Corona virüsün psikolojik etkileri

26 Mart 2020

Hepimizin ezberlediği gibi Corona virüs salgını ilk olarak 2019 Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıktı. Türkiye'ye ulaşması ise Mart ayını buldu. Çin'de ortaya çıktığı andan itibaren endişe ile takip ettiğimiz virüs yanı başımızda beliriverdi. Haberlerde izlerken,bizden uzaktayken o kadar tehdit edici olmayan bu virüsün psikolojik etkileri tehdit bize yaklaştıkça git gide artmaya başladı. İlk başta sadece fizyolojik semptomlar ve etkilerden bahsedilirken ilerleyen safhalarda sosyal izolasyonun öneminin vurgulanması, sosyal hayatımızdaki değişiklikler, hayatımızı tehdit eden gerçek bir tehlikenin varlığı bizi psikolojik olarak da oldukça etkilemeye başladı.

İlk önce önlem olarak bahsedilen sosyal izolasyon kavramından sonra karantina kavramından bahsedilmesi, birçok ülkede sokağa çıkma yasağının gelmesi bu tehdidin ciddiyetini ortaya koyarak tedirginliği daha da arttırdı.

Başta ne olduğunu anlayamadığımız, adlandıramadığımız bir tehditken git gide hakkında birçok bilgiye sahip olduğumuz bir duruma dönüştü. Hayatımızda küçük büyük yaşadığımız kaygı anlarını düşünelim. Bir durum veya olayı adlandıramadığımızda, bize tüm belirsizliğini dayattığında oldukça kaygılanmaya başlarız. Bu kaygıyı yatıştırmak içinse bu durum ve olayı daha belirgin hale getirmek için bilgi edinmeye çalışırız. Yaşanan beklenmedik bir durum karşısında kendi ruhsallığımızı koruyabilmenin yolu bilmediğimiz şeyi daha bilinir hale getirmektir. Çünkü bu bilinmeyen üzerindeki kontrolümüzü arttırır ve gerekli bilgilerle önlemeleri almaya başlarız. Kaygının birinci rahatlama yolu budur.

Ayrıca hayatımızda birtakım değişiklikler yapmak durumunda olduğumuzda yine de olabildiğince rutinimizi korumaya çalışmak, ya da yeni bir rutin oluşturmak da işe yarayacaktır. Bu aynı zamanda çocukları da oldukça rahatlatmaktadır. Kimi çocuk bu evde kalma durumunu anlayabilecekken kimi çocuk yaşı ile de bağlantılı olarak anlam veremeyecek ya da çok kaygılı olduğu için yatışmakta zorluk çekecektir. Burada ebeveynlere en önemli tavsiye, anlayabilecekleri dilden her yaş çocuğa bu durumun belirsizliğini azaltmak için bir takım bilgi paylaşımlarında bulunmaktır. Bu virüsü onun anlayacağı dilden (mikrop ya da hastalık olarak bahsedebilirsiniz hatta oyun çağındaki çocuğunuza birtakım etkinlik ve oyunlarla bunu anlatabilirsiniz.) tanımlayarak, alabileceğimiz önlemleri anlatmak önemlidir. Bu önlemleri aldığınız sürece güvende olacağınızı çocuğunuza anlatabilirsiniz. Bu süreci çok fazla ölümle bağdaştırmamak da doğacak kaygıları engelleyecektir. Elbette bunu destekleyecek şekilde televizyonda veya sosyal medya da bu haberleri görmesini sınırlandırmanız da sizi destekleyecektir. Aynı şey biz yetişkinler için de geçerlidir. Belirsizlik ve bilgisizlik kadar yanlış bilgi de kişinin hayatının travmatize olmasına sebep olabilir ve kişi yoğun kaygılar yaşayabilir. Bu dönemde gerçekçi haber ve bilgi kaynaklarına ulaşmak hem sizler hem de çocuklarınız için oldukça önemlidir. Edindiğiniz yanlış, gerçekçi olmayan ve felaketleştirici bir bilgi kaygılarınızın artmasına sebep olabilir. Dolayısıyla bilgiyi süzmeli, güvenilir bilgi kaynaklarından sınırlı bilgiler edinmelisiniz. Hem gerçeklikten uzaklaşmadan hem de felaket senaryoları ile zihninizi meşgul etmeden devam edeceğiniz bir süreç size daha iyi gelecektir.

