Lohusalıkta psikolojik iyilik

29 Ekim 2020

Doğumdan sonraki yaklaşık 6 haftalık süreye lohusalık dönemi diyoruz. Lohusalık genelde kadınlar arasında pek de iyi anılmayan, kaos olarak tanımlanan bir süreç olarak bahsedilir. Aslında kaotik görünmesi çok da normaldir. Yeni bir canlıyı dünyaya getirmek, yeni bir düzen kurmayı ve yeni bir alışma sürecini gerektirir. Bu da her zaman pek kolay değildir. Özellikle bu sürece bir de zorlu doğum sancılarından veya bir ameliyattan sonra başladığınızı düşünürseniz... Bir canlıyı dünya ile buluşturmak için kocaman ıkınmaların ya da zorunlu sebeplerden dolayı kesilerek dikilmenin gerektiği sancılı bir süreci yaşamak... Bedenin çok yorgun olduğu ancak bir canlıya bakacak kadar da dinç olması gerektiği bir dönem. Belki de beden ve zihnin en çok dinlenmeye ihtiyacı olduğunda en çok enerji harcadığı...Başlı başına bir kaos öyle değil mi?... Hormonlardan bahsetmiyorum bile...

Pekiii… Her kavuşma biraz sancılı değil midir? Ama güzeldir... Her şeyiyle bir kavuşma, yaşanan tüm acılara değer... Hele ki yavruyla kavuşulacaksa... Peki bu göze korkunç gelen bir kaosu andıran süreç psikolojik anlamda nasıl daha iyi geçer? Bebeğinizle kavuşmanın tadını nasıl çıkarabilirsiniz? Bu dönem bir kargaşaya dönmeden nasıl daha kolay bir hal alır?

Bu süreci fizyolojik ve psikolojik anlamda en iyi şekilde atlatmanın yolu öncelikle çekinmeden destek almak olsa gerek. Bazı anneler bebeklerine tek başına bakmayı isteyebilir ve kimseye ihtiyacı olmadığını düşünebilir elbette. Anne olduğumuzda unutmamamız gereken temel noktanın mükemmel olmadığımız, olduğunu düşünüyorum. Bir insan olarak güçsüz kaldığımız bir şeylere yetişmemizin mümkün olmadığı zamanlar vardır. Anne olunduğunda da bu geçerlidir. Öncelikle bir insansınız. Elbette bir canlıya bakacak güç sizde var ancak bu kadar zorlu bir süreci tek başınıza geçirmek zorunda değilsiniz.

Şöyle bir düşünün… Bedensel ve zihinsel olarak yorgunsunuz. Beden kanamaya devam ediyor. Zihin karmaşalarla dolu, duygular hormonların etkisinde... Tüm bunların arasında her şeyi üstlenmeye kalkmak oldukça zorlayıcı olsa gerek. Çevrenizden destek almaktan istemekten çekinmeyin. Böylece hem daha kolay kendinize gelebilir, bebeğinize daha kaliteli vakit ayırabilirsiniz. Bedeniniz bu sayede daha çok dinlenebilir. Sağlam bir zihin sağlam bir beden ile mümkündür. Kendinize ve bebeğinize bakarken ev işlerinde veya bebeğin bakımında size yardımcı olabilecek kişileri bir süre için kabul etmeniz oldukça işinize yarayacaktır. Mükemmel olmaya çalışmanın bu dönemde size sadece bitkinlik getireceğini unutmayın. Aynı zamanda bebeğiniz ihtiyaçlarını giderdikten sonra, dinlenmek için sadece dinlenmek için vaktinizi kullanın.

Gelelim zihinsel olarak kendinizi nasıl daha iyi hissedeceğinize... Çünkü zihinsel olarak bilinçli hareket edebilir süreci yönetebilirseniz duygularınızı da kontrol altına alabilirsiniz.

Şöyle bir hayal edin... Doğum yaptınız... Herkes başka bir şey söylüyor... Bebeğinizin beslenmesi, uykusu, gaz problemleri, giyinmesi ile ilgili herkes fikrini paylaşıyor. Aç bu çocuk diyenler... Uykusu varlar...Gazı ile ilgili bir sürü tavsiyeler...Kucağa alıştırma diyenler ne istersen var... Tüm bunları duymak zihinde de bir kaos yaratıyor... Hormonların etkisiyle duyguların da yoğun yaşanmasıyla birlikte gelen vicdan azabı, acaba yanlış mı yapıyorum-lar, dağılan zihinler…

