MİDENİN ASİT OYUNU

2 Temmuz 2018

Toplumda sık görülen sindirim sistemi hastalıklarının en önemli nedenlerinden biri, yoğun şehir hayatı içinde yemek yemeye az zaman ayırmak ve gıdaları yeterince çiğnememek... Hızla tüketilen öğünler, hazımsızlık ve şişkinliği beraberinde getiriyor.

Reflü, gastrit, sırta yayılan ağrı, bulantı, kusma ve yutma güçlüğü, midedeki bazı sorunlara işaret eden bulgular arasında. Hem genetik hem de çevresel faktörlerin rol oynadığı sindirim sistemi hastalarını ciddiye almak gerekiyor. İstanbul Florence Nightingale Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. İrfan Koruk, sık görülen sindirim sistemi hastalıklarını anlattı ve bunlardan korunma yolları hakkında sorularımızı yanıtladı

- Gastroenteroloji, geniş bir bilim dalını ifade ediyor. İlgilendiği organları ve bunların sık görülen hastalıklarını sıralayabilir misiniz?

Gastroenteroloji, sindirim sistemi hastalıklarıyla uğraşan bilim dalıdır. Bu sistemde yemek borusu, mide, ince ve kalın bağırsaklar, karaciğer, safra yolu, pankreas yer alır. Endokskopi ise bu organların doğrudan veya kısmen görüntülenmesini sağlayan bir alandır. Toplumda en sık hazımsızlık, reflü, gastrit, ülser ve fonksiyonel bağırsak hastalıkları görülüyor. Ayrıca yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserleri, iltihabi bağırsak sorunları, pankreas rahatsızlıkları, karaciğerin problemleri de sayılabilir.

- Toplumda hemen herkes mide ve bağırsak sorunlarından şikayet ediyor… Bu, dünyanın her yerinde böyle mi?

Mide ve bağırsak hastalıkları, dünya genelinde sık görülüyor. Tabii çevresel ve genetik faktörler de işin içinde... Özellikle rahatsızlık hissi, hazımsızlık ve reflü ilk sıralarda yer alır. Yapılan çalışmalarda, reflünün gelişmiş toplumlarda sıklığının arttığı da ortaya çıktı. Toplumun beşte birinde reflü var. Hassas bağırsak sorunu ise her 4-5 kişiden birini etkiliyor.

-

Yazının devamı...

TANSİYON TEDAVİSİ EN BÜYÜK SORUNUMUZ!

25 Haziran 2018

Türkiye’de sık görülen kalp-damar hastalıklarından tansiyonun tedavisinde, sorunlar yaşanıyor. ‘İlaç vermeyen doktor iyidir’ diyen bazı hastalar, kendi başlarına doz azaltıyor ya da ilacı tamamen bırakıyor.

Kronik bir sorun olan tansiyonun tedavisinin bir ömür boyu devam etmesi gerekiyor. Bunun nedeni, hastada felç, enfarktüs ve ani böbrek yetmezliği gibi geri dönüşümsüz zararların ortaya çıkmasını önlemek. Ancak pek çok insan, arkadaş tavsiyesi ve hastalık hakkında toplumda bilinen yanlışlar nedeniyle, sağlığını riske atıyor, hatta hayatını kaybediyor.

“Türkiye’de kronik hastalıkların tedavisinde çok zorlanıyoruz” diyen Kalp-Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Melih Us, sağlığımızı tehdit eden hastalıklar hakkında sorularımızı yanıtladı, tanı ve tedavideki son gelişmeleri anlattı.

- Türk toplumunda en sık hangi kalp-damar hastalıklarına rastlıyoruz?

Ateroskleroz, halk arasındaki adıyla damar sertliği, ilk sırada. Damar sertliği, vücudun tümünü etkileyen ve bazen ölümcül olabilen ciddi bir sorun. Kalpteyse kalp krizine, şah damarındaysa felce yol açıyor. Böbrekte ortağa çıkarsa, böbrek yetmezliğine, eğer bacaklardaysa yürüyememeye sebep oluyor. Yavaş gelişen bir hastalıktır ve çoğu zaman tanıda geç kalınır. Maalesef bu konuda halkın farkındalığı da düşük.

İkinci sık görülen sorun, kapak hastalığı. 1990-2000 yılları arasında, kalp ameliyatlarının yarısı kapak operasyonuydu. Şimdiyse bu oran yüzde 5 civarında. Bunun nedeni, son 20 yılda ülkemizin kardiyoloji ve kalp-damar hastalıkları konusunda çok gelişmesi.