Bir de sürekli evde olma hali, hareket ve özgürlük alanının kısıtlanması, sınırlı sosyallik, iletişimin azalması, sevdiklerimiz, yakınlarımız, ailemiz, eşimiz ile sosyal-fiziksel mesafemizin artması, fiziksel temasın azalması ile birlikte dokunma, sarılma ihtiyacımızın giderilmemesi, tüm bunlar bizi daha depresif ve daha öfkeli yapabilir. En stresli, kaygılı,üzgün olduğumuz anlarda birine sarılmak her zaman iyi gelmez mi? Ancak tam da burada dilin işlevini unutmamak gerekir. Dil fiziksel temas dışında karşıdaki kişi ile iletişimimizi sağlar. Duyguların aktarımı dille mümkündür. Bu süreçte olabildiğince aile içinde duygularınızı birbirinizle paylaşmak açmak iyi gelecektir. Yetişkinler birbiri ile bu süreci dil yoluyla iletişim kurarak aktarırken, çocuklarının duygularını da anlayarak aktarmalarına yardımcı olarak(yine konuşarak veya oyun oynayarak) bu süreci ruhsal açıdan daha sağlıklı atlatmalarına yardımcı olabilirler.

Bu aktarımı sağlamak için oldukça birlikte zamanı paylaşmak, birlikte oyunlar oynamak, ev içinde aktiviteler yapmak hem yetişkinlere hem de çocuklara iyi gelecektir. Çocuklarınızın tamamen dersten kopmalarına izin vermeyerek eski rutinlerini korumaya çalışabilir ve online derslerine devam ettikten sonra belirli ders çalışma saatleri belirleyebilirsiniz. Belli saatlerde belli aktiviteleri yapmak bu süreçte hayatlarındaki belirsizliği azalttığından onlara iyi gelecektir. Aynı şey sizin için de geçerlidir. Kendinize günlük rutinler belirleyerek belirli saatlerde o rutinleri gerçekleştirebilirsiniz(kitap okuma, yemek yapma, yoga-pilates pratiği, puzzle yapma gibi).

Genelde yoğun bir çalışma döneminden sonra evde olmayı hayal eder ve yapmak istediklerimizi gerçekleştirmek için gerekli zamanımız olduğunu hayal etmekle yetiniriz. İşin bu noktadaki iyimser tarafı kendinizi geliştirmek adına, dinlenmek adına yapabileceğiniz birçok şeyi bu süreçte evinizde yapabilirsiniz. Bu süreci verimli bir zamana çevirmek elimizde. Evet çok kolay olmasa da yapabileceğimiz şeyler var. Bu süreçten ruhsal anlamda da sağlıklı çıkabilmek için bu önlemleri almanın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi halde bu sürecin sonuna gelindiğinde psikiyatri servisleri, psikoloji klinikleri birçok kaygı ve depresyon vakaları ile dolacaktır. Şimdiden çok fazla kaygı ile bağlantılı bedensel semptomlar duymaktayız. Nefes daralması,kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı, terleme veya titremeler gibi kaygı semptomları virüsün semptomları ile de uyuştuğundan oldukça fazla yaşanmaktadır. Her semptom enfekte olduğunuz anlamına gelmez. Önce kendinizi sakinleştirmeyi deneyin. Bu kaygıların sizdeki yarattığı bedensel semptomlar da olabilir. Bunun için az önce bahsettiğim etkinlikleri arttırmak, felaketleştirici haberlerden uzak durmak iyi olacaktır. Aynı zamanda gün içerisinde iyi hissetmediğiniz zamanlarda nefes egzersizleri(3 sn al-6 sn ver/4 sn al-8 sn ver şeklinde-hatta yapabiliyorsanız nefes alma-nefes verme arasında alma kadar nefesinizi tutabilirsiniz.)veya yoga-meditasyon yapabilirsiniz. Tüm bunlar nefesinizi dengeye ulaştıracağından kaygıdan kaynaklı semptomların azalmasına yardımcı olacaktır.