Bu konuda tavsiyem kendinize sadece ve sadece bir metodu-bir kişiyi-bir kitabı veya sadece kendinizi referans almanız. Doğum öncesi okuduğunuz ve aklınıza çok yatan bir kitabın önerilerini uygulayabilirsiniz mesela... Ya da bebek bakımı konusunda çok güvendiğiniz birinden bu süreçte destek alabilirsiniz. Anne-Bebek gruplarına katılarak, sorularınızı sorup size mantıklı geleni uygulayabilirsiniz. Sadece doktorunuzu baz alabilirsiniz... Ya da sadece süreci içinizden gelen o annelik güdüsüne, doğallığına bırakabilirsiniz. En iyi annelik sizin içinizden gelen doğal anneliktir. Buna bir de bilinçli ve bilgili bir anne modeli eklediğinizde yapboz tamamlanmış olur. Yani içinizdeki anneye güvenin ve çok güvendiğiniz tek bir referansı model alın. Böyle yaptığınızda, bir süre sonra etraftaki seslere duyarsızlaşmaya başladığınızı göreceksiniz. Güvendiğiniz yolda ilerledikçe etraftan söylenen hiçbir şey sizi, zihninizi, ve duygularınızı ele geçiremeyecek.

Kısacası kulakları biraz tıkamak ve her defasında kendinizin yolunu kendinize hatırlatmak gerek. Gerekli bilgileri güvendiğiniz yerden aldığınızda ise berrak bir zihinle beraber duygularınızın da dinginleştiğini göreceksiniz. Kendinizi güvende hissettiğinizde kaygılarınız da azalacak elbette...

Yazının devamı...

Farklı ama aynıyız

13 Ekim 2020

Bir reklamda bir kız çocuğunun söylediği söz kulağımda yankılanıyor uzun zamandır. Belki bir çoğunuzun da ilgisini çekmiş, siz de üzerine düşünmüşsünüzdür. Zaman zaman şöyle bir şey yaşarım: Aslında defalarca duyduğum bir şeyi ilk defa duymuşum gibi hisseder farkındalık yaşar ve o söz üzerine derinlemesine farkında olarak düşünürüm. Bu söz de böyle bir aydınlanma yaratmıştı bende. "Hepimiz farklıysak aslında aynıyız" diye... Ben de bazen farklılıklarımız üzerine düşünürken bulurum kendimi. İnsan ne kadar biricik ne kadar kendine has ne kadar özel bir varlık. Dünyada çok küçük olduğumuzu düşünüp kendimi bir hiç gibi hissetmektense her zaman tek ve biricik olduğumuzu düşünüp ne kadar özel canlılar olduğumuzu getirir aklıma ve kocaman hissederim kendimi.

Etrafınıza bakın... Ne kadar farklıyız. Gözümüz, saçımız, burnumuz, boyumuz posumuz, neyi nasıl algıladığımız, düşüncelerimiz, ilgi alanlarımız, sevdiklerimiz, nefret ettiklerimiz, bir durum ve olaya verdiğimiz duygusal ve davranışsal tepkilerimiz, yapabildiklerimiz, yapamadıklarımız, eksik hissettiklerimiz ve en güçlü yanlarımız... Tüm bunları düşündüğümüzde ne kadar da kendimize has ve özeliz öyle değil mi? Bu farklılıklar bizi biz yapan şeyler. Tüm farklılıklarımızla kabul edilmeyi, sevilmeyi beklemez miyiz her şeyin özünde? Belki de bizi aynı yapan da budur bir yandan diye düşünürüm sonra... Tüm farklılıklarımıza rağmen koşulsuz sevilme ihtiyacı, güven duyma, kabul görme, değer görme ve saygı görme... Hepimiz temelde bunları isteriz ve bu da bizi aynı yapar tüm farklılıklarımıza rağmen...

Peki temelde bu kadar aynıyken neden farklılıklarımızı yadırgarız ki... Aynıyız işte… Temelde aradıklarımız aynı… Hepimizin eksikleri fazlalıkları var ama insanız işte. En nihayetinde aynı canlı kategorisindeyiz. Fiziksel, zihinsel, ruhsal ne varsa eksik hissettiğimiz onlar bizi biz yapan şeyler... Belki hiç tamamlanamayacak ama bizi biricik ve farklı, bir yandan aynı da yapan şeyler... Farklılıkları sevmek diyorum... Farklı olanı benimsemek... Farklılığın içindeki biricikliği hem de aynılığı görmek...

Öyleyse temelde aynı olduğumuzu bilmek farklılıkları sevmeyi kolaylaştırabilir. Bir diğerine baktığınızda ondaki farklılığı kabul ederek, severek saygı duyarak karşılamaktan bahsediyorum. Ne kadar zor olabilir ki? Bir insanı olduğu gibi farklılıklarıyla bütünüyle görmek ve sevmek... Ona baktığında o insanın varoluşsal sancılarını, insan olmanın gerektirdiği bir yerden duymak...

Yani öyle işte… Hepimiz farklıysak aslında bir o kadar da aynıyız... Ben birine baktığımda hem onun tüm farklılıklarını görür hem de ne kadar aynı olduğumuzu düşünürüm hep... Çünkü baktığımda gördüğüm şey tüm farklılıklarıyla aslında yalnızca bir insandır…

Klinik Psikolog Eda Şentürk Malkav

edamalkav@gmail.com

www.edamalkav.com

Yazının devamı...

