Kadın elini eteğini çekerse dünyada sadece acı kalır

31 Aralık 2020

Temmuzdu.  Siyah beyaz fotoğraflarımızı sosyal medyaya yükledik #challengeaccepted dedik, madem ölüyoruz, birbirimize yaslanalım dedik. İyi mi ettik kötü mü ettik bilinmez ama gerçekten ölüyoruz.  Aralık ayında yılı kapatırken, kadın cinayetleri haberleri manşetleri süslerken hep beraber  ölmeye devam ediyoruz.  Sadece Türkiye’de değil dünyada da ölüyoruz, hem de  en yakınımız tarafından öldürülüyoruz. Ölmesek de hayatımızda en az bir kez, yakın partnerımız  tarafından bir çeşit şiddete uğrayanlarımızın sayısı küçümsenmeyecek kadar fazla.

Dünya Ekonomik Forumu 2019 küresel riskler raporunda şöyle bir başlık attı: “Öfke Dönemi”.

Bu başlık altında zihinsel sağlımızın bozulması ile ilgili çok kritik veriler var. Evlerin içindeki şiddet konusunda tüm dünyadan cesur veri toplamak o kadar da kolay değil olsa da, istatistiki  tahmin, en az %30 kadın nüfusunun yakın partner şiddetine maruz kaldığı.  Bu sadece  fiziksel şiddet için bir veri. Bunun daha sözel şiddet, finansal şiddet gibi boyutları var.  Kim bilir kaç kadın, elinden parasının alınmasına ses çıkartamıyor ve kendi isteği dışında kazandığı paraya el konulmasını şiddet olarak algılamıyor.  Diğer bir veri de Birleşmiş Milletlerden gelsin.  BM raporlarına göre  kadınların yüzde 35’i ömründe en az 1 kez şiddete maruz kalıyor. 15-49 yaş aralığındaki her 5 kadın ve kız çocuğundan biri yakınları tarafından fiziksel ve cinsel şiddet görüyor. 200 milyon kadın ve kız çocuğu “sünnet” gibi uygulamalarla sakat bırakılıyor. Kısacası, en gelişmişinden en yoksuluna tüm dünyada, toplumun yarısı şiddet cenderesinde yaşamaya devam ediyor.

Bunun sebeplerini tartışmaya girsek sayfalarca yazı yazmalıyız ki, amacım bu değil.  “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır”, “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Elinin hamuruyla erkek işine karışma”, “ adam ol”, “adam akıllı iş yap”, “sözünün eri ol”ları çocuklarımız artık duymasın, bunlarla zihinleri bulanmasın.  Artık farklı şeyler söyleyelim, dilimizi değiştirelim ki yüreğimiz değişsin, zihnimiz yola gelsin. Bu her alanda yer bulsun. Önce diziler ve reklamlar değişsin.  Mevcutta nasıl algı  mı yaratılıyor?

-Kadınlar evin içinde, erkekler evin dışında yer alıyor

-Yemek, bulaşık, temizlik işlerini kadınlar; para kazanma ve iş hayatı sorumluluğunu erkek alıyor

-Erkek yemek masasında başta oturuyor, kadınsa yanında

-Kadınlar en çok alışveriş yapıyor, tek amacı güzelliği. Kadın nazik, kırılgan, erkek ise güçlü 

Yazının devamı...

Öz şefkat

27 Kasım 2020

Bunu ben değil, Erich Fromm söylüyor hem de ilk basımı 1967 yılı olan Sevme Sanatı adlı kitabında. Ve şöyle de ekliyor: “Sevgi, insanoğlunun gelişmesinin ilk dönemlerinden başlayarak günümüze dek yaşayabilen vazgeçilmez bir duygu, anlam dolu bir sözcük. Tüm çabalar, uğraşlar, tutkular, yaratılan tüm sanat yapıtları bir anlamda hep sevgisiz kalmamak için belki de.”

Sevmek gerçekten bir sanat mı? Acaba  ilk nerde öğreniyoruz  bu duyguyu, nerde tanışıyoruz? Doğal bir yeti mi? Sevgi depomuz mu var, anne karnında mı dolduruluyor bu depo ve bu depo boşalırsa tekrar nereye başvuruyoruz? Cevapları arayıp duruyoruz hep. Bildiğim bir şey sevginin bizi besleyen ve ayakta tutan  bir duygu olduğu. Muhtemel olarak ilk bebek halimizle bize bakan insanlardan aldığımız ve doğal olarak karşılığını geliştirdiğimiz bir hal. Hani en sevgisiz diye etiketlediğimiz birinin bile içinde bir sevgi vanası var ama açmayı öğrenmemiş gibi gelir bana. Yani belki de almamış ve verememiş, bilememiş sahip olduğu bu kaynağın vanasını açmayı ve pas tutmuş bir yerlerde.