Bu süreci en kısa sürede, en sağlıklı şekilde atlatmak ve yaşamımızın, özgürlüğümüzün iplerini yeniden elimize almak dileğiyle, sağlıklı günler, sevgiler ...

Yazının devamı...

Etkili ebeveynlik

25 Ocak 2020

Son zamanlarda oldukça popüler olan bir kavram haline geldi, etkili ebeveynlik. Peki nasıl etkili ebeveyn olunur? Gelin birlikte inceleyelim.

Etkili ebeveyn deyince çocuğunu doğru yönlendirme konusunda, bir şeyi öğretme konusunda ona etki eden, etkileyebilen bir ebeveyn geliyor akla.

Ebeveynler çocuklarını istedikleri gibi yetiştirmek, kültür ve değerlerini aşılamak ve doğru davranışı öğretmek konusunda oldukça hevesli olabiliyor. Kaldı ki araştırmalarla da desteklendiği üzere ebeveynlerin, ebeveyn tutumlarının bireyin üzerindeki psikolojik etkisi yadsınamayacak kadar büyük.

Bir birey ile görüşmelerimizde bireyin genetik özelliklerini, kişilik özelliklerini ve aile ile olan ilişkilerini detaylıca öğrenmeye çalışırız. Çünkü biliriz ki genetik kadar önemli olan bir diğer faktör de çevre koşullarıdır. Bireyin nasıl bir ailede büyüdüğü, aile bireylerinin özellikleri, yaşadığı çevre ve ortam, sosyoekonomik ve sosyokültürel faktörler kişinin hayatını etkileyen çevre faktörlerini oluşturur. İkizler ile yapılan araştırmalar da göstermiştir ki farklı çevre koşullarında büyüyen ikiz kardeşler tamamen birbirinden farklı özellikler geliştirebilmekte ve farklı özellikleri olan iki birey olabilmektedirler. Hal böyle olunca ebeveynlerin çocuklarına yaklaşımları tutumları oldukça önemlidir. Yaptığımız klinik görüşmelerde de bunun önemini oldukça fazla görmekteyiz.

Ebeveynlik model olmak ile başlar. Bebek, doğduğu andan itibaren annenin bir parçasıdır ve kendini anneden ayrı bir varlık olarak göremez. Bebek ile annenin arasındaki bu simbiyotik bağ, henüz ayrışmamış ve bebeğin anneye muhtaç olduğu bir bağdır. Bu bağ zamanla çocuğun kendini fark etmesi, keşfetmesi(annenin de buradaki desteği oldukça önemlidir.) ile güvenli ve bağımlı değil, bağlı bir ilişkiye dönüşür. Bu dönem ve sonrasında çocuğun bireyselliğinin desteklenmesi oldukça önemlidir. Toplumsal olarak bu ayrışma ve bireyselleşme dönemlerinin genel itibariyle nasıl gerçekleştiğinin oldukça önemli olduğunu düşünmekteyim. Ve ebeveynlerin buna ne kadar izin verdiği oldukça önemli.

Yürümeye, keşfetmeye, merak etmeye, oyun oynamaya başlayan çocuk ebeveynleri tarafından bir engellenme yaşamaz ve merakları konusunda desteklenirse orada sağlıklı bireyselliğin yolları açılıyor demektir. Koltuğa tırmanmaya çalışan bir çocuğu düşünelim. Çok basit bir örnekle, çocuğun düşmesin diye hemen arkadan desteklenmesi, tutulması çocuğun keşfini engelleyen bir davranıştır. Çocuk çabalarken, beklemek, desteklemek ise sağlıklı bir ruhsallık geliştirmesine yardımcı olur. Kendi başına yemek yemesini desteklemek, oyuncaklarıyla istediği şekilde oynamasına izin vermek gerekmektedir. Sürekli koruyan her şeyi onun yerine yapan değil, onun yanında olduğunu hissettiren ve yapabileceğine inandığınızı gösteren bir konumda olmak, basit ve bir o kadar önemlidir. Böylece başaracağına inanan,kendine güvenen ve yaratıcı çocuklar yetiştirebilirsiniz.

