FAKİHLER VE SOFULARIN KAVGASI

Hasretimizin kaynağı olan din, bezirgân ruhlu, menfaat mabudlu, hırs ve kinlerle yüklü insanoğlunun eline geçmesin. İşte o zaman, din adamları dediğimiz güya vicdanımızın önderleri, dini bütün ruhundan, aşkından sıyıracaklar ve kendi menfaatleriyle, zümrelerinin menfaatlerini dine mal edecekler ve ellerinde dinin ticaret ve siyaset mevzuundan farkı kalmayacaktır.

Nurettin Topçu

“Fakihler ve Sofuların Kavgası 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler” isimli kitap, Nurettin Topçu’nun yukarıda yazdığımız sözleriyle başlamakta ve bize yakın dönemde yaşadığımız olayları daha net bir şekilde değerlendirmemiz için yardımcı olmakta. “17. yüzyıl genel olarak dünya tarihinde kritik bir dönemdir. Bu nedenle, sözü edilen yüzyılda dünyada cereyan eden bazı sosyal olayları, kültürel ve ekonomik gelişmeleri, buluş ve yenilikleri bir daha hatırlatmak istedik” (s. 13-14).

İki şeyh

Kadızâdeliler ile Sivâsîler arasındaki tartışmaların ilk aktörlerinden olan Kadızâde Mehmed, rakibi Abdülmecîd Sivâsî ile 1633-1639 yılları arasında çeşitli konularda tartışmalarda bulunur. Sultan IV. Murad’ın (1623-1640) tahtta bulunduğu yıllara rastlayan bu altı yıl, aynı zamanda iki grup arasında başlayan mücadelenin ilk dönemidir.

1633 yılı eylül ayında Yeni Cami’deki bir Mevlid töreninde, cemaat arasında Sultan IV. Murat, şeyhülislâm Yahyâ ve birçok âlimin bulunduğu bir sırada kürsüye önce Abdülmecid Sivâsî çıkar ve Kadızâdeliler’in bazı görüşlerini tenkit eder. Cemaat şeyhin söylediklerinden bir hayli etkilenir ve söylediklerini onaylar. Bunun üzerine kürsüye çıkan Kadızâde Mehmed, padişahın kendisine karşı muhabbetini de iyi bildiği için tesirli bir vaaz verir. Vaazın bir yerinde, Nasrettin Hoca’nın bir hikâyesini anlatmaya başlar:

“Hoca Nasreddin çift sürerken küçük öküz aykırı bir hareket ettikçe büyük öküzü döğermiş, niçin deyü sual edenlere büyük öküz işaret etmedikçe küçük öküz harekete kadir değildir cevabını verirmiş” (s. 88).

Kadızade Mehmed Efendi’nin başını çektiği Kadızâdeliler hareketi, Osmanlı Devleti’nin yaşamış olduğu siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkları, idari ve sosyal bozuklukları halkın dinden uzaklaşmasına ve bid’atlara uymasına bağlayan, bir vaizler sınıfının türemesine sebep olur (s. 89).

FAKİHLER VE SOFULARIN KAVGASI

Taşralılar

Çoğu vaiz olan Kadızâdeliler hareketi mensupları, ekseriyetle taşralıdır. Buna karşın bir Halveti şeyhi olan Abdülmecid Sivasî tasavvuf ehli bir kişidir. Genel olarak görüşleri şöyle özetlenebilir; “Müspet ilimler tahsil edilir… Tütün ve kahve haram değildir… Güzel bid’atler kabul edilebilir. Bu benzeri hususlarda, her şeyin aklî ve mantıkî olanlarını yapmak lazımdır.” (s. 100-101).