Şefkat nedir peki?  Sevginin biraz daha merhametle buluşmuş hali. Hatta bir de nezaketle  tatlandırılmış tarifi. Düşünsenize, şefkatli biri dediğiniz kişi, haşin olur mu?   Güçlü bir kelime şefkat ve günümüzde üzerinde çok da yazılan çizilen bir kelime. Hadi gelin bunun başına öz kelimesini ekleyelim. O zaman nasıl değişir anlamı?

Özümüzdeki sevgi kaynağının adı öz şefkat.. Kendimize karşı merhametli ve nazik olmaktan bahsediyoruz. Hayatımız boyunca en uzun dostluk kendimizle. İçinden geçtiğimiz pandemi sürecinde hiç planlamadığımız şartlarda bulduk kendimizi. Belki bu sürece uyum sağladık belki sağlamadık,  özgürlüğümüzün kısıtlanması hoşumuza gitmedi, belki performansımız düştü, belki kendimizi bulanık sularda gezinirken bulduk, hoşnut olmadık, ilişkilerimizde hatalar yaptık, muhtemel endişe kaygı duyduk, öfke ve üzüntü üzerimizden elini çekmedi. İşte bu gibi süreçlerde yanımızda belki birileri vardı belki de yoktu. Her iki durumda da kendi kendimizin dostu olmamız öz şefkatin kısa tanımı.  Zaman zaman kendinizi kendinize düşman ediyor musunuz? O sertçe eleştiren sesinizi kendinize yükseltiyor musunuz? Olmadı, olmuyor, yapamıyorsun, berbat ettin derken kendinize, sonunda ne elde ediyorsunuz?  Belki kendi çapınızda biraz üstünüzü başınızı düzeltip, düştüğünüz yerden kalkıyor, biraz cesaretle tekrar deniyor, belki hiç kulak asmıyor gibi yapıyor belki de düştüğünüz o yere daha fazla seriliyor ve kalkmak için uzun süre bekliyor, öz güveninizden yiyorsunuz.  Öz şefkatin karşısında olan bir durum öz eleştiri.

Bu biraz da çocukluğumuzdan ve ebeveynlerimizin ve içinde bulunduğumuz sosyal çevrelerin bize öğrettiklerinden kaynaklı. Aslen derinden ebeveyn eleştirel bakışını maalesef benimsiyoruz. Hatırlayın anneniz, babanız, o yetişkin komşunuz size ne derdi? “Aa olur mu , saçmalama, el alem ne der, sana gülecekler, insan içine böyle çıkılmaz ”... Bir yere kadar iyidir bu sesler, bizi korur, sosyal kabulü sağlar... Ama fazlası bizi sınırlar, fırsatları değerlendirmekten alıkoyar,  kendimize karşı olan güvenimizi tırtıklar.

Bugünlerde konu öz şefkat olduğunda sanki yanlış anlaşılmalar var gibi.. Neden önce kendimi seveyim, niye önce kendime şefkat duyayım, ne saçma, sevgi önce başkasıyla olur, bir beslenme halidir, bir rezonans durumudur, öyle önce kendini sevmekle çözülmüyor her şey, bak insanlığa sevgisizlik diz boyu diyenlerden misiniz?

O zaman belki şunları tekrar hatırlayalım. Öz şefkat bir bencillik veya kendimize acıma durumu değil. Kendimizden uzaklaşmak, kibirli tarafımızla kendimize bakmak, kendimizi herkesten üstün tutmak, egomuzu şişirmek değil. Önce ben önemliyim başkaları değil demek hiç değil.