Corona virüsün psikolojik etkileri

26 Mart 2020

Hepimizin ezberlediği gibi Corona virüs salgını ilk olarak 2019 Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıktı. Türkiye'ye ulaşması ise Mart ayını buldu. Çin'de ortaya çıktığı andan itibaren endişe ile takip ettiğimiz virüs yanı başımızda beliriverdi. Haberlerde izlerken,bizden uzaktayken o kadar tehdit edici olmayan bu virüsün psikolojik etkileri tehdit bize yaklaştıkça git gide artmaya başladı. İlk başta sadece fizyolojik semptomlar ve etkilerden bahsedilirken ilerleyen safhalarda sosyal izolasyonun öneminin vurgulanması, sosyal hayatımızdaki değişiklikler, hayatımızı tehdit eden gerçek bir tehlikenin varlığı bizi psikolojik olarak da oldukça etkilemeye başladı.

İlk önce önlem olarak bahsedilen sosyal izolasyon kavramından sonra karantina kavramından bahsedilmesi, birçok ülkede sokağa çıkma yasağının gelmesi bu tehdidin ciddiyetini ortaya koyarak tedirginliği daha da arttırdı.

Başta ne olduğunu anlayamadığımız, adlandıramadığımız bir tehditken git gide hakkında birçok bilgiye sahip olduğumuz bir duruma dönüştü. Hayatımızda küçük büyük yaşadığımız kaygı anlarını düşünelim. Bir durum veya olayı adlandıramadığımızda, bize tüm belirsizliğini dayattığında oldukça kaygılanmaya başlarız. Bu kaygıyı yatıştırmak içinse bu durum ve olayı daha belirgin hale getirmek için bilgi edinmeye çalışırız. Yaşanan beklenmedik bir durum karşısında kendi ruhsallığımızı koruyabilmenin yolu bilmediğimiz şeyi daha bilinir hale getirmektir. Çünkü bu bilinmeyen üzerindeki kontrolümüzü arttırır ve gerekli bilgilerle önlemeleri almaya başlarız. Kaygının birinci rahatlama yolu budur.

Ayrıca hayatımızda birtakım değişiklikler yapmak durumunda olduğumuzda yine de olabildiğince rutinimizi korumaya çalışmak, ya da yeni bir rutin oluşturmak da işe yarayacaktır. Bu aynı zamanda çocukları da oldukça rahatlatmaktadır. Kimi çocuk bu evde kalma durumunu anlayabilecekken kimi çocuk yaşı ile de bağlantılı olarak anlam veremeyecek ya da çok kaygılı olduğu için yatışmakta zorluk çekecektir. Burada ebeveynlere en önemli tavsiye, anlayabilecekleri dilden her yaş çocuğa bu durumun belirsizliğini azaltmak için bir takım bilgi paylaşımlarında bulunmaktır. Bu virüsü onun anlayacağı dilden (mikrop ya da hastalık olarak bahsedebilirsiniz hatta oyun çağındaki çocuğunuza birtakım etkinlik ve oyunlarla bunu anlatabilirsiniz.) tanımlayarak, alabileceğimiz önlemleri anlatmak önemlidir. Bu önlemleri aldığınız sürece güvende olacağınızı çocuğunuza anlatabilirsiniz. Bu süreci çok fazla ölümle bağdaştırmamak da doğacak kaygıları engelleyecektir. Elbette bunu destekleyecek şekilde televizyonda veya sosyal medya da bu haberleri görmesini sınırlandırmanız da sizi destekleyecektir. Aynı şey biz yetişkinler için de geçerlidir. Belirsizlik ve bilgisizlik kadar yanlış bilgi de kişinin hayatının travmatize olmasına sebep olabilir ve kişi yoğun kaygılar yaşayabilir. Bu dönemde gerçekçi haber ve bilgi kaynaklarına ulaşmak hem sizler hem de çocuklarınız için oldukça önemlidir. Edindiğiniz yanlış, gerçekçi olmayan ve felaketleştirici bir bilgi kaygılarınızın artmasına sebep olabilir. Dolayısıyla bilgiyi süzmeli, güvenilir bilgi kaynaklarından sınırlı bilgiler edinmelisiniz. Hem gerçeklikten uzaklaşmadan hem de felaket senaryoları ile zihninizi meşgul etmeden devam edeceğiniz bir süreç size daha iyi gelecektir.

