Türkiye’de Beş Sene

Osmanlı Devleti ile Almanya arasında imzalanan askerî antlaşma vesilesiyle Osmanlı Ordusu’nda ıslahat ve düzenleme yapmak üzere gönderilen, Askerî Heyetin Başkanı olarak 14 Aralık 1913 günü Türkiye’ye gelen Liman von Sanders, Birinci Dünya Savaşı’nın son bulması üzerine 29 Ocak 1919 günü Türkiye’den ayrılır.

Kısa bir süre İngilizler tarafından Malta’da enterne edildikten sonra 21 Ağustos 1919 günü Malta’yı terk ederek Venedik üzerinden ülkesine döner. Malta’da ikamet ettiği günlerde yazmaya başladığı anılarına Almanya’da da devam eder ve 22 Ağustos 1929 yılında Münih’te 74 yaşında vefat eder.

Fünf Jahre Türkei / Türkiye’de Beş Sene” adıyla kaleme aldığı anıları 1920 yılında Berlin’de yayımlanır. Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Tercüme Heyeti tarafından dilimize tercüme edilen hatırat, 1921 yılında İstanbul’da yayımlanır. Tercüme baskısının orijinal hatırattan farklı bir yönü vardır. Tercüme işini üstlenen Askerî Tarih Encümeni, Liman von Sanders’in hatıratındaki bazı yorumlara ve gerçeği yansıtmadığına inandıkları bazı olaylara dair açıklamalar ekler (s. 10).

Türkiye’de Beş Sene

Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Sene, Çev. Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Tercüme Heyeti, Yay. Haz. Muzaffer Albayrak, İstanbul, Haziran 2018.

Liman von Sanders’in hatıratının Osmanlıca tercümesine önsöz yazan Genelkurmay Üçüncü Şube Müdürü ve Askerî Tarih Encümeni Başkanı Hüseyin Hüsnü Emir’in sözleri her zaman kulağımıza küpe olmalı.

… Aktardığı diğer olaylar ve düşüncelere gelince; muhterem bir ordu kumandanımızın pek yerinde olan düşünceleri hakkında tekrar edeceğiz ki, Liman’ın kendi şahitliği ve bilgisine dayalı olan beyanatları ekseriyetle doğrudur, işittiklerine ve şahsi düşüncelerine ait olanlar ise hatalıdır. Bütün yazdıklarında derin bir Almanlık hissinin ve taraftarlığının hâkim olması keyfiyetine gelince; buna çaresiz tahammül edeceğiz. Çünkü ona, en başından rıza göstermişiz...

“… Hizmetimizdeki bir ecnebinin üniformamızı giymekle, sözleşmeler imzalamakla, geçici olarak da olsa zihniyet ve millet değiştirmesine imkân olmadığını öğrenerek ibret alınacaktır… Liman, orta derecede bilgi ve yeteneğe sahip, sert ve haşin bir Alman generalidir...” (s. 13-14).

Osmanlı Hükümeti ile Almanya arasında aylarca devam eden görüşmelerden sonra Askerî Heyet Sözleşmesi imzalanır. 1913 yılı Kasım ayında kesinlik kazanan bu sözleşmenin gereklerini yerine getirecek, çoğunluğu binbaşı ve yüzbaşı rütbelerindeki 42 Alman subayının başkanlığına o sırada korgeneral rütbesinde bulunan Liman von Sanders atanır.

Kasım ayı sonunda İmparator II. Wilhelm tarafından kabul edilen general şu sözlere muhatap olur;

... İş başında ister genç Türkler ister ihtiyar Türkler bulunsun, sizin için fark etmez. Siz yalnız ordu ile meşgul olacaksınız. Siyaseti Osmanlı ordusundan çıkarınız siyasetçilik o ordunun en büyük hatasıdır. Siz İstanbul’da İngiliz Bahriye Heyeti Başkanı Amiral Limpus’a rastlayacaksınız onunla iyi geçininiz. O, donanma için çalışıyor siz de ordu için; her birinizin görevi birbirinden tamamen ayrı bir sahadadır...” (s. 23).