Tam tersi kendi insanlık halimizin farkına varmak, kendi olma halimizle barışmak, bu olma halinin içinde yer alan tüm yokluk alanlarını görmek ve oradan yola çıkmak üzere kendimize karşı nazik bir el uzatmak. Zorluklar karşısında mış gibi yapmadan, yapamadığım zamanlardaki duygularımı görmek, belki biraz orda kalmak ama sonra   kendime  dost eli uzatmak, yerden kaldırmak. Sarıp sarmalamak, olabilir demek, herkesin başına benzer durumlar geliyor demek, sen neleri başardın bak bunu da yaparsın  demek,  neye ihtiyacın var diye sormak, ve tüm bu soruların cevaplarına can kulağını vermek.  Gerçek öz şefkatin koruyan kollayan, sakinleştiren tavrı kadar, harekete geçiren motive eden hali de var. Hadi bakalım kalk ayağa diyen,  yolumuza devam ediyoruz diyen, o yola ışık tutan rehberlik eden  diğer bir yönü ki bu da sarıp sarmalayan kadar kıymetli.

Yazının devamı...

Bilim kırık kalbi onarır mı?

25 Eylül 2020

Gelişmeler ve araştırmalar gösteriyor ki, bilimdeki gelişmeler teknolojiyle desteklenince sağlığımıza yarayacak bir sürü adım atılıyor. Mesela, insan bedeni için yedek parça basmak şimdiden mümkün ve anlıyorum ki eğer böbreklerimden birinde sorun olursa yirmi yıl içinde, bir 3D yazıcıda düzgün bir şekilde basılmış ve kendi hücrelerimden yapılmış yepyeni bir böbreğe sahip olabilirim. Ancak ilerleyen teknolojik tıp, kırık bir kalbi onarabilecek mi? Geçen gün okuduğum bir makaleden aklıma kazınan “Bilimle ne yaparsak yapalım, içimizde 50.000 yıllık bir işletim sistemiyle hala duygusal varlıklarız.”

Duygularımız bedenimiz, zihnimiz kadar bizi tamamlayan, kimliğimizin altını çizen, bizi biz yapan parçamız. Bu duyguların bir kısmına bayılıyor, bir kısmıyla baş etmeye çalışıyor bazen görmemezlikten geliyor, bazen bırakmak istemiyor, sarılıp koynumuza alıyor ve günlerce sırtımızda taşıyoruz. Zor duygularımızı göstermememiz ve paylaşmamamız gerekir diye düşünenlerden misiniz? Sanki göğsümüzün ortasında bir derin dondurucu var da orada duyguların bazılarını donduruyor ve yıllarca saklamaya çalışıyoruz. Geçmişimizi içimizde tutabiliyoruz ve korku, yalnızlık, utanç gibi duyguları ve özellikle kederimizi bastırmaya çabalıyoruz. Bazı duyguları olumsuz olarak adlandırıp, onları sosyal olarak paylaşmayı reddediyoruz. Mesela topluluk içinde ağlamak çoğu zaman bir zayıflık işareti olarak kabul edilir diye düşünüyoruz ve evet belki de öyle. Oysa kaybettiğin biri, birileri, bir şey seni derinden üzmüş olabilir değil mi? Belki boşanma sürecinden geçiyorsun, belki iflas ettin ve kendini çok kötü hissediyorsun.

Kahkaha atmanın, sesli gülmenin, fazla neşenin bile toplumda rahatsızlık uyandıracağının hatta çok gülmenin ağlamak getireceğinin kulağımıza fısıldanmasıyla büyüdük biz. Yani mümkünse bastır duygularını dediler bize. Hatta şirketlerde yapılan kişilik analizlerinde duygusal olmak gelişim haritalarında aşılması gereken bir engel bir kurulum hatası olarak algılandı yıllarca.

Bundan dolayıdır ki biz duygularımızı bastırdık, hatta kendimizden bile sakladık. Peki bu bastırılan veya dondurucuya atılan duyguların ne olacağını düşünüyoruz? Beden akıllıdır ve hafızası vardır. Bu zorlayan duyguları bir yere kadar bekçilik eder ama bir noktadan sonra paketler ve anksiyete, depresyon gibi isimlerle gözümüzün önüne koyar ki görmemezlikten gelmeyelim. Zaten göstergeleri başlamıştır ve bizi zorlayan durumların artmasıyla gideceğimiz uzman veya doktorlar teşhisi basarlar: endişe kaygı artmış, depresyondasın veya panik atak geçiriyorsun gibi.

Peki farklı bir soru?

Dijital teknolojideki üstün yükselişin ve sanal bir dünyada yaşamanın artan yalnızlık duygumuz ve anlam kaybımızla bağlantılı olması mümkün mü?