Bir de sürekli evde olma hali, hareket ve özgürlük alanının kısıtlanması, sınırlı sosyallik, iletişimin azalması, sevdiklerimiz, yakınlarımız, ailemiz, eşimiz ile sosyal-fiziksel mesafemizin artması, fiziksel temasın azalması ile birlikte dokunma, sarılma ihtiyacımızın giderilmemesi, tüm bunlar bizi daha depresif ve daha öfkeli yapabilir. En stresli, kaygılı,üzgün olduğumuz anlarda birine sarılmak her zaman iyi gelmez mi? Ancak tam da burada dilin işlevini unutmamak gerekir. Dil fiziksel temas dışında karşıdaki kişi ile iletişimimizi sağlar. Duyguların aktarımı dille mümkündür. Bu süreçte olabildiğince aile içinde duygularınızı birbirinizle paylaşmak açmak iyi gelecektir. Yetişkinler birbiri ile bu süreci dil yoluyla iletişim kurarak aktarırken, çocuklarının duygularını da anlayarak aktarmalarına yardımcı olarak(yine konuşarak veya oyun oynayarak) bu süreci ruhsal açıdan daha sağlıklı atlatmalarına yardımcı olabilirler.

Bu aktarımı sağlamak için oldukça birlikte zamanı paylaşmak, birlikte oyunlar oynamak, ev içinde aktiviteler yapmak hem yetişkinlere hem de çocuklara iyi gelecektir. Çocuklarınızın tamamen dersten kopmalarına izin vermeyerek eski rutinlerini korumaya çalışabilir ve online derslerine devam ettikten sonra belirli ders çalışma saatleri belirleyebilirsiniz. Belli saatlerde belli aktiviteleri yapmak bu süreçte hayatlarındaki belirsizliği azalttığından onlara iyi gelecektir. Aynı şey sizin için de geçerlidir. Kendinize günlük rutinler belirleyerek belirli saatlerde o rutinleri gerçekleştirebilirsiniz(kitap okuma, yemek yapma, yoga-pilates pratiği, puzzle yapma gibi).

Genelde yoğun bir çalışma döneminden sonra evde olmayı hayal eder ve yapmak istediklerimizi gerçekleştirmek için gerekli zamanımız olduğunu hayal etmekle yetiniriz. İşin bu noktadaki iyimser tarafı kendinizi geliştirmek adına, dinlenmek adına yapabileceğiniz birçok şeyi bu süreçte evinizde yapabilirsiniz. Bu süreci verimli bir zamana çevirmek elimizde. Evet çok kolay olmasa da yapabileceğimiz şeyler var. Bu süreçten ruhsal anlamda da sağlıklı çıkabilmek için bu önlemleri almanın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi halde bu sürecin sonuna gelindiğinde psikiyatri servisleri, psikoloji klinikleri birçok kaygı ve depresyon vakaları ile dolacaktır. Şimdiden çok fazla kaygı ile bağlantılı bedensel semptomlar duymaktayız. Nefes daralması,kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı, terleme veya titremeler gibi kaygı semptomları virüsün semptomları ile de uyuştuğundan oldukça fazla yaşanmaktadır. Her semptom enfekte olduğunuz anlamına gelmez. Önce kendinizi sakinleştirmeyi deneyin. Bu kaygıların sizdeki yarattığı bedensel semptomlar da olabilir. Bunun için az önce bahsettiğim etkinlikleri arttırmak, felaketleştirici haberlerden uzak durmak iyi olacaktır. Aynı zamanda gün içerisinde iyi hissetmediğiniz zamanlarda nefes egzersizleri(3 sn al-6 sn ver/4 sn al-8 sn ver şeklinde-hatta yapabiliyorsanız nefes alma-nefes verme arasında alma kadar nefesinizi tutabilirsiniz.)veya yoga-meditasyon yapabilirsiniz. Tüm bunlar nefesinizi dengeye ulaştıracağından kaygıdan kaynaklı semptomların azalmasına yardımcı olacaktır.

Bu süreci en kısa sürede, en sağlıklı şekilde atlatmak ve yaşamımızın, özgürlüğümüzün iplerini yeniden elimize almak dileğiyle, sağlıklı günler, sevgiler ...

Yazının devamı...

Etkili ebeveynlik

25 Ocak 2020

Son zamanlarda oldukça popüler olan bir kavram haline geldi, etkili ebeveynlik. Peki nasıl etkili ebeveyn olunur? Gelin birlikte inceleyelim.

Etkili ebeveyn deyince çocuğunu doğru yönlendirme konusunda, bir şeyi öğretme konusunda ona etki eden, etkileyebilen bir ebeveyn geliyor akla.

Ebeveynler çocuklarını istedikleri gibi yetiştirmek, kültür ve değerlerini aşılamak ve doğru davranışı öğretmek konusunda oldukça hevesli olabiliyor. Kaldı ki araştırmalarla da desteklendiği üzere ebeveynlerin, ebeveyn tutumlarının bireyin üzerindeki psikolojik etkisi yadsınamayacak kadar büyük.