Bir diğer önemli dönem de elbette ki ergenlik. Ergenliğin bir yaş sınırlaması olduğunu düşünenlerden değilim. Yine klinikte oldukça fazla rastladığımız, yetişkin diyebileceğimiz yaşta ancak henüz ergenliğinin çatışmalarını atlatamamış, bireyselleşmenin sağlanmadığı ve sağlıklı bir ayrışmanın gerçekleşmediği bireylere rastlamaktayız. Ergenlikte de ayrışmayan, ayrışmasına izin verilmeyen bireyler sonrasında çeşitli semptomlarla kliniğimize başvurmaktadır. Buradaki genel gözlemim ise bir türlü bireyselleşmeye izin vermeyen aşırı düzeyde koruyucu, kaygılı aileler, ebeveynler. Ve buna çaresizce boyun eğen ayrışmanın son derece kendisinde kaygı ve suçluluk hissettirdiği yetişkin bireyler...

Özetle, çocuğunuzu büyütürken en küçük yaştan itibaren onun bir birey olduğunu kabul ederek, sevdiği, değer verdiği şeylere saygı duyarak, kendi benliğini oluşturmasına ve kendini tanımasına izin vererek daha sağlıklı bir ruhsallık geliştirmesine destek verebilir ve birey olmasında etkili bir ebeveyn olabilirsiniz.

Yazının devamı...

Bir Psikolog Gözünden Kadına Şiddet

18 Aralık 2018

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında Ahenk Bayazıt ile gerçekleştirdiğimiz röportaj.

- Şiddeti meydana getiren psikolojik etkenleri ana hatlarıyla değerlendirir misiniz?

Şiddetin ortaya çıkmasında sadece psikolojik değil; sosyolojik, fizyolojik birçok etken etkilidir. Psikolojik anlamda ilk akla gelen ise aslında hepimizde var olan 'saldırganlık' dürtüsüdür. Bu dürtü, Sigmund Freud'un çokça bahsettiği iki temel dürtüden biridir (diğeri cinselliktir). Bu dürtülerin öncesinde nasıl bastırıldığı ve sonrasında nasıl dışarı aktarıldığı şiddeti etkileyen süreçlerdendir. Bazılarımız -çoğunlukla da erkekler- bu dürtüyü kontrol etmekte zorlanır. Burada öğrenilmiş toplumsal cinsiyet rollerinin oldukça etkili olduğunu düşünüyorum. Bir futbol maçını düşünün. Statlar genellikle erkeklerin bir araya gelerek öfkelerini rahatça ortaya çıkardıkları ortamlardır. Buralarda sık sık sözel veya fiziksel şiddet görüntüleri ortaya çıkar ve sanki bunların hepsi için onlara bu izin verilmiştir. Ancak aynı stadı kadınların doldurduğunu düşünün. Yüksek ihtimalle gözünüzde şiddet içerikli sahneler canlanmayacaktır.

- Kişinin yetiştiği ailenin, gördüğü eğitimin, yaşadığı travmaların şiddete olan eğilimini nasıl etkilediğinden bahseder misiniz?

