok kısa özet olarak söyleyeyim. Bizim felsefeye yatkınlığımız yok. Üç aşağı beş yukarı, sıfıra sıfır elde var sıfır. Milliyetçiliğim dile dayalıdır benim. Dil milliyetçisiyim. Ve hemen hemen bütün eserlerimi, bir kitabım hariç onu da Malezya’da yazmıştım, Türkçe yazdım. Bunları gömseydim daha iyi olurdu. Hiçbir etkisi sonucu olmamıştır. Olacağı da yok.” 

Âlemin ölümü

Ama son yıllarda Teoman Hoca’nın verdiği röportajların eserlerine olan ilgiyi de arttırdığını söylemem gerekir. Peki bu ilgi yeterli midir? Tabii ki değil. Ama şunu da söylemem gerek dünyanın hiçbir ülkesinde felsefe zaten yeterince ilgi görmüyor. Görseydi bambaşka bir dünya düzeni olurdu. Ben 90’lı yıllarda Kanal 7’de Ahmet Hakan’ın hazırlayıp sunduğu “İskele Sancak” isimli programda konuk olduğunda Teoman Duralı’nın farkına varmıştım. Bu programın kaydına YouTube üzerinden ulaşmak mümkün. Evrim teorisinin konu edildiği bu programda Teoman Hoca bambaşka bir paradigmadan bahsediyordu. “Evrim yaradılış inancına karşıdır” söylemini yerle bir ediyordu. Aynı zamanda Darwinci evrim teorisine de yaklaşık şu sözlerle karşı çıkıyordu: “Ben dine de inanmasam, Tanrı’ya da inanmasam, bir epistemolog olarak bu varsayımı didiklediğimde tutarlı bir teori olmadığı sonucuna varırım. Bunun çürüklüğünü bilimsel olarak ortaya koymak için yaratılış inancına sahip olmak şart değil çünkü kanıtlanabilirliği yok.”

Dile yapılan kıyım

Bu düşüncelerinden dolayı hem seküler kesim hem de muhafazakâr dindar kesim (anlamadıkları, anlamaya çalışmadıkları için, evrim denilince akıllarına sadece dinsizlik geldiği için) mesafeli yaklaşmıştır Teoman Hoca’ya. Sol seküler kesimin mesafesinde sadece evrim meselesi yatmaz. Teoman Hoca çok şiddetli bir söylemle yazının değiştirilmesini, öz Türkçeleştirme adıyla dile yapılan müdahaleleri eleştiriyor, hatta bunları “soykırım” olarak nitelendiriyordu. Lacivert dergisine verdiği röportajda “Türkiye demek baştan aşağı Türkçe demektir. Herhalde yeryüzünde bizim kadar dilini hor gören, sırt çevirmiş bir millet daha yoktur. Dil, öz demektir. Dili teşkil eden sözlerin her biri tarihimizin resimli romanıdır. Seslerden ibaret değildir, sözlerin bir tasavvur arka planı vardır. Bunu attığınız vakit o hafıza silinir… Hülasa dilimize yapılan bu kıyım, esasen Türklükten İslamiyet'i sıyırma projesidir” diyordu. Teoman Hoca’yı yerli ve milli yapan bu hususlardır. Onun düşünce dünyasına hayatı üzerinden girmek için Turkuvaz Kitap’tan çıkan “Öyle Geçer Ki Zaman” isimli nehir söyleşi kitabını şiddetle tavsiye ederim.