Bir birey ile görüşmelerimizde bireyin genetik özelliklerini, kişilik özelliklerini ve aile ile olan ilişkilerini detaylıca öğrenmeye çalışırız. Çünkü biliriz ki genetik kadar önemli olan bir diğer faktör de çevre koşullarıdır. Bireyin nasıl bir ailede büyüdüğü, aile bireylerinin özellikleri, yaşadığı çevre ve ortam, sosyoekonomik ve sosyokültürel faktörler kişinin hayatını etkileyen çevre faktörlerini oluşturur. İkizler ile yapılan araştırmalar da göstermiştir ki farklı çevre koşullarında büyüyen ikiz kardeşler tamamen birbirinden farklı özellikler geliştirebilmekte ve farklı özellikleri olan iki birey olabilmektedirler. Hal böyle olunca ebeveynlerin çocuklarına yaklaşımları tutumları oldukça önemlidir. Yaptığımız klinik görüşmelerde de bunun önemini oldukça fazla görmekteyiz.

Ebeveynlik model olmak ile başlar. Bebek, doğduğu andan itibaren annenin bir parçasıdır ve kendini anneden ayrı bir varlık olarak göremez. Bebek ile annenin arasındaki bu simbiyotik bağ, henüz ayrışmamış ve bebeğin anneye muhtaç olduğu bir bağdır. Bu bağ zamanla çocuğun kendini fark etmesi, keşfetmesi(annenin de buradaki desteği oldukça önemlidir.) ile güvenli ve bağımlı değil, bağlı bir ilişkiye dönüşür. Bu dönem ve sonrasında çocuğun bireyselliğinin desteklenmesi oldukça önemlidir. Toplumsal olarak bu ayrışma ve bireyselleşme dönemlerinin genel itibariyle nasıl gerçekleştiğinin oldukça önemli olduğunu düşünmekteyim. Ve ebeveynlerin buna ne kadar izin verdiği oldukça önemli.

Yürümeye, keşfetmeye, merak etmeye, oyun oynamaya başlayan çocuk ebeveynleri tarafından bir engellenme yaşamaz ve merakları konusunda desteklenirse orada sağlıklı bireyselliğin yolları açılıyor demektir. Koltuğa tırmanmaya çalışan bir çocuğu düşünelim. Çok basit bir örnekle, çocuğun düşmesin diye hemen arkadan desteklenmesi, tutulması çocuğun keşfini engelleyen bir davranıştır. Çocuk çabalarken, beklemek, desteklemek ise sağlıklı bir ruhsallık geliştirmesine yardımcı olur. Kendi başına yemek yemesini desteklemek, oyuncaklarıyla istediği şekilde oynamasına izin vermek gerekmektedir. Sürekli koruyan her şeyi onun yerine yapan değil, onun yanında olduğunu hissettiren ve yapabileceğine inandığınızı gösteren bir konumda olmak, basit ve bir o kadar önemlidir. Böylece başaracağına inanan,kendine güvenen ve yaratıcı çocuklar yetiştirebilirsiniz.

Bir diğer önemli dönem de elbette ki ergenlik. Ergenliğin bir yaş sınırlaması olduğunu düşünenlerden değilim. Yine klinikte oldukça fazla rastladığımız, yetişkin diyebileceğimiz yaşta ancak henüz ergenliğinin çatışmalarını atlatamamış, bireyselleşmenin sağlanmadığı ve sağlıklı bir ayrışmanın gerçekleşmediği bireylere rastlamaktayız. Ergenlikte de ayrışmayan, ayrışmasına izin verilmeyen bireyler sonrasında çeşitli semptomlarla kliniğimize başvurmaktadır. Buradaki genel gözlemim ise bir türlü bireyselleşmeye izin vermeyen aşırı düzeyde koruyucu, kaygılı aileler, ebeveynler. Ve buna çaresizce boyun eğen ayrışmanın son derece kendisinde kaygı ve suçluluk hissettirdiği yetişkin bireyler...

Özetle, çocuğunuzu büyütürken en küçük yaştan itibaren onun bir birey olduğunu kabul ederek, sevdiği, değer verdiği şeylere saygı duyarak, kendi benliğini oluşturmasına ve kendini tanımasına izin vererek daha sağlıklı bir ruhsallık geliştirmesine destek verebilir ve birey olmasında etkili bir ebeveyn olabilirsiniz.

Yazının devamı...

Bir Psikolog Gözünden Kadına Şiddet

18 Aralık 2018

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında Ahenk Bayazıt ile gerçekleştirdiğimiz röportaj.

- Şiddeti meydana getiren psikolojik etkenleri ana hatlarıyla değerlendirir misiniz?

