Sert gibi görünen yufka yürekli adam

Milliyet’le geçirdiği 53 yılın 36’sında beraber olduğumuz Doğan ağabey hakkında anlatacak, yazacak o kadar şey varki. Üstelik hepsi de İletişim Fakülteleri’ndeki gençlere ders olacak cinsten. Çünkü o gazeteciliği 24 saat yaşayan, mesleki aşkını, heyecanını hiç yitirmeyen tabiri caizse haberle yatıp kalkan bir insandı. Hem de yaşamındaki son ana kadar. Yani 1981’in haziranında Milliyet’inCağaloğlu’ndaki binasında Yazı İşleri Müdürü’yken tanıdığım, sonrasında ise yıllarca hocası Abdi İpekçi’nin koltuğunda oturan Doğan Heper ile 2017’deki yazar Doğan ağabey arasında hiç fark yoktu. Dolayısıyla da son yıllarda hemen her gün ya onun ya da benim odamda oturup saatlerce süren konuşmalarımız hep haber, habercilik üzerine olurdu. Bu arada da eskiyi, eskileri anar ve geçmişin muhasebesini yapardık. En çok da Genel Yayın Yönetmenliği dönemlerindeki elinin sıkılığını... Tabi o bunu asla kabul etmez “Ben patronun parasından sorumluydum, tek kuruşun hesabını vermek zorundaydım” diye kendini savunurdu, odasında kasa bulunan yönetmenler hatırlatıldığında da kitabında yazdığı gibi “sağa sola dağıtacak para yoktu ki kasa koyalım” derdi ancak eli gerçekten de sıkıydı. Üstelik de bu sadece para dağıtmak ya da ücretler konusunda değil haber çalışmalarında da hissedilirdi. Örneğin 1989’da Turgay (Gözdereliler) ile birlikte Romanya’daki iç savaşı izlemeye giderken gazetenin aracına bir şey olursa diye Turgay’ın kardeşinin arabasını kullanmak zorunda kalmıştık. Neyseki Turgay’ın kardeşinin nasıl bir yere gittiğimizden pek bilgisi yoktu. Doğan ağabeyin para konusundaki bir başka hassasiyeti de yurt içi ya da yurt dışı herhangi bir haberin izlenmesi için önüne seyahat avans talebi geldiğinde mutlaka yüzde 50’lik bir kesinti yapmasıydı. Bende huyunu bildiğim için varsayalım 100 liralık avans talebini 200 lira yazarak önüne koyardım. O da kendince tasarrufunu yapar rahatlardı... Bunları hastaneye kaldırılmadan bir gün önceki sohbetimizde yine hatırlattığımda nasıl da gülmüştü... Aslında bu onun gerçek yüzüydü. Yani o sert gibi görünmesine rağmen oldukça yufka yürekli bir adamdı...

Sert gibi görünen yufka yürekli adam

Doğan ağabeyin elinin sıkılığı kadar titizliği ve tez canlılılığı da çok ünlüydü. Lafın uzatılmasını, kem küm edilmesini ve beklemeyi hiç sevmez, sorulara anında kısa, net yanıtlar verilmesini isterdi. Özellikle de vatandaşın cebine doğrudan dokunan çarşı-pazar haberlerinde.. Zaten kendisi de sık sık Eminönü’ndeki çarşıyı dolaşır, tezgâhlardaki malların etiketlerini de tek tek yoklardı. O nedenle doğru yanıt veremezsen ya da sallarsan yandın... Anımsıyorum da bir sabahki haber toplantısında orta ve uzun vadeye dönük ekonomik paketler üzerine oldukça akademik anlatım yapan dönemin ekonomi şefi arkadaşımızla arasında şu diyalog geçmişti:

-Bıraak bunları. Palamutun çifti kaç para?

- ...(kısa bir duraksama) x lira

-Attın

(Doğan ağabey o arada evini arıyor)

- İffet (eşi), dün akşam yediğimiz palamutu kaça almıştın...

Sert gibi görünen yufka yürekli adam

İstihbarat şefliği yaptığım yıllarda doğal olarak Doğan ağabeyle en çok irtibatı olan kişi bendim. Çünkü duyduğu bir konu ya da tanık olduğu bir olay da arar, bir iki dakika içinde de yanıt beklerdi. Hatta çoğu zaman o kadar da süre tanımaz 30-35 saniye sonra ihmale gelmesin diye bir hatırlatma daha yapardı. Yine öyle bir günde Doğan ağabey işten çıkmış Levent’teki evine gidiyordu. Bizde servisteki arkadaşlarla bugünü de olaysız, kansız atlattık (İstanbul’da sıkça terör olayı yaşandığı dönemler) diye laflarken telefonum çaldı. Arayan Doğan ağabeydi, sesi de oldukça yüksek ve telaşlıydı:

-Tuncaa bu İstanbul’da Emniyet Müdürü, polis yok mu?

-Hayırdır ağabey ters bir şey mi var. Telsizde de (o dönemde bütün gazeteler dinliyor) bir hareketlilik yok.

-Bıraak telsizi melzisi bir ‘Ayı’ arabasını bizim evin garaj girişine parketmiş

- !..Tamam ağabey gereğini yapıyorum

(15-20 saniye geçmeden telefonum bir kez daha çalıyor)

-Tuncaa, beklediğimi bil...

***

Doğan ağabeye Abbas (Güçlü) ile birlikte takıldığımız konuların başında yönetici pozisyonlarına neden Milliyet’ten yetişmiş ve kendini kanıtlamış gençlerden değil de daha çok dışarıdan tercih yapıldığı vardı. Çünkü ikimizde uzun yıllar Doğan ağabeyle birlikte çalışmamıza rağmen başka yönetmenlerin tasarrufuyla yönetici olmuştuk. O arada da dışarıdan gelen herkes önümüze geçmişti. Örneğin beni İstihbarat şefliğine rahmetli Ufuk Güldemir getirmişti. Yine bir gün Doğan ağabeyin odasında çaylarımızı yudumlarken bu durumu konuşuyoruz ve o tercihlerin gazete içinden yapılması gerektiğini savunuyor:

- Tamam da ağabey sen de öyle yapmıyordun örneğin beni de başkası şef yaptı.

- Kim yaptı?

- Ufuk Güldemir

- Afferin ona... Demek ki, gazeteciden, gazetecilikten, anlıyormuş...

***

Onu çok özleyeceğim...