Kalp kapağı vakaları azaldı ama tansiyon problemi var! Çoğu hastanın tedavisi, kalp-damar ve kardiyoloji uzmanlarına danışılmadan düzenleniyor. Tansiyonun normal seyretmesi tek başına yeterli değil, kalp-damar sisteminin zarar görüp görmediği çok önemli. Bu hastaların bizim tarafımızdan takibi gerekiyor.

Yazının devamı...

Bir damla sağlık

18 Haziran 2018

Aşılar, her yıl 3 milyon insanın hayatını kurtarsa da, aşılamanın yaygın hale getirilmesiyle, 1.5 milyon kişinin daha ölümünü önlemek mümkün!


Mevsimsel grip, dört influenza virüsü ailesinin (iki ‘A’ve iki ‘B’ suşu) yol açtığı bulaşıcı ve hızlı başlangıçlı bir enfeksiyon. Ani ateş yükselmesi, öksürük, baş, kas ve eklem ağrısı, aşırı halsizlik ve burun akıntısıyla karakterize. Ayrıca kalp krizi riskinin artması ve diyabet gibi kronik hastalıkların ağırlaşmasına da zemin hazırlıyor. Yıllık grip salgınları dünya genelinde 3-5 milyon ağır hastalık olgusuna ve 290-650 bin ölüme yol açıyor.

Aşılama, modern tıpta gerçekleştirilen en büyük ilerlemelerden biri olarak kabul ediliyor. 60 saniyede bir, dünya genelinde beş hayat kurtarıyor. Aşıların bulunmasından bu yana ömür beklentisi,15-25 yıl arttı. Günümüzde 26 hastalığa karşı aşı var ve 20’si için de çalışmalar devam ediyor.

Grip aşıları, bağışıklık sisteminin enfeksiyonla daha iyi mücadele ederek, hastalığın şiddetli formlarının veya komplikasyonlarının önlenmesine yardımcı oluyor. 60 yıldır da kullanılıyor. Aşılanmanın inmeye bağlı ölümü yüzde 65, kalp krizine bağlı ölümü yüzde 20, diyabete bağlı ölümü yüzde 55 ve zatürreye bağlı ölümü de yüzde 53 azalttığı biliniyor.

Griple bağlantılı ölümlerin yüzde 90’ı, yüksek riskli gruplarda ve yaşlılarda gerçekleşiyor. Mevsimsel griple bağlantılı hastaneye yatışların yüzde 54-70’i yaşlılarda görülüyor. Aşı, yaşlılarda hastalığın ve bağlantılı komplikasyonların şiddetini yüzde 60, ölümleriyse yüzde 80’e varan oranlarda azaltıyor. Türkiye’de toplumun sadece yüzde 2.5’i, risk grubundakilerinse yüzde 10’u aşılanıyor. Bu rakam, diğer ülkelere kıyasla çok düşük. Örneğin İngiltere, Hollanda, İspanya ve Portekiz’de risk grubundakilerin yüzde 70’ı aşılanıyor.

Sanofi Pasteur, her yıl UNICEF ve diğer uluslararası örgütlere 500 milyon doz aşı sağlıyor. Amaç, aşıyla önlenebilir bir hastalık nedeniyle hiç kimsenin acı çekmediği ve ölmediği bir dünya yaratmak.

Yazının devamı...

RAMAZAN’DA AĞIZ BAKIMI

11 Haziran 2018

Ağız ve diş sağlığı, Ramazan ayında daha fazla önem kazanıyor. 16 saatten fazla aç kalan oruçlular, ağız bakımını ihmal ettiklerinde, sağlık sorunlarıyla karşılaşabiliyor .

Ramazan’da beslenme şeklinin değişmesi, tüketilen öğün miktarının ve sayısının azalması, ağız sağlığını etkiliyor. Buna, iftar ve sahurda tüketilen baharatlı gıdalar da eklendiğinde, ağız kokusu kaçınılmaz hale geliyor. Diş hekimi ve ortodonti uzmanı Dr. Hakan Dönmez, ağız kokusundan korunmak için yapılması gerekenleri anlattı.

- Oruç tutanların en büyük şikayeti, ağız kokusu. Bunu önlemek mümkün mü?