Her şeyden önce, kaygı hakkındaki düşüncelerimize tekrar bakalım. Anksiyete bozukluğunuz olduğunu söylemek, kolunuz kırıldığında ağrınız olduğunu söylemek gibidir. Ağrı, kolunuzun kırıldığına dair bir belirtidir uyarı işaretidir ve birçok durumda anksiyetenin, depresyon gibi başka bir sorunun belirtisi olduğuna inanabilir miyiz? Bunların ortaya çıkmasından çok önce filiz vermiştir topraklarımızda. Küçük yönetebildiğimizi düşündüğümüz kısa keder dalgaları, panik anları, göğüs sıkışmaları, alerji atakları, yalnızlık duygusu ve benzeri işaretler vardır ama yine biz görmemezlikten geliriz. Düzeni bildiğimiz gibi sürdürmeye devam ederiz. Stres kavramı ortalığı silip süpürüyor, ruhumuza fazla gelen şeyler var. Yeni bir düzene ihtiyacımız var. Çünkü çoğumuz duygusal sıkıntı veya hatta fiziksel sıkıntı içindeyken nasıl yardım isteyeceğimiz konusunda fazla fikrimiz yok. Yardım istemek, duyguları paylaşmak, kalbimizi kırılganlıklarımızı açmak, açmaları için başkalarına alan açmak, davet etmek, onların paylaşımlarıyla iyileşmek.

Çoğu zaman sevdiğimiz insanlarla nasıl iletişim kuracağımızı da bilmiyoruz. Zor zamanlarda en önemli reçete aslen sevdiklerimiz. Konu çok mu boyu mu ruhumu aşıyor o zaman muhakkak uzmanından yardım destek almak değerli.

Yazının devamı...

Stresli sohbetler

20 Ağustos 2020

Son devrin en önemli musibeti nedir deseler tabii ki stres deriz. Başınız ağrıyor doktora gidiyorsunuz muayenede belirgin bir şey bulamıyor ve suçladığı şey stres, reçetesi stresten uzak durun, olmadı anti-depresana başlayın oluyor. Arkadaşınızı arayıp hal hatır soruyorsunuz, çok stresli bir dönemdeyim diyor, şikayetlerini soluksuz sıralıyor. Medyada stresi azaltmanın bin bir mucizevi yolu başlıklı listeler dolanıyor. İyi hissetmiyorum, olsa olsa strestendir diyorsunuz. Bakıyorsunuz çocuğunuz için aynı, dostlarınız için aynı, iş arkadaşlarınız için aynı, ebeveynleriniz için aynı, çevreniz için aynı, dünya için aynı ezber stres söylemlerini sıralıyorsunuz.

Haydi birlikte imgeleyelim. Elinize alsanız stres neye benzerdi? Köşeli, yuvarlak, biçimsiz, kokulu, kokusuz, yumuşak, sert, renksiz, koyu renkli, parlak, mat, kat kat, tek kat, ince, kalın, pürüzlü, pürüzsüz, gaz bulutu, sıvı akışkan, salkım salkım, yapışkan, kaygan, sivri, dümdüz? Önce kendi stresimizi tanımlayalım. Stresin elli değişik semptomu olduğunu söylesem? Senin stres kumanda tablonda ne gibi göstergelerin var? Kırmızı ışığın yandığını nereden anlıyorsun? Hepimizin farklı tepkileri duyumları hisleri olabilir. Mesela, baş ağrısı, diş sıkma, uykusuzluk, odaklanamama, alerji atakları, mide spazmları, hızlanan nabız bunlardan en popüler olanları. Bunu bilmek önemli mi diye soruyorsan evet bunların farkındalığı çok önemli, zira sende yarattığı etkileri anlamlandırabilmen, hayatındaki ciddi yokuşları zamanında tanıyarak vitesi küçültmeyi hatırlaman için değerli.

Arabanın kumanda tablosunda göstergelerde farklılık varsa, arabayı kenara çeker veya en yakın servise götürürüz değil mi? Biliriz ki, bunu yapmazsak yolda kalabilir, tatsız bir macera içine girebiliriz. Oysa bedenimizde, duygularımızda, zihnimizde bu teklemeler olduğunda pek farkında olmadan yola son gaz devam etmeyi seçebiliyoruz. Bu teklemelerimiz bizi sonunda bitik pozisyona hatta tükenmişlik çizgisine, hastalıklara, sakatlanmalara sürüklediği zaman mecburen duruyoruz.

Peki stres bu kadar büyük bir risk ve düşman mı?

