Koronavirüs ve Türk geni

Koronavirüs salgınını sınırlamanın ve kontrol altına almanın en etkili yolu ‘sosyal izolasyon... Yani kişinin kendini toplumdan kısmen veya tamamen uzaklaştırması. Bu bağlamda da günlerdir Cumhurbaşkanı ve Sağlık Bakanı başta olmak üzere ne kadar tıp profesörü, doktor uzman varsa “Zorunlu haller dışında sokağa çıkmayın” diye uyarıyor. Sonuç malum, herkes sokakta, risk grubundaki yaşlılar bile. Yasağa ne kadar uyulduğunu da dün gördük. Aralarında yaşlıların da bulunduğu birçok insan yine dışarıdaydı ve polis müdahale etmek durumunda kaldı… Dolayısıyla da ortada “gen” kaynaklı bir durum olduğu açık. Ama bu başlardaki Türk genetik yapısının virüsten etkilenip etkilenmemesi tartışmasından daha çok alınan önlemlere duyarsızlık ve sorumsuzluk açısından. Çünkü salgının olduğu birçok ülkede halk önlem almada geciken yönetimlere tepki veriyor, biz de ise devlet önlem açıklıyor, vatandaş uymamakta direniyor. Ya da kendi bildiğini yapıyor ve bu tavır asır da geçse değişmiyor... Örneğin 1893-1894 ve 1895 yıllarında İstanbul’da iki salgına yol açan koleraya karşı alınan önlemlerde olduğu gibi. İşte Yakınçağ tarihçisi Kırklareli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mesut Ayar’ın bu salgınlarla ilgili doktora tezinde yer alan detaylardan bazıları:

Koronavirüs ve Türk geni

Kolera, en çok zayıf ve fakirlerle beraber cahiller arasında tahribat ve istila yapan bir hastalıktı. Genç ve aydın sınıf hariç, koleraya inanmadıkları için hiçbir sıhhi önleme lüzum görmeyen diğer büyük kitle, hastalık için en uygun şartları taşımaktaydı. Gerçi bütün milletlerde koleraya inanmayan bir sınıf halk görülmüşse de Osmanlı toplumunda olduğu gibi bu inanmama meselesi elit tabakaya kadar yayılmamıştı. Bunun başlıca nedeni ecel ve kader meselesiydi.

Kordon uygulamasının başarısızlığında ahalinin bir kısmının bu husustaki kaidelere uymuyor olması başta geliyordu.

Kordon usulünün faydasını idrak etmiş olması gerekenler bile, bu muameleye kayıtsız kalabiliyordu. Buna örnek olabilecek bir gelişme söyle vuku buldu: Şura-yı Devlet muavinlerinden birinin evinde kolera görülmesinden dolayı ev kordon altına alınmıştı. Ancak adam birkaç gün sonra, kordonu hiçe sayarak bir kahvehanede otururken görülünce, kahvehane de kordon altına alınmak zorunda kalındı. Hatırlı kişilerin kordon karsısındaki durumunu gösteren bu mesele, muavin hakkında gerekli muamelelere başlanmasıyla kapandı. Fakat benzer durumlara salgın müddetince rastlanmaya devam edildi...

1893 salgınındaki dehşet verici vukuat rakamlarının aylar geçtikçe azalmasının da etkisiyle, İstanbul halkının hastalığa karşı ortaya çıkan aşırı ürkekliği kayboldu. Aşağıdaki alıntıda, kordonlarla ilgili meydana geldiği belirtilen durumun gerçek olduğu kabul edilirse, kordon usulünün tatbikinde zaman zaman yaşanan başarısızlığın sebeplerinden en önemlisi ortaya çıkmış olmaktadır.

“Ee, evdekiler, günlerce haftalarca hapis. Nasıl bunalmıyorlar diyeceksiniz. Nasıl dayanıyorlar bu azaba diyeceksiniz. Onların da keyifleri tamamdı. İstanbul’un, hele kenar mahallelerin, Üsküdar evlerinin hepsi ahşap; çoğunun yanları, arkaları bahçe. Bahçeler ise çürük çarık tahta perdelerle çevrili. Kapıda polis bekleyedursun. Evdekiler bahçelerden, tahta perdelerin aralıklarından komşulara geçerler, komşular da onlara gelir, birlikte zaman geçirirlerdi. Hatta komşuların evlerinden sokağa bile çıkarlar, çarşıdan, pazardan istediklerini alırlar, yine komşu evlerinden, bahçelerinden evceğizlerine dönerlerdi.

Koleraya karşı her türlü uyarılara ve onca doktor görevlendirilmesine rağmen, ahaliden bazıları hâlâ hastalığa yakalandıktan sonra belediyenin doktorlarına veya diğer doktorlara müracaat etmeyip, uyduruk önlemlerle iyileşebileceklerini düşünmekteydi. Böylece, hem kendilerinin ve hem de çevrelerindeki insanların hayatlarını tehlikeye atmaya devam ediyorlardı.

İstanbul’un kolera günlerindeki sosyal hayatını etkileyen faktörlerden birisi de yiyecek, içecek yasağı idi. Kolerayı davet eder korkusuyla ishal yapıcı nitelikteki gıdaların yenilmesi ve satılması Hıfzıssıhha-i Umumi Komisyonu kararıyla yasaklandı. Fakat Eski İstanbul Hatıraları’nda bahsedildiğine göre bu yasakların delinmesi için de bir yol bulunmuştu. Seyyar satıcılar küfelerinin içine yasaklanan meyve ve sebzeleri doldurduktan sonra bunların üstlerine de mevsimine göre çalı fasulyesi, kabak gibi şeyler koyarlar ve bu şekilde mahalle aralarına dağılırlardı. Daha sonra da uydurma isimlerle patlıcan, domates, kavun karpuz, salatalık gibi her şeyi satarlardı. İşin ilginci, herkes kapılarını ardına kadar açıp, çekişe çekişe pazarlık ederek alırdı. Gelip geçen bunlara karışmaz, gören aldırmaz, belediye kavasları ve polisler bile başlarını çevirip işlerine giderlerdi.

Hükümetin olanca gayretine rağmen, İstanbul’daki salgın sırasında, avamdan başlayarak bazı yüksek dereceli memurlara varıncaya kadar insanlar arasında yayılan bir takım şayiaların önüne geçilemedi. Bu nedenle, şayiaların tam olarak ortaya konması ihtiyacı belirdiğinden, sırf bu iş için özel bir komisyon kuruldu. Adliye Müsteşarı’nın başkanlığındaki komisyonda, ondan başka üç üye daha bulunmaktaydı. Komisyon esas olarak söylentilerin aslını araştıracak, tertip, nesr ve eğer mesnetleri varsa faillerini ortaya çıkararak gerekli cezaları almalarını sağlayacaktı.