Şiddetin ortaya çıkmasında sadece psikolojik değil; sosyolojik, fizyolojik birçok etken etkilidir. Psikolojik anlamda ilk akla gelen ise aslında hepimizde var olan 'saldırganlık' dürtüsüdür. Bu dürtü, Sigmund Freud'un çokça bahsettiği iki temel dürtüden biridir (diğeri cinselliktir). Bu dürtülerin öncesinde nasıl bastırıldığı ve sonrasında nasıl dışarı aktarıldığı şiddeti etkileyen süreçlerdendir. Bazılarımız -çoğunlukla da erkekler- bu dürtüyü kontrol etmekte zorlanır. Burada öğrenilmiş toplumsal cinsiyet rollerinin oldukça etkili olduğunu düşünüyorum. Bir futbol maçını düşünün. Statlar genellikle erkeklerin bir araya gelerek öfkelerini rahatça ortaya çıkardıkları ortamlardır. Buralarda sık sık sözel veya fiziksel şiddet görüntüleri ortaya çıkar ve sanki bunların hepsi için onlara bu izin verilmiştir. Ancak aynı stadı kadınların doldurduğunu düşünün. Yüksek ihtimalle gözünüzde şiddet içerikli sahneler canlanmayacaktır.

- Kişinin yetiştiği ailenin, gördüğü eğitimin, yaşadığı travmaların şiddete olan eğilimini nasıl etkilediğinden bahseder misiniz?

Herhangi bir psikolojik rahatsızlıkla ilgili çalışırken mutlaka bireyin ailesini de tanırız ve inceleriz. Aileyi biz sormasak bile kişi kendiliğinden bahsetmeye başlar. Bireyi aileden ve toplumdan ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Sadece şiddet konusunda değil, çocuk birçok konuda doğduğu andan itibaren anne ve babayı rol model alır. Onların davranışlarını gözlemler, taklit eder ve öğrenir. Hayatında hiç küfür duymayan bir çocuğun küfür etmesi mümkün müdür? John Locke'un da ortaya attığı 'tabula rasa' (boş levha) kavramını düşünecek olursak; doğduğumuz andan itibaren hepimizin zihni boştur aslında. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız, o boş levhayı dolduruyor. Önce ailede sonra okulda şiddet ve zarar verme konusunda iyi bir eğitim alan ve iyi modellerle karşılaşan bireyin şiddete yönelimi daha az oluyor. Şiddeti gören, duyan, maruz kalan çocuk ise öfkesini zarar vererek dışarı çıkarıyor. Travmalar da bu konuda oldukça etkili. Bu konuda şu an vizyonda olan Müslüm Gürses'in hayatını anlatan Müslüm filmini izlediyseniz travmanın bireyin ilerideki yaşantısında nasıl geri geldiğini görebilirsiniz. Orada bir travma vardır. Kişiyi zorlayan, hayatını fiziksel ve psikolojik anlamda tehdit eden ve kişinin kontolünü aşan bir gerçeklik... Bu ızdırap veren gerçekliğin karşısında fiziksel ve ruhsal olarak bütünlüğünü korumak adına birey, farkında olmadan birtakım yöntemler geliştirir. Aynı Müslüm Gürses'in hayatının anlatıldığı o en acı veren sahnenin sürekli olarak Müslüm Gürses'in zihninde canlanması ve onu bir şekilde telafi etmeye çalışması gibi... Burada yapılması gereken, mutlaka ve mutlaka bir uzmandan yardım almak, psikoterapi ile bu travmatik yaşantıları çözümlemektir. Aksi takdirde bu kişilerin hem kendilerine hem başkalarına zarar verdikleri durumlar ortaya çıkacaktır.

- Şiddete eğilimli kişileri önceden fark edebilmemiz mümkün mü? Eğer mümkünse bu konudaki fiziksel veya ruhsal belirtiler nelerdir?

Şiddete eğilimli bireylerin fark edilmesi aslında zor değildir. Daha çok küçük yaşta nesneleri hırpalayan, zarar veren, başkasının canını acıtan, başkasına zarar veren çocuklar vardır. Bunu bilinçli ya da bilinçsiz yapıyor olabilirler. Ancak ikisi de oldukça sağlıksızdır. Bu durum çocuklarda davranış bozuklukları, dürtü kontrol bozukluğuna işaret ediyor olabilir. Şiddete eğilimli çocuklar çoğunlukla öfkeli olurlar. Başkalarının yaşadıkları acılara karşı üzüntü duymayabilirler, kendi zarar verici davranışları ile ilgili vicdan azabı ve pişmanlık duymayabilirler. Bunların dışında ilgi çekmek için de bu davranışları sergiliyor olabilirler. Bu durum fark edildiği andan itibaren bir uzmandan yardım alınmalıdır. Bu özellikler kemikleşmeden müdahale etmek etkili olacaktır.

- Şiddete maruz kalmış bir kadına psikolojik destek verdiniz mi? Verdiyseniz tecrübelerinizi paylaşır mısınız?

Yazının devamı...

Sınav Kaygısı

25 Mayıs 2018

Üniversiteye giriş sınavının yaklaştığı şu dönemde gittikçe tırmanan bir duygu sınav kaygısı. Belki de çoğunun hayatlarındaki en büyük basamak olarak gördükleri bu sınav, onlara yeni bir hayatın ve geleceğin kapısını aralayacak. Önlerinde tek bir sınav var ve bu sınavın sonuçları onları hedeflerine, hayallerine ulaştıracak.