Öncelikle iyi haber. Stres ile performans birbirini bir aşamaya kadar dostane destekliyorlar. Yani kol kola el ele birlikte gelişiyorlar. Hayatımızda hiç stres olmasa, çok şey sıkıcı olabilir. Çünkü az stres, az performansı getiriyor. Hedef yok, koşturmak yok, bir yerden sonra performans yok ve potansiyelimizi ortaya çıkaracak, bizi zorlayacak koşullar da oluşmayacak. Stres artıkça, bizde stres yapan neler varsa, iş, ilişkiler, finansal durum, ev işleri, trafik, ebeveynler, okul, projeler vs zorluk etkisini artırdıkça bizde de performans artıyor. Yani halletmeye çalışıyor, ilişkileri düzeltiyor, bir sürü işi bir arada kotarıyor, işteki projeleri uykusuz kalıp bitiriyor, çocukların programlarıyla baş ediyor, paramızı idareli kullanmayı öğreniyoruz. Bunlar kısa süreli vuruşlar olduğu sürece, kişisel baş etme becerimiz gelişiyor. Kendi potansiyellerimizin farkına varıyor ve gerçekleştiriyoruz. Ne zaman ki stres seviyesi artıyor, faktörler üst üste biniyor, uzun sürüyor, işin üstüne pandemi, onun üstüne sevdiklerimizin hastalığı, çoğalan ev işleri katmanlar oluşturuyor işte o zaman o yığının altında kalmaya, nefes alamamaya başlıyoruz ve tabii performans strese küsüyor, oyundan yavaşça çekiliyor ve işte biz o zaman stresi düşmanımız olarak görmeye başlıyoruz. Yani biliyoruz stresin belirli bir dozu ve süresi hepimiz için iyi, bizi çalışkan üretken sevimli biri haline getiriyor, çocuklarımıza ders çalıştırıyor, bize projeleri bitirtiyor.

Hepimiz için bizi yoldan çıkaran, arabayı durduran bu stresin dozu, zamanı, ağırlığı, yükü aynı mı? Benzer iş yükü, aynı sayıda proje, bankada aynı miktarda kredi, aynı ev işi listesi olduğunda bizler aynı stres seviyesinde mi duruyoruz? İşte işin sırrı burada yatıyor. Cevap hayır. O meşhur sabah trafiği, haftada 3 zorlu müşteri toplantısı, yetişmeye zorlandığımız yemekli aile programı, evde ütülenmeyi bekleyen beş pantolon dört elbise hepimizde aynı stres seviyesini tetiklemiyor, hatta bazılarımız bunları stres yapan durumlar olarak bile görmüyor. Sebep basit. Olay bu olguların koşulsuz stres yapması değil, bizim onları stres olarak algılamamız. Yani ruhen, aklen, bedenen biz bunları stres koşulları olarak kodluyor, algı sistemimize tanıtıyor, oradan sonra gerektiğinde level atlattırıyoruz.

Düşünelim bir, bizim karnımız ağrırken iş arkadaşımız aynı projede gülümseyerek bilgisayarın başında sunum hazırlıyor, biz çocuğumuza ders çalışmadığı için bağırırken, aynı sınıftan bir veli sakinlikle yol gösteriyor, trafik kırmızı bir hattan ibaret olduğunda biz dişlerimizi kamaştırırken yan arabadaki şoför müzikle uyumlu kafa sallıyor olabiliyor değil mi? Biz de buna şaşırıyoruz. Tüm bunlar olayları nasıl yorumladığımız, zihin haritamızda hangi önem sırasına yerleştirdiğimiz, evirip çevirip hangi renge boyadığımız ile ilgili. Stres hakkında ne düşündüğümüz tepkimizi farklı kılıyor.

O zaman, amacımız stresi ortadan kaldırmak değil, stres zamanlarında daha iyi olmayı öğrenmek. Stresin iyi tarafı sadece bizi performansa zorlaması değil ayrıca sosyalleştirmesi. Bilim insanları ortaya koydular ki, stres zamanlarında bedenimiz sarılma hormonu olarak da geçen oksitosin salgılıyor. Bu hormon strese tepki olarak salgılandığında bizi destek aramaya motive ediyor. Etrafımızdakilerle, sevdiklerimizle bunu paylaşmaya teşvik ediyor. Onların şefkatli kollarına, dayanacak omuzlarına ihtiyaç duyuyoruz ve bu ilişkilerimiz ve uzun vadede sağlığımız için son derece yararlı oluyor. Sadece ruhumuza değil, bedenimize de iyi gelecek oksitosin kalp hücrelerinin yenilenmesine yol açıyor. Stresle akıllıca dans etmek için onu tetikleyen faktörleri bilmek, göstergelerinin farkında olmak ve hangilerini yönetip hangilerini hayatımızdan tamamen çıkaracağımıza karar vermemiz gerekiyor.