Osmanlı düzeninin önemli sacayaklarından biri olan ilmiye sınıfı, bu yüzyıldaki tutucu çevrelerin ve bilimsel yeterliliği bulunmayan kesimlerin kontrolüne girmiş, hatır ve rüşvet karşılığı tayinlerle adeta bir “himaye mekânı” haline getirilmiştir. Bilhassa padişaha yakın olan sadrazam ve şeyhülislâm gibi devlet adamlarının kendi yakınlarını, hak etmedikleri mevkilere getirmeleri ve çocuk yaştaki akrabalarını ilmiyenin yüksek mevkilerine tayin etmeleri, bu saygın sınıfın itibarını zedeler (s. 115-116).

Ahmet Yaşar Ocak; Kadızâdeliler hareketini büyük anlamda “dinde tasfiyeyi paravan yapıp dini çevrelerin mevcut nüfuz ve iktidar mücadelesine katılması ve bundan menfaat sağlama gayesi güden bir hareket olarak” değerlendirmektedir. Buna karşın tasavvufî anlayış, farklı kavramlarla inanç, iman ve ibadetin samimiyetle ifasına değer verir.

İyilikler ve kötülükler

Kadızâdeliler’in düşüncelerini yaymada kullandıkları temel argüman “emr-i bil’l-ma’rûf ve nehy-i ‘ani’l münker” (iyilikleri emretmek ve kötülüklerden alıkoymak) ilkesidir. Sivâsîler’de iyilikleri emretmek ve kötülüklerden alıkoymak ilkesini önemli görmektedirler. Ancak onlar için önemli olan; “her şeyden önce insanlara karşı yumuşak ve merhametli davranılmasının elzem olduğudur”.

Kadızâdeliler ile Sivâsîler arasındaki tartışmalara, dönemin ünlü düşünürü Kâtip Çelebi de (1609-1657) katılır. Mizânü’l-Hakk isimli eseri, zamanında büyük tartışmalara yol açar. Her iki kesime de eleştirilerde bulunan Kâtip Çelebi’nin bu eserini “halkı birbirine düşürmek için mi, yoksa birleştirmek için mi yazdığı” tartışılır ve şeyhülislamdan fetva istenir.

Kâtip Çelebi “akıl ile naklin ikiz olduğu ve akla dayanan ile nakle dayananın iki rahvan at olduğu” benzetmesiyle akli ve nakli ilimlerin bir arada ve aynı önemde göz önünde bulundurulması gerektiğini savunur (s. 168).

Hidâye ve Ekmel

“Ulu Osmanlı devletinin ilk çağlarından Sultan Süleyman Han zamanına gelinceye dek hikmet ve şeriat ilimlerini uzlaştıran gerçek araştırmacılar ün salmışlardı. Ebufeth (Fatih) Sultan Mehmed Han, Medaris-i Semaniye’yi yaptırıp kanuna göre iş görüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış, Haşiye-i Tecrîd ve Şerh-i Mevâkıf derslerinin okutulmasını bildirmiştir. Sonra gelenler bu dersler felsefiyattır diye kaldırıp Hidâye ve Ekmel derslerini okutmayı akla uygun gördüler. Yalnız bunlarla yetinmek akla uygun olmadığı için ne felsefiyat kaldı ne Hidâye kaldı ne de Ekmel”

“İslamlığın ve Müslümanların sultanının, bu tür kuru dindarlık ve taassup sahiplerini, kim olursa olsun, ezip yola getirmesi, üzerine düşen vazifelerdendir. Çünkü geçmişte, bu tür taassup kavgasından çok fesatlar olmuştur… Dünyanın düzeni, bütün halkın çizgiden dışarı çıkmamasıyla yürür gider. Haddini bilen ve sınırı aşmayan kişiye Allah rahmet etsin.”

(s.188).

Ali Fuat Bilkan’ın “Fakihler ve Sofuların Kavgası” isimli kitabı özellikle okumamız gereken, yaşamakta olduğumuz olayları değerlendirmekte ve anlamakta bize kolaylık sağlayacak bir araştırmadır. Kendisine bu çalışması için teşekkür eder, devamını beklediğimizi söylemek isterim.

Bu arada duyduğumdan beri her zaman kulağıma küpe olan Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun bir sözünü bir kere daha hatırlatmak istedim.

İslam zariftir, zerâfet ister.