Peki, gerçekten öyle mi ya da bu bizim sınava yüklediğimiz anlam mı?

Eğitim sistemine baktığımızda elbette ki önemsenmeyecek bir sınav olduğunu söylememiz sadece bir kandırmacadan ibaret olur. Bireylerin ileride istedikleri meslekleri yapmaları ve mutlu olmaları sadece bu sınava bağlanıyor. Peki ya bazı düşünceleri, alternatifleri gözden kaçırıyor olabilir miyiz?

Kaygı, aslında hayatımız için oldukça koruyucu ve gerekli bir duygu. Hiç kaygılanmadığımızı düşünelim. Gelecekle ilgili hiçbir kaygımız olmadığını… Kaygı olmasa hayatla ilgili hedef ve amaçlarımız için gerekli motivasyonu sağlayabilir miydik? Her duygu gibi kaygının da hiç olmamasını istemeyiz. Kaygı, hüzün, öfke, korku gibi duygular zararlı gibi gözükse de hepsine belli ölçüde ihtiyacımız var. Bu duyguları dengede- ortalama bir düzeyde tutmak bizim için en ideali. Hiçliği ya da çok fazla olması bizim için sıkıntı yaratan durumları ortaya çıkarır. O halde istediğimiz şey kaygımızı, sınav kaygımızı yok etmek değil; dengede tutmak ve kontrol altına almak. Dolayısıyla he zaman sınavda ve hayatta daha başarılı olan kişilerin daha zeki ya da sınavdan yüksek puan almış kişiler olmasını bekleyemeyiz. Bu duygularını dengede tutan kişiler bilgilerini sınavda ve hayatta daha işlevsel olarak kullanabilirler. O halde sınav kaygımızı nasıl dengede tutarız bir bakalım.

Sınav Kaygısını Kontrol Altına Almak İçin Tavsiyeler:

1- Ders çalışma programınızı gözden geçirin.

Sınava az zaman kalması sebebiyle henüz bitmeyen ve eksik olan konularınız varsa onları bir an önce tamamlayın. Sonrasında kalan zamanınızda her gün deneme-çıkmış soruları çözerek, yapamadığınız soruları öğretmenlerinize sorarak ilerleyebilirsiniz. Bu dönemde deneme çözmek sınavı daha fazla deneyimlemenizi ve kaygınızı kontrol altına almanıza yardımcı olacaktır. Sınava son 2-3 gün kalaya kadar deneme çözmeye devam edebilirsiniz. Son 2-3 gün çalışmayı bırakın ve dinlenin.

2- Hedeflerinizi seçin ve alternatif hedefler belirleyin. Bu hedefler sınavlardan aldığınız puan performansı olarak size ne kadar yakın değerlendirin.

Yazının devamı...

Kallmann Sendromu

19 Nisan 2018

“Hiçbirinizin haberi yok! Ama zorlu bir gençliğim oldu benim. Ortaokulda arkadaşlarım hep dalga geçti; Çünkü sesim “kız” gibiydi. Erkek adamın sakalı gür olurdu; Benimse yüzüm tertemizdi. Hiçbir zaman bir bahar sabahı hava nasıl taze çiçek kokar bilmedim. Hiç bir kahve mis gibi kokmadı bana mesela… Neden mi? Çünkü koku alamıyorum ben. Bir kere bile deniz kokusunu içime çekemedim. Taze simidin kokusuna bir Karaköy kadar aşina değilim anlayacağınız. Ama en zor olanı neydi biliyor musunuz? Yalnızlık, tek başınalık… Hep gizlendim! Çünkü eksiktim ben!”

Kallmann Sendromu Konferansı tiyatrocu Köksal Ünlü’nün bu tiradı ile başladı. Evet bunlar kallmann sendromu olan birinin yaşadıkları ve hissettikleriydi. Bu cümleler konferansın başında aklıma kazınmıştı. O an düşünmeye başladım. En çok da koku almamanın nasıl bir şey olduğunu… Empati yapmaya, kallmann sendromlu birinin penceresinden bakmaya çalıştım. Bir çiçeğin kokusunu alamadığımı, denizin kokusunu içime çekemediğimi hayal ettim. Sevdiğimin kokusunun nasıl bir şey olduğunu bilmediğimi… Bunu düşünürken bile zorlandığımı fark ettim. Zordu sevdiğini koklayamamak; toprağın, çiçeğin, denizin kokusunu duyumsayamamak… Ama en zoru da belki bunu söyleyememek belli edememekti. Ben Kallmann’ım kitabının yazarı, kallmann ağı ve platformunun kurucu ve öncüsü Uygur Öztürk’ün koku almadığını gizlemeye çalıştığını anlattığını anımsıyorum. Ve üstelik tek gizlemeye çalıştığı da bu değildi.