Yazının devamı...

Denge için sabah rutinleri

20 Temmuz 2020

Bu sabah hangi duyguyla yataktan uyandın? Aklından hangi deli sorular geçiyordu? Zihnini meşgul eden düşünceler ne hakkındaydı? Günün geri kalanının nasıl geçeceğini düşündün? Bedeninin enerjisi nasıldı? Motivasyonun günün geri kalanını kotaracak kadar iyi miydi? Sabahlar senin için ne ifade ediyor?

Bu soruları daha önce kendine sormamış olabilirsin ama cevaplarını çok merak ediyorum zira sabahların ve sabah rutinlerinin önemli olduğunu düşünenlerdenim. Sabahları neler yaptığın günün geri kalanını gerçekten derinden etkiliyor.

İlk adım, uyanınca kendine bir günaydın demek. Gönlünün en derin köşesinden sevgi dolu bir merhaba ve günün aydın olsun demek kadar değerlisi var mı? Saçın başın ruhun dağınık, zihnin akşamdan kalma, bakışların hala bulanık olsa da önce kendini selamlamak hal hatır sormak zor olmamalı. Nasılsın sorusunun ilk muhatabı sen olsan, bu sorunun cevabını can kulağıyla dinlesen ve farkındalığını artırarak başlasan, neler farklı olabilirdi?

İkinci adım, zihnini güne uyarlamak. Hemen cep telefonuna sarılanlardan mısın? Cep telefonunda sosyal medyayı kontrol etmek, tam olarak hazırlanmadan, haberlere bakmak stres seviyemizi hemen yukarı çekiyor. Kortizol seviyesini yukarı çekmek, günün kalanına yorgunluk olarak damgasını vurabiliyor.

Bunun yerine günü planlamak, yapacaklarını gözden geçirmek, zamanlamaları kontrol etmek gerekli hazırlıkları hatırlamayı, acil ve önemli işleri diğerlerinden ayırt ederek, belki kısıtlı zamanı doğru işlere ayırmayı sağlayabilir.

Baktın zihin karman çorman ve odaklanma sıkıntısı var o zaman kısa bir mola vermek örneğin meditasyon uzun değil kısa bir şekilde dikkatini sadece içinde bulunduğun şimdiki zamana getirmek, çalkantılı ve dibi bulanık denizi, sakin duru bir gölle değiş tokuş edecek ve ancak o zaman planlama yapmak daha kolay olacak.

Sabahları vermemiz gereken kararlar var değil mi? Ne yenecek? Ne giyilecek? Bunlardan kendini en tekrar edeni. Sabahları karar vermekte zorlananlardansan eğer, haftalık rutinler oluşturmak seçenekleri azaltmak sana hem zaman hem enerji kazandırabilir.

Üçüncü adım, bedeni hazırlamak. Hazırlamak bedenle bağlantı kurmakla başlıyor. Beden, içinde yaşadığımız evimiz. Gün boyunca koşturacak olan, zindeliği bozulunca moralimiz kadar planlarımızı bozan, bizi yavaşlatan bazen de durduran beden. O zaman hak ettiği sabah özenini ve bakımını ona sağlamak nasıl olur? Eklemleri çalıştırmak, esnetmek, sevdiği aktiviteleri benimseyebildiği kadarıyla yapmak, bu yoga da olabilir, basit bir denge hareketi, duş almak neyse listemizde yer alanlar o kadarıyla… Beden çok yorgun olduğunun işaretini çakıyorsa, belki dinlenme anları ve molalar yaratmaya özen göstermek. Bedeni besleme seçeneklerimiz de günün geri kalanındaki enerjimize yarıyor ya da yaramıyor. Neyi seviyoruz? Poğaça, açma yoksa geleneksel kahvaltı yoksa pas mı geçiyoruz? Seçimlerimizin sonuçları ne oluyor? Gözlemliyor muyuz? Neyi yediğimizde, zindeliğimiz mutlu mesut hallerde?

Yazının devamı...

