Lenin’den Taliban’a Afgan göçü

Her yer alev alev. Küle dönen ormanlar diri diri yanan ‘can’lar... Acımız da öfkemiz de çok büyük...

Afganistan’da ABD’nin çekilmesi ve Taliban güçlerinin kontrol ettiği bölgeleri genişletmesiyle tetiklenen göç hareketliliğini günlerdir konuşuyoruz. Ekranlarda, gazete sayfalarında, sanal ortamda ve siyasi arenada yıllardır zaten var olan Afganistan’dan kaçış görüntüleri özellikle Türkiye odaklı olarak tam anlamıyla pik yapmış durumda. Tabii bununla bağlantılı olarak güvenlik risklerinden, ülke ekonomisini etkileme ya da demografik yapının bozulmasına dönük tartışmalar da. Yani 10 yıldır süregelen Suriye kaynaklı göç krizinin benzeri bir hava yaşıyoruz. Hem de evet, Afganistan’daki Taliban’a bağlı tedirginlik ve buna bağlı kaçış bilgi ve görüntüleri var ama bu henüz milyonlarca nüfusluk kitlesel bir hareketlenme anlamında olmamasına rağmen. Şu an için net olan, sadece yüksek olasılıklı bir tehdit. Olabilir de, olmayabilir de. Dahası, Suriye krizinin dinamikleri ile bununkiler daha farklı. Ki bunu bir önceki Afgan göçü yazımızda şöyle dile getirmiştik:

Suriye olayında Türkiye, Ürdün, Lübnan komşu ülkelerdi, ilk sığınma ülkeleriydi. Afganistan söz konusu olduğu zaman arada İran var, Pakistan var ve BM de zaten oralara odaklanıyor. Öyle büyük bir kaçış olursa o ülkelerde kamplar kurmaya falan çalışıyor. Yine sınırdaş Tacikistan, Türkmenistan’da BM ön hazırlıklar yapıyor. Türkiye ikinci bir ülke yani ana sınırdaş ülke değil, asıl durdurması gereken ilk sığınma ülkeleri olan komşu ülkeleri var. Yani eğer böyle bir akın olup geldiğinde Türkiye yük paylaşımı olarak alabilir ama teknik olarak İran sınırlarını açıyorsa, açıkçası orada kalmaları gerekir.

Tabii bu normalde olması gereken ancak İran’ın, eskilerdekinin aksine, gelen Afganlara zorba tavrı ve onları Türkiye’ye yönlendirmesi de malum. Dolayısıyla, söylemler ve öngörüler daha çok Türkiye’ye yönelik büyük göç olasılığının gerçekleşmesi üzerine. Hatta bu anlamda Suriyeli sığınmacılar benzerliği kadar ikisi arasında kıyaslama yapanlar da var. Örneğin, geçen akşam ulusal kanallardan birindeki hararetli tartışmada son dönemde çok popüler olan ve daha önceki konuşmalarında Suriyeli sığınmacılara olan tepkisiyle de bilinen bir hukukçu şöyle dedi:

“Hiç değilse Suriyeliler bizim yanı başımızda, onlarla akrabalıklarımız, yakın ilişkilerimiz var, onların gelmesi hadi anlaşılabilir diyelim ama bu Afganlar 2 bin kilometre uzaktan geliyorlar. Ne oldukları belli değil. Taliban kafalı adamlar. Afganistan’la bizim ne alakamız olabilir?” 

Buna karşılık, yine çok popüler olan bir başka hukukçunun sözleri ise Afganistan’ın Türkiye’ye olan dostluğu, sevgisi ile tarihteki bunun örneklerine odaklıydı. Dolayısıyla da tartışma rayından çıktı ve bir anda göç üreten iki ülkenin hangisinin daha dost ya da yakınlığı noktasına evriliverdi. Gecenin bir yarısı olduğunda da hâlâ uzlaşamamışlardı.

Yani dememiz o ki, evet, Türkiye’nin göçmen yükü çok fazla ve büyük tehdit. Olası yeni dalgalara karşı duyarlı olmak, tepki vermek de çok doğal, tartışılmalı da. Ama bunları sorgularken bu olayın asıl sorumluları başta ABD olmak üzere tüm emperyalist güçleri de es geçmemek kaydıyla. Çünkü göç üreten ülkelerin fabrika ayarlarını bozan, sonra da ortada bırakan, hatta suçlayıp hedef gösteren onlar. Örneğin, Sovyet işgalinden bu yana ülkeden kaçışların yaşandığı ve ABD’nin yeşil kuşak projesiyle Taliban’ın yaratılmasına doğrudan katkı sağladığı Afganistan bir zamanlar geleceğe umutla bakan bir ülkeydi. Ki tarihte de bu anlamda fazlasıyla örnek var. Hem o günlere hem Türkiye-Afganistan yakınlığına hem de Sovyet işgalinin son günlerine dönük üç kuşak yaşanmışlıklar ve tanıklıklar yarına...