"İnsanın kendini dışarıda bıraktığı hiç bir sevgi kuramı erdem olamaz"

Bunu ben değil, Erich Fromm söylüyor hem de ilk basımı 1967 yılı olan Sevme Sanatı adlı kitabında. Ve şöyle de ekliyor: “Sevgi, insanoğlunun gelişmesinin ilk dönemlerinden başlayarak günümüze dek yaşayabilen vazgeçilmez bir duygu, anlam dolu bir sözcük. Tüm çabalar, uğraşlar, tutkular, yaratılan tüm sanat yapıtları bir anlamda hep sevgisiz kalmamak için belki de.”

Sevmek gerçekten bir sanat mı? Acaba  ilk nerde öğreniyoruz  bu duyguyu, nerde tanışıyoruz? Doğal bir yeti mi? Sevgi depomuz mu var, anne karnında mı dolduruluyor bu depo ve bu depo boşalırsa tekrar nereye başvuruyoruz? Cevapları arayıp duruyoruz hep. Bildiğim bir şey sevginin bizi besleyen ve ayakta tutan  bir duygu olduğu. Muhtemel olarak ilk bebek halimizle bize bakan insanlardan aldığımız ve doğal olarak karşılığını geliştirdiğimiz bir hal. Hani en sevgisiz diye etiketlediğimiz birinin bile içinde bir sevgi vanası var ama açmayı öğrenmemiş gibi gelir bana. Yani belki de almamış ve verememiş, bilememiş sahip olduğu bu kaynağın vanasını açmayı ve pas tutmuş bir yerlerde.

Şefkat nedir peki?  Sevginin biraz daha merhametle buluşmuş hali. Hatta bir de nezaketle  tatlandırılmış tarifi. Düşünsenize, şefkatli biri dediğiniz kişi, haşin olur mu?   Güçlü bir kelime şefkat ve günümüzde üzerinde çok da yazılan çizilen bir kelime. Hadi gelin bunun başına öz kelimesini ekleyelim. O zaman nasıl değişir anlamı?

Özümüzdeki sevgi kaynağının adı öz şefkat.. Kendimize karşı merhametli ve nazik olmaktan bahsediyoruz. Hayatımız boyunca en uzun dostluk kendimizle. İçinden geçtiğimiz pandemi sürecinde hiç planlamadığımız şartlarda bulduk kendimizi. Belki bu sürece uyum sağladık belki sağlamadık,  özgürlüğümüzün kısıtlanması hoşumuza gitmedi, belki performansımız düştü, belki kendimizi bulanık sularda gezinirken bulduk, hoşnut olmadık, ilişkilerimizde hatalar yaptık, muhtemel endişe kaygı duyduk, öfke ve üzüntü üzerimizden elini çekmedi. İşte bu gibi süreçlerde yanımızda belki birileri vardı belki de yoktu. Her iki durumda da kendi kendimizin dostu olmamız öz şefkatin kısa tanımı.  Zaman zaman kendinizi kendinize düşman ediyor musunuz? O sertçe eleştiren sesinizi kendinize yükseltiyor musunuz? Olmadı, olmuyor, yapamıyorsun, berbat ettin derken kendinize, sonunda ne elde ediyorsunuz?  Belki kendi çapınızda biraz üstünüzü başınızı düzeltip, düştüğünüz yerden kalkıyor, biraz cesaretle tekrar deniyor, belki hiç kulak asmıyor gibi yapıyor belki de düştüğünüz o yere daha fazla seriliyor ve kalkmak için uzun süre bekliyor, öz güveninizden yiyorsunuz.  Öz şefkatin karşısında olan bir durum öz eleştiri.

Bu biraz da çocukluğumuzdan ve ebeveynlerimizin ve içinde bulunduğumuz sosyal çevrelerin bize öğrettiklerinden kaynaklı. Aslen derinden ebeveyn eleştirel bakışını maalesef benimsiyoruz. Hatırlayın anneniz, babanız, o yetişkin komşunuz size ne derdi? “Aa olur mu , saçmalama, el alem ne der, sana gülecekler, insan içine böyle çıkılmaz ”... Bir yere kadar iyidir bu sesler, bizi korur, sosyal kabulü sağlar... Ama fazlası bizi sınırlar, fırsatları değerlendirmekten alıkoyar,  kendimize karşı olan güvenimizi tırtıklar.

Bugünlerde konu öz şefkat olduğunda sanki yanlış anlaşılmalar var gibi.. Neden önce kendimi seveyim, niye önce kendime şefkat duyayım, ne saçma, sevgi önce başkasıyla olur, bir beslenme halidir, bir rezonans durumudur, öyle önce kendini sevmekle çözülmüyor her şey, bak insanlığa sevgisizlik diz boyu diyenlerden misiniz?

O zaman belki şunları tekrar hatırlayalım. Öz şefkat bir bencillik veya kendimize acıma durumu değil. Kendimizden uzaklaşmak, kibirli tarafımızla kendimize bakmak, kendimizi herkesten üstün tutmak, egomuzu şişirmek değil. Önce ben önemliyim başkaları değil demek hiç değil.

Tam tersi kendi insanlık halimizin farkına varmak, kendi olma halimizle barışmak, bu olma halinin içinde yer alan tüm yokluk alanlarını görmek ve oradan yola çıkmak üzere kendimize karşı nazik bir el uzatmak. Zorluklar karşısında mış gibi yapmadan, yapamadığım zamanlardaki duygularımı görmek, belki biraz orda kalmak ama sonra   kendime  dost eli uzatmak, yerden kaldırmak. Sarıp sarmalamak, olabilir demek, herkesin başına benzer durumlar geliyor demek, sen neleri başardın bak bunu da yaparsın  demek,  neye ihtiyacın var diye sormak, ve tüm bu soruların cevaplarına can kulağını vermek.  Gerçek öz şefkatin koruyan kollayan, sakinleştiren tavrı kadar, harekete geçiren motive eden hali de var. Hadi bakalım kalk ayağa diyen,  yolumuza devam ediyoruz diyen, o yola ışık tutan rehberlik eden  diğer bir yönü ki bu da sarıp sarmalayan kadar kıymetli.

İçimizdeki kaynak hep dışarıdan dolmuyor, üstelik bugünün dünyasında bolca kıyaslama, başarı kaygısı, rekabet varken. İçerdeki muslukları, vanaları  keşfetmek, paslarını silmek ve  zaman zaman o kaynakları doya doya kullanmak lazım. Kendi kendimize ziyarete gelebilir, hoş sohbetlere dalabilir, keyifli anıları havalandırıp, gelecek için cesaret ve güven tohumlarını tarlaya serpmeye devam edebiliriz. Kendimize karşı konuksever olmak bu kadar da zor olmamalı değil mi?

 

Sibel Yücesan

Kurumsal Zindelik Danışman ve Eğitmeni