Pandemi döneminden bende kalan

19 Haziran 2020

Hepimizin hayatında önemli değişim zamanları olmuştur. Bu değişim zamanlarının bazıları bizi kalabalıklara bazıları yalnızlıklara bazıları yaz meltemlerine bazıları kış soğuklarına mahkûm etmiştir. Eninde sonunda kıymetli olan bu dönemlerden sonra yaptığımız hesaplaşma değil midir? Artılar eksiler, sonrasında atılacaklar, tutulacaklar, silkinecek anılar, tozu alınacak rutinler, hesap sorulacaklar, kucak açılacaklar… Kendimize yapılacak bu ziyarette çıkar hepsi ortaya. Kendimize dost veya düşman tavrımız içinde olmamızdan çok gözlemci, misafir gibi olmamız, sakinlikle ve itinayla geçirdiğimiz zorlu sürece bakmamız, gerekirse azıcık dağıtmamız, toparlanması gerekenleri sevgiyle kucaklamamız ve sonra yola koyulmamız…

Bu en değerli gelişim ve büyüme alanı fırsatıdır, paha biçilmez, tadından yenmez.

İşte pandemi süresi bu değişimlerin en plansızı, en spontanı, en alışılmadığı değil miydi?

Hepimiz kaleme kâğıda sarılsak, ortaya dünyanın en renkli ve ütopik senaryosu çıkmaz mı? Tadıyla tuzuyla, hasretiyle, umuduyla, karamsarlığıyla, öfkesiyle, endişesiyle, sessizliğiyle, kakofonisiyle, sabrıyla, aciliyle bir maskeli baloyu hangimiz önceden tahmin edebilirdik?

Eşsizliği onu eşsiz bir fırsata dönüştüren. Bu yüzden ben aldım kalemi kâğıdı yazıyorum, yaya yaya hesap çıkarıyorum, kendime tekrar tekrar soruyorum, üstünü çiziyorum, altını tekrar tekrar çiziyorum, yuvarlak içine alıyorum, kenar süsü yapıyorum. Biliyorum ki bu hesabı bir tek benim için ben yapabilirim. Bu yüzden kendime güveniyorum.

Kendime övgü kısmında, ilk başta sabrım var. Diyebilirsiniz ki sabretmeyip ne yapabilirdin. Hayır öyle değil, sarıldığım bir sabır bu, mecburi olandan değil, özenli ve düzenli bir sabır. Bana uzun süre gerekebileceğini bildiğim bir sabır, belki de usul usul ilmek ilmek örmeye daha önce başladığım bir sabır. Bilmediğiniz bir sona güvenmeyi seçtiniz mi hiç? İşte oradaki sabır, kibar olanı yani.

İkinci sırada, yaratıcılığım geliyor. Kendisini bir yerlere saklamış, sonra nereye sakladığını unutmuşum meğer. Çabuk buldum diyebilirim, belki o da bana kavuşmak istedi. Bir sarıldık, koklaştık ki sormayın. Sonra planlar yaptık ve hemen düğmeye bastık. Birlikte ürettik, videolar çektik, yazılar yazdık, araştırdık, evirdik, çevirdik, farklı söyledik, işe yarar hale getirdik. Çocuk merakımızı, ergen heyecanımızı ve olgunluk bilgeliğimizi davet ettik, cümbür cemaat giriştik. Çok gururlandık. Renkliydik, neşeliydik birlikte.

Üçüncü sırada güven duyguma güvenmek... Meğer pek rahatmış, güvenmek. Zorlandığımız her sürecin bir hayır getireceğine, hayatın bilgeliğine, doğanın öğretmenliğine, şifanın kolay yolu seçmeyeceğine, seçimlerimin her zaman akil olmayacağına ama sonunun geleceğine, yokuşların bir inişi olduğuna güvenmek. Yüksüz hayat olmayacağını biliyorsak güven duygusu bir ilaç.

Yazının devamı...

Nedir bu yeni normal?

1 Haziran 2020

Bilen varsa bir adım öne lütfen!

Her yerde aynı söylem…

Eski normal artık yok, yeni normale geçiyoruz…

Artık işler eskisi gibi olmayacak!

Oyunun kuralları değişiyor…

Yeni normale hazır mıyız?