İçler acısı bir durum, ordunun düzenlenmesine Alman, donanmanın düzenlenmesine İngiliz, jandarmanın yeniden organizasyonuna ise bir Fransız general atanıyor. Öyle bir ülke ve ordu düşünün ki, bütün birimleri tefessüh etmiş, her birinin başına birer yabancı getirilmiş, hepsi ayrı telden çalıyor, birbirleriyle irtibatları bile yok. Böyle bir ordunun gücü ve hareket kabiliyeti ne olabilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş günlerindeki kaosu bundan daha iyi ne açıklayabilir?

Liman von Sanders’in anı kitabının 65’den 129’a kadar olan sayfaları Çanakkale Savaşları’na ayrılmış. Bu bölümde de hemen her yerde belirttiği gibi Alman subaylarının kahramanlıklarından, savaş becerilerinden bahsediyor. Nerede ise hiçbir Türk subayının adını anmıyor. Tamamen kendi bakış açısını yansıtan bu bölümdeki yanlış değerlendirmeleri kitabın sonunda yer alan Askerî Tarih Encümeni’nin açıklamalarından öğreniyoruz.

Bu arada yazarın ilginç bir tespiti daha var; “... Tehcire yol açan sebepler her yerde fazlasıyla mevcuttu, çünkü Ermeniler sınırı geçip Türk topraklarını işgal eden Ruslarla iş birliği etmişler ve Müslüman ahaliye karşı çeşitli mezalimde bulunmuşlardı...” (s. 187).

... Boğazlar açıldıktan sonra Kasım ayı ortalarına doğru İtilaf Devletleri filosu İstanbul önünde gözüktü ve bir müddet sonra karaya İngiliz ve Fransız birlikleri çıktı. Düşman askerlerinin İstanbul’a girmesi üzerine Beyoğlu bir Türk şehrinden çok bir Rum şehri manzarası almıştı. Evlerin çoğuna Yunan bayrakları asmışlardı. Bando eşliğinde geçen İtilaf askerlerinin önünde birçok Levanten yürüyor, subay ve erlere çiçek atıyor, sevinç çığlıkları atarak şapkalarını havaya fırlatıyor, birbirleriyle kucaklaşıp sevgi gösterilerinde bulunarak yürüyorlardı...” (s. 370).

Yüzyıllardır birlikte yaşadığımız, herhangi bir ayrım gözetmeksizin bu topraklara ait olduklarını kabul ettiğimiz insanların, en ufak bir zafiyet ortaya çıktığında neler yapabildiklerini hatırlamamız gerekiyor. Üstelik bu teşhisler bizim değil bir süre ülkemizde görev yapan bir Alman generale ait. Niçin bazı olayları dünyaya anlatmakta sıkıntı çekiyoruz anlamak mümkün değil. Sanırım geçmişe dair yeteri kadar bilgimiz yok, okumuyoruz, araştırmıyoruz. Geçmiş konusunda bizim değil, bizim dışımızdaki insanların tespit ve yaşadıklarını dünyaya duyurmak gerekiyor.

Enver Paşa gibi hırsları olan bir kişinin, müsait ortam olduğunda nelere sebep olduğunu açık bir şekilde yabancı bir ağızdan öğrenmek gerçekten üzücü, böyle bir olayı tekrar yaşamamak için ders almamız gereken bir hatıra, okumanızı tavsiye ederim.

Son söz olarak Liman von Sanders’in bir sözünü, özellikle de sosyal medyanın bu kadar aktif olduğu günümüzde hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum.

“... Doğuda her çeşit iftira mümkündür ve yalan haberler adeta bir dağın tepesinden kopan çığ gibi ağızdan ağıza geçerken büyür gider...” (s. 33).

Bu tespit, çok fazla günümüzü hatırlatıyor. Aradan geçen yüz yılı aşkın zamana karşın, günümüz sosyal medyasında yayımlanan haberleri gördükçe, bizim ahlak anlayışımızda değişen bir şey olmaması gerçekten üzüntü verici.