HİTOPADEŞA

Her ne kadar pek farkında olmasak da masal denince ilk akla gelen Hindistan’dır. Büyük bir coğrafya, yüzlerce dil ve farklı inanç, çok çeşitli insan grupları, binlerce yıldır bir arada yaşamanın geliştirdiği kültür, zengin bir masal dünyası yaratmıştır. Hindistan’ın bilge insanları özelikle hayvanlar arasında geçen konuşmaları bir masal olarak sunan ve çoğunlukla eğitim amacıyla kullanılan “fabl” türünü edebiyat dünyasına armağan ederler.

Hintli bilgeler, hayvanları konuşturarak, insanların söylemekten çekineceği sözleri onlara söyletmiş. Böylelikle siyasal kızgınlıklara ve hükümdarların gadrine hedef olmadan toplumun dikkatini çekmiş, eğitime katkı sağlamış, öğütte bulunmuşlardır. Fabl türü yazımların en erken örneklerinden biri olan “Pancatantra/ Kelile ve Dimne” kitabını daha önceki bir yazımda sizlere tanıtmaya çalışmıştım. Bu kere MS. 14. yüzyılda, daha önceleri oluşturulmuş fabl türü öğüt veren kitapları da dikkate alan Narayana’nın devlet yönetme, politika ve askerlik sanatı konusunda bilgi ve deneyim aktaran bir Hint klasiğinden bahsetmek istedim.

Yöneticinin el kitabı

“Hitopadeşa” birbiri içine geçmiş masallar şeklinde dört bölümden oluşmaktadır; Dost Kazanma, Dostların Ayrılması, Savaş ve son olarak Barış. Kitabın ilk yazımında; kazanılmış şeylerin kaybı ve düşüncesiz hareketin sonu, adı altında iki bölüm daha bulunduğu ancak “Narayana”nın daha sonra bu bölümleri yok ettiği bilinmektedir.

Bu kitabın esas amacı yöneticinin el kitabı olmasıdır. Genç hükümdar adaylarına eğlenceli ve dikkatlerini verecek şekilde kaleme alınması, onlara devleti yönetmelerini sağlayacak eğitim verme amacıyladır. Öğretiler büyük çoğunlukla yaşama ilişkin, deneyime dayanan, bilimsel temelli içerik taşımaktadır.

“Kimse kimsenin durduk yerde dostu veya düşmanı değildir, dostluğu ve düşmanı belirleyen davranıştır.”

“İşler ters gittiğinde kişi kaderini suçlar, ancak bunun kendi davranışlarından olduğunu bilmemek budalalıktır”.

HİTOPADEŞA

 Ahlak ve inanç üzerine

“Hint Masalları” ve “Hitopadeşa” üzerine geniş bir araştırma yapan Avusturya asıllı Moriz Winternitz (1863-1937), kitapta yer alan 600 vecizeden, 273’ünün politik görüş, 222’sinin genel dünya görüşü, 105’inin ahlak ve inanç üzerine olduğunu belirtmektedir.

Francis Bacon, “Alışkanlık ile Eğitim Üzerine” adlı denemesinde “Alışkanlıklar yaşayışımızı en çok etkileyen şeyler olduğu için, elden geldiğince iyi alışkanlıklar edinmeye bakmalıyız. Bilindiği gibi alışkanlık en iyi küçük yaşta başlarsa kök salar, buna eğitim diyoruz. Gerçekte eğitim erken bir alışkanlıktan başka bir şey değildir” demekte. 

Narayana’nın verdiği örnek ise çok daha özlü ve akılda kalıcı.

“Bir testi üzerine, henüz pişirilmeden çizilen şeylerin sonradan silinmesine olanak yoktur”  (s.4).

“Herkesin doğal karakteri baskındır, diğer nitelikleri değil. Diğer nitelikler geçicidir, mizaç ise kalıcı”  (s. 15).

Sözlüklerde “mizaç”; İnsanın ruh yapısıyla ilgili meyil ve özelliklerinin tamamı, huy, yaratılış, tabiat olarak belirtiliyor. Gerçekten böyle mi? Yoksa çocukken aldığımız eğitim, bize söylenenler ve de söylenenlerin aksine yapılanlar mı? Çocuklar genellikle sözlere değil davranışlara göre değerlendirme yaparlar. Sözlerimiz ile onlara aykırı davranışlarımız onların dikkatinden kaçmaz ve söylenen söze değil, yapılan hareket ve davranışa göre eğitilirler.

Acaba küçük yaşta edinilen bu doğal karakteri nasıl olur da değiştirebiliriz. Değişir mi, yoksa toplum içinde değişmiş görünmekle birlikte eski alışkanlığına geri döner mi? Zaman zaman gerek kendimin gerekse bir başkasının bilinç dışı yaptığı bir hareket onun çocuk yaşta edindiği alışkanlıkları göstermektedir. Ne yaparsak yapalım ne kadar eğitim alırsak alalım, bazı kötü alışkanlıkları değiştirmek ne yazık ki mümkün olmuyor.

Sizlere “Hitopadeşa”dan bir de masal aktarmak isterim;

 “Büyük ermiş Gotama’nın çile ormanında Mahatapas adında bir çileci yaşarmış. Bir keresinde çile yerinin yakınında, bir karganın ağzından düşmüş bir fare bulmuş. Yufka yürekli çileci onu yabani pirinç taneleriyle beslemiş. Sonra onu bir kedi kovalamış. Fare korkudan kaçıp ermişin kucağına sıçramış. ‘Ey fare, kedi olasın!’ demiş. Bu defa kediyi bir köpek kovalamış. Ermiş ‘Bir köpekten mi korktun? Sen de köpek olasın!’ demiş. Bu sefer de köpek bir kaplandan korkmuş, böyle olunca ermiş onu kaplana çevirmiş. Ermişin gözünde o fareden kaplana dönmüş bir canlı imiş. İnsanlar, ermişi ve fareyi gördüklerinde, ‘Bu fare ermişin sayesinde kaplan oldu’ demekteymişler. Bunu duyan, kaplan kalbinden yaralanmış. Kendi kendine demiş ki: ‘Bu ermiş yaşadığı sürece benim gerçek halimle ilgili bu alçaltıcı konuşmalar bitmeyecek.’ Böyle düşünerek ermişi öldürmeye gitmiş. Ancak kutlu ermiş onun niyetini anladığı için onu, ‘Bir fare olasın!’ diyerek tekrar bir fareye çevirmiş. İşte o yüzden, ‘aşağı bir kişi yüksek makama getirilmemelidir’”  (s. 134-135).

Gökten üç elma düştü, biri bu masalı anlatan Narayana’ya, biri bunu size aktaran bana, üçüncüsü ise bu masalları okuyup ders alana.

Günümüzde insanlık geçmişe nazaran çok daha akıllı (basiretli) olma şansına sahiptir. Çünkü bizden önceki nesillerden çok şey öğrenme imkânına sahibiz. Ancak edindiğimiz bilginin yaygınlaşması için çaba sarf etmeli, bir anlamda meyve vermeliyiz.

“Meyvesi ve gölgesi olan büyük bir ağacın altında kalınır; fakat onda hiç meyve yoksa, kim gölgeye önem verir.”

DİĞER YENİ YAZILAR