Sanki 1 Haziran itibarıyla memlekette, kapılar açılıyor ve biz hiç görmediğimiz bir manzara ve kurguyla karşılaşıyoruz. Biraz ürkütücü değil mi? Zaten pek çok kişi için zorlayan bir süreçten geçildi. Şimdi bakıyorum, yeni normal tamlamaması da endişe ve korku yaratıyor. "Sokaklara geri dönebilir miyim?" diyen dostlarım var, "Temizliği asla bırakamam" diyen, "İş yerinde asansöre nasıl bineceğim?", "Restoranlarda nasıl yemek yiyebileceğim?" diyen...

Benim bakış açıma göre zaten yeni normal uzun süredir gündemimizde vardı. Dünya üzerinde bir süredir değişimin hızlı ve sık olduğu bir dönem yaşıyorduk. Neye, nasıl yetişeceğimizi bilmediğimiz, üstümüze gelen dev bilgi yığınlarının içinde kaybolduğumuzu hissettiğimiz, kariyerimizde pusulanın sürekli farklı bir yeri kuzey diye gösterdiği ve kafamızın karışık, enerjimizin değişken, ruhumuzun yorgun olduğu bir dönem. Eski normal nedir ki yeni normalden farklı olsun? Değişimin var olduğu ve değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğu milattan önceden beri söylenmiyor mu? O zaman yarının dün gibi olması mümkün olabilir mi? İnsan bedenini, ruhunu duygularını zorlayan esas olay, değişimin sık ve hızlı olması. Yani dinlenecek, mola alacak vaktimizin kalmamış olması. Pandemi süresince evde kaldık ve belki bu molayı yarattık ancak eve kapanmak alıştığımız ev iş düzeninin başka bir şeye dönüşmesi hepimize aynı etkiyi yaratmadı.

Yazının devamı...

Eski normalin hangi tarafı?

14 Mayıs 2020

Evde kalmaktan ve her gün işe gidememekten ne tür dersler aldınız?

Ailenizin veya evcil hayvanlarınızın sürekli etrafınızda olmasından neler öğrendiniz?

Belki ailenizden, sevdiklerinizden uzakta kaldınız ve bu hiç kolay olmadı. Tüm bu süreç etrafınızı güllük gülistanlık yapmadı elbette, ancak önemli olan kendinizle ve hayatınızla ilgili yeni iç görüler edinip edinmediğiniz ve normale döndüğünüz de neleri aynı tutup, neleri değiştirmek isteyip istemediğiniz?

Şimdiki süreç biraz durmak ve düşünmek zamanı: Normalin hangi kısımlarına geri dönmek istiyorsunuz?

Ve "yeni normal"iniz nasıl olabilir?

Herkes normale dönmekten bahsederken, siz normalin hangi alanlarını özlüyorsunuz?

Geçenlerde gerçek kariyer insanı olan bir arkadaşım “Ben evimden çok uzaklaşmışım. Evdeki yaşantımı sanki başka birilerine delege etmişim. Oysa evim benim bütünümün önemli bir parçasıymış. Yeni normalimde evimden bu kadar uzakta kalmayacağım.” dedi.

Çoğunluğumuz için bu dönem gerçekten bizi biz yapan değerlerimizle tekrar bağlantıya geçme fırsatı yarattı. Neler hayatımızdan yok olursa, kendimizi kötü hissederiz, zorlanırız? Hangi değerler kök değerlerimiz yani yok olunca bizi derinden sarsar, hangilerini bilmeden kopyaladığımız trendler ışığında üstlendiğimiz değerler ve aslen onları zaten benimsememişiz. Mesela dürüstlük, adalet, sevgi bizim temel değerlerimiz olabilir ve bunları yok saymak bizi biz olmaktan çıkarmış ama hızlı hayat seyri içinde kendini fark ettirmemiş olabilir. Peşinden koştuğunuz, o süslü harflerle neon ışıklarında parlayan başarı kelimesi sizin için ne ifade ediyor? Prestij, estetik, rekabet, sürekli iyi ve sağlıklı olma, hedefler peşinde koşma gerçek değerleriniz mi olmuş yoksa içinde bulunduğumuz dönemin olmazsa olmaları diye size dayattırılmış mı? Bugün eğer çocuklarınız varsa veya olsaydı onlara da bu değerleri mi aşılamak isterdiniz yoksa kendini tanıma, özle bağlantı, şefkat, nezaket, iş birliği, kaliteli etkileşim, yardımlaşma, huzur gibi kulağa klasik gelen ama insanı insan yapan değerleri mi?

Yazının devamı...