Dişler fırçalanmadığında, sahurdan iftara kadar geçen sürede ağızda kolayca üreme ortamı bulan bakteriler, kötü kokuya yol açabilir. Bunu önlemenin yoluysa, diş macununu yutmamak kaydıyla dişleri fırçalamaktan geçiyor. Dişler fırçalanırken, dil yüzeyi ve diş etinin de iyice temizlenmesi gerekiyor. Mümkünse sahur ve iftar öğünlerinden hemen sonra dişler en az üç dakika detaylı şekilde fırçalanmalı.

- Ağzı hijyeni açısında özellikle sahurda tüketilmemesi gereken gıdalar var mı?

Gıdaların ağız kokusuyla yakından ilgisi var. Ağız kuruluğuna neden olan baharatlı yiyecekler, koku yaratabilir. Pırasa, domates ve kereviz gibi su içeriği bol sebzeleri tercih etmek, ağız kokusunun azalmasına yardımcı olabilir. Ramazan ayı boyunca lifli, bitkisel ürünlerin tercih edilmesi, tükürük akımını hızlandıracağı için ağız içi temizliğine destek verir.

Çay ve kahve de ağız kuruluğunu artırır. Süt ürünleri genelde ağız kokusuna neden olur. Tok tutan peynir ve yumurta da kokuyu tetikler. Ancak dişler iyi fırçalandığında, sorun yaşanmaz.

Yazının devamı...

Hormonların oyunu dengeyi bozuyor

4 Haziran 2018

Ailesinde tiroid hastalığı öyküsü bulunanların, sıkı takip altında olması gerekiyor. Genetik geçişin yanı sıra, stres, düzensiz hayat ve sağlıksız beslenme, hastalıkların ortaya çıkmasında büyük rol oynuyor.

Tiroid hastalıkları, dünya genelinde 300 milyondan fazla kişiyi etkiliyor. Bu sorunların gelişmesinde, kadın cinsiyeti, yaş, genetik öykü ve hamilelik, dört büyük risk grubunu oluşturuyor. Son yıllarda artış gösteren tiroid kanseri vakaları, kadınlarda meme kanserinin ardından ikinci sırada yer alıyor. Bu yıl 21-25 Mayıs’a denk gelen Dünya Tiroid Farkındalık Haftası kapsamında bir araya geldiğimiz Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden endokrin cerrahisi uzmanı Doç. Dr. Bülent Çitgez’le hastalığı konuştuk.

- Tiroit hastalıklarının Türkiye’de görülme sıklığı hakkında bilgi verebilir misiniz?

Tiroit hastalıkları, ileri yaş kadınlarda daha sık görülür. Toplumda guatr diye bilinen bu rahatsızlıklara, 20 yaş üzeri erişkinlerde yüzde 30 oranında rastlanır. Bir bölgede guatr sıklığı, yüzde 10’u geçtiğinde, endemik kabul edilir ve ülkemizdeki tiroit hastalıklarının büyük kısmını oluşturur. Türkiye, iyot eksikliği açısından endemik bir coğrafyadadır. Bu sebeple vaka rakamları, dünya ortalamasının üzerindedir. Erken tanı, hastanın yaşam kalitesini artırır ve hayat kurtarabilir. Geç tanı alan hastalarda maalesef dramatik sonuçlara sebebiyet verebilir. Tiroitte nodülü bulunan hastaların kanser riski açısından sıkı takip edilmesi gerekir.

- En çok hangi çeşidi, hangi yaş grubunda görülüyor?

Tiroit bezinin az çalıştığı hipotiroidiye, toplumda yüzde 2 civarında rastlanır. Kadınlarda vaka sayısı, erkeklere göre 5-8 kat fazladır ve yaşla birlikte sıklığı da artar.

Graves hastalığı olarak bilinen hipertiroidi ise her yaş grubunda görülebilir. Ailesel geçiş gösterir ve Graves tanısı alan hastaların yüzde 15’inde, en az bir akrabasında tiroit otoantikorları saptanabilir.

Yazının devamı...

Üç heyecan verici proje yolda

21 Mayıs 2018

Prof. Dr. Camran Nezhat, üzerinde çalıştığı üç projeyle tıp alanında yine ses getirecek. Nezhat, “Beni en çok heyecanlandıran çalışma, robotlara insani boyutlar kazandırmak” dedi.