Kallmann sendromlu kişiler ergenliğin uğramadığı, yaşıtları gelişip farklılaşırken kendilerinde fark edilir bir değişim gözlenmeyen bireylerdir. Kallmann sendromu doğuştan gelen, erkeklerde on binde bir, kadınlar da ise elli binde bir görülen, cinsiyetle ilgili hormonların salgılanmasıyla ilgili problemden kaynaklanan bir hastalık. Bu hastalık kişinin cinsiyet ile ilgili gelişiminin aksamasına sebep olurken bir yandan yukarıda bahsettiğim gibi koku almada da problemler görülüyor. Az koku alma(hiposmi) ya da hiç koku almama(anosmi) şeklinde eşlik eden bu problem bireyin hayatını olumsuz yönde etkiliyor. Yine hormonların kişinin gelişimini etkilediği bir diğer nokta erkeklerde cinsel organ-penisin küçüklüğü. Kallmann Sendromu Platformu bu konuyu da cesaretli bir şekilde dile getiriyor ve öne çıkarıyor. Bu yolda kullanılan cesur slogan ise şöyle:

Dayatılan ölçülere karşı özgürlüğü seç!

Çünkü #güçlükalmaniçinboyuönemsiz

Gelelim işin sosyolojik ve psikolojik boyutuna. Erkekliğin öneminin üstüne basa basa vurgulandığı bir ülkede yaşıyoruz bilindiği üzere. Sadece kadınların toplumsal baskılara maruz kaldığını düşünmemiz gerçek dışı olur. Erkeklere de biçilmiş toplumsal cinsiyet rolleri var elbette. Erkek her yönden güçlü olmalı, evine bakmalı, para kazanmalı, tüm maddi yükü üstüne almalı, korumalı, kollamalı… Bunun yanı sıra, ergenlikten itibaren arkadaş çevresinde cinsellikten bahsetmek ve bunu deneyimlemek hatta başarılı olmak zorunda olan, birlikte olma sayısına ve cinsel organının büyüklüğüne göre “erkek” sayılan, acımasızsa yaftalanan, dizilerde bile karşımıza çıkan bir takım “light erkek” gibi lakaplarla etiketlenen, hatta sakalı çıkmayınca, sesi kalınlaşmayınca, boyu uzamayınca “tüysüz, kız gibi çocuk, süt çocuğu” gibi nitelendirilen bir varlık erkek. Bu baskıların altında ezilmesi, kendini yetersiz hissetmesi, özgüveninin düşmesi beklenen bir durum hal böyle olunca. Bu kadarıyla da kalmıyor elbet… Yetişkinlik döneminde bireyin çeşitli komplekslerle tekrar karşısına çıkıyor. Uygur Öztürk bunu kendi ifadesiyle “eziklik psikolojisi” olarak adlandırıyor. Toplumun kalıplarına göre tam bir erkek olmadığını düşünen birey ileriki yaşantısında bir kadına karşı kendisini daima yetersiz ve aşağı hissediyor. Bunu yaşamamak için de çoğu zaman yalnızlığı tercih ediyor.

Burada anlatacağımız, insanlara göstereceğimiz ve fark etmelerini sağlayacağımız şey zihnimize işlenmiş toplumun bize dayattığı kalıpların bir insana bakışımızı etkilememesi gerektiği belkide… Kalıpların dışına çıkmak, bakış açımızı değiştirmek, anlamak, empati yapmak… Bir insanın hayattaki doyumu ya da karşısındaki insanla mutluluğu cinsel organının boyuna, sakalına, ne kadar gelişmiş ve erkeksi olduğuna bağlı olmamalı. Kaldı ki hormon ve koku tedavileriyle kallmann sendromu, bireyin hastalığını fark etmesinden ve tedavi olmaya başlamasından itibaren olumlu gidiş gösteriyor. Psikoterapi ile birlikte de kendisinde gelişen yetersizlik duyguları üzerine çalışılarak hayatını daha iyi bir şekilde sürdürmesi destekleniyor.

Bizim amacımız ise bu hastalığı, sendromu duyurmak. Neden diğerleri gibi gelişip büyüyemediğini düşünen bireylere kallmann sendromlu olabileceklerini fark ettirmek ve tedavilerine en erken zamanda başlamak. Doğuştan olmasına rağmen bilinmediği için çok geç konulan tanılar yerine, belki çocuğunun koku almadığını ya da az koku aldığını fark eden, bunun için çocuğuna gerekli testleri yaptıran bilinçli ebeveynler ile kallmann sendromunun erken fark edilmesini sağlamak. Erken fark etmek ve doğru tedavi kişilerin fiziksel, cinsel gelişimini destekliyor ve hatta ileride çocuk sahibi olmalarını da sağlayabiliyor.

Yazının devamı...