Amerika’da 35 yıl önce laparoskopik cerrahiyi keşfederek, tıpta çığır açan Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Camran Nezhat ve yöntemi birlikte geliştirdiği, aynı alanda çalışan kardeşleri Prof. Dr. Ceana Nezhat ile Prof. Dr. Farr Nezhat, Antalya’da düzenlenen 12’nci Türk- Alman Jinekoloji Kongresi için Türkiye’deydi. TAJEV Başkanı Prof. Dr. Cihat Ünlü tarafından ülkemize davet edilen üç kardeşle, CADDE okurları için özel bir röportaj gerçekleştirdik.

Prof. Dr. Camran Nezhat

Prof. Dr. Camran Nezhat

‘Anatomiyi daha iyi anlayabiliyoruz’

- 35 yıl önce laparoskopi buluşunuzla, tıpta yeni bir sayfa açtınız. İlk başlarda yalancılık ve delilikle bile suçlandınız. Bunu yapanlar, yıllar sonra pişmanlıklarını dile getirdi mi?

Laparoskopi cerrahisinin geçmişi 45-50 yıl öncesine dayanıyor. Başlangıcını, 70’lerin sonu, 80’lerin ilk yılları olarak belirtebiliriz. İnsanlar, yeni bir şey icat edildiği zaman, keşfin doğru ve iyi olmadığını düşünüyor. Ancak yıllar geçtikçe prosedürlerimizin doğru olduğu kanıtlandı. Sonrasında da ‘Bu yıllar önce icat edildi, yeni bir şey değil artık’ dediler. Zamanla fikirlerini değiştirdiklerini görüyoruz. Sorguladıkları prosedürlerin çok iyi çalışıp, hastaların hayatı kurtuldukça, bize hak verdiler.

Yazının devamı...

Vücudunuzu yarı yolda bırakmayın

20 Mayıs 2018

Doğum, sık kilo alıp vermek ve hareketsizlik, vücudun sarkmasına yol açabiliyor. Karın, bacak, baldır ve koldaki deformasyonlara yaş da eklenince, estetik görüntü bozulabiliyor. Bazı durumlarda,cildin kaybettiği elastikiyeti sporla yerine koymak da mümkün olmuyor.

Bacak içi sarkıklığı, basenlerdeki fazla yağlar ve çatlaklar, kadınların kâbusları arasında. Doğuştan ya da sonradan ortaya çıkan bu sorunlar, kişiyi hem fiziksel hem de ruhsal olarak olumsuz etkileyebiliyor. Op. Dr. Ayşe Bilge Sezgin, vücudun çeşitli bölgelerine uygulanan estetik müdahalelerle ilgili sorularımızı yanıtladı.

- Bacak ve baldır estetiğinden bahsedebilir miyiz?

Bacak estetiği denildiğinde, akla sadece bacak germe gelmemeli. Bacak, kalın, ince ya da eğri olabiliyor. Burada amaçlanan, ideal şekline sokmaktır. Varsa yağlar alınıyor, cilt gevşekliği bulunuyorsa, geriliyor. Bazen alt bacakta veya bilekteki kalınlığa müdahale etmek gerekiyor. Eğrilik halinde, protez konulabiliyor. Yağ almadan proteze, ayak bileği, basen ya da iç bacaklara liposuction yapılmasına kadar geniş bir alandan bahsediyoruz.

- Bacakların sarkmasında yer çekiminin ne kadar etkisi var?

Bacak içi, en çok sarkan bölgedir. Özellikle 40 yaşın üzerindekilerin hekimlere sık başvurdukları bir konu. İnsanlar, genelde basendeki fazlalığı ya da bacaktaki kalınlığı kafasına takmıyor ama bacak içi gevşekliğini önemsiyor. Maalesef spor yapan bir toplum değiliz, bir motivasyonla başlayıp bıraktığımız çok oluyor. Düzenli egzersiz yapmamak, diyetlere ve ani kilo alıp-vermeye dikkat etmemek, sarkmada rol oynayan faktörler arasında. Genelde hastalar hafif sarkmada doktora gitmiyor. Sarkma, 2-3 katman olunca, estetik cerraha başvuruyor ve operasyon öncesi ne yapılması gerekiyorsa, onu yapmış oluyor. Bu aşamada ameliyat öneriyoruz. Bazen 30-40 kilo vermiş veya gebelikte çok kilo almış insanlar geliyor. Düzenli spor yapmıyorsa ve cilt kalitesi kötüyse, sarkma çok fazla oluyor. Doku elastikiyeti konusunda bireyin yapabileceği fazla bir şey yok.

-

Yazının devamı...