Herhangi bir psikolojik rahatsızlıkla ilgili çalışırken mutlaka bireyin ailesini de tanırız ve inceleriz. Aileyi biz sormasak bile kişi kendiliğinden bahsetmeye başlar. Bireyi aileden ve toplumdan ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Sadece şiddet konusunda değil, çocuk birçok konuda doğduğu andan itibaren anne ve babayı rol model alır. Onların davranışlarını gözlemler, taklit eder ve öğrenir. Hayatında hiç küfür duymayan bir çocuğun küfür etmesi mümkün müdür? John Locke'un da ortaya attığı 'tabula rasa' (boş levha) kavramını düşünecek olursak; doğduğumuz andan itibaren hepimizin zihni boştur aslında. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız, o boş levhayı dolduruyor. Önce ailede sonra okulda şiddet ve zarar verme konusunda iyi bir eğitim alan ve iyi modellerle karşılaşan bireyin şiddete yönelimi daha az oluyor. Şiddeti gören, duyan, maruz kalan çocuk ise öfkesini zarar vererek dışarı çıkarıyor. Travmalar da bu konuda oldukça etkili. Bu konuda şu an vizyonda olan Müslüm Gürses'in hayatını anlatan Müslüm filmini izlediyseniz travmanın bireyin ilerideki yaşantısında nasıl geri geldiğini görebilirsiniz. Orada bir travma vardır. Kişiyi zorlayan, hayatını fiziksel ve psikolojik anlamda tehdit eden ve kişinin kontolünü aşan bir gerçeklik... Bu ızdırap veren gerçekliğin karşısında fiziksel ve ruhsal olarak bütünlüğünü korumak adına birey, farkında olmadan birtakım yöntemler geliştirir. Aynı Müslüm Gürses'in hayatının anlatıldığı o en acı veren sahnenin sürekli olarak Müslüm Gürses'in zihninde canlanması ve onu bir şekilde telafi etmeye çalışması gibi... Burada yapılması gereken, mutlaka ve mutlaka bir uzmandan yardım almak, psikoterapi ile bu travmatik yaşantıları çözümlemektir. Aksi takdirde bu kişilerin hem kendilerine hem başkalarına zarar verdikleri durumlar ortaya çıkacaktır.

- Şiddete eğilimli kişileri önceden fark edebilmemiz mümkün mü? Eğer mümkünse bu konudaki fiziksel veya ruhsal belirtiler nelerdir?

Şiddete eğilimli bireylerin fark edilmesi aslında zor değildir. Daha çok küçük yaşta nesneleri hırpalayan, zarar veren, başkasının canını acıtan, başkasına zarar veren çocuklar vardır. Bunu bilinçli ya da bilinçsiz yapıyor olabilirler. Ancak ikisi de oldukça sağlıksızdır. Bu durum çocuklarda davranış bozuklukları, dürtü kontrol bozukluğuna işaret ediyor olabilir. Şiddete eğilimli çocuklar çoğunlukla öfkeli olurlar. Başkalarının yaşadıkları acılara karşı üzüntü duymayabilirler, kendi zarar verici davranışları ile ilgili vicdan azabı ve pişmanlık duymayabilirler. Bunların dışında ilgi çekmek için de bu davranışları sergiliyor olabilirler. Bu durum fark edildiği andan itibaren bir uzmandan yardım alınmalıdır. Bu özellikler kemikleşmeden müdahale etmek etkili olacaktır.

- Şiddete maruz kalmış bir kadına psikolojik destek verdiniz mi? Verdiyseniz tecrübelerinizi paylaşır mısınız?

Yazının devamı...

Sınav Kaygısı

25 Mayıs 2018

Üniversiteye giriş sınavının yaklaştığı şu dönemde gittikçe tırmanan bir duygu sınav kaygısı. Belki de çoğunun hayatlarındaki en büyük basamak olarak gördükleri bu sınav, onlara yeni bir hayatın ve geleceğin kapısını aralayacak. Önlerinde tek bir sınav var ve bu sınavın sonuçları onları hedeflerine, hayallerine ulaştıracak.

Peki, gerçekten öyle mi ya da bu bizim sınava yüklediğimiz anlam mı?

Eğitim sistemine baktığımızda elbette ki önemsenmeyecek bir sınav olduğunu söylememiz sadece bir kandırmacadan ibaret olur. Bireylerin ileride istedikleri meslekleri yapmaları ve mutlu olmaları sadece bu sınava bağlanıyor. Peki ya bazı düşünceleri, alternatifleri gözden kaçırıyor olabilir miyiz?

Kaygı, aslında hayatımız için oldukça koruyucu ve gerekli bir duygu. Hiç kaygılanmadığımızı düşünelim. Gelecekle ilgili hiçbir kaygımız olmadığını… Kaygı olmasa hayatla ilgili hedef ve amaçlarımız için gerekli motivasyonu sağlayabilir miydik? Her duygu gibi kaygının da hiç olmamasını istemeyiz. Kaygı, hüzün, öfke, korku gibi duygular zararlı gibi gözükse de hepsine belli ölçüde ihtiyacımız var. Bu duyguları dengede- ortalama bir düzeyde tutmak bizim için en ideali. Hiçliği ya da çok fazla olması bizim için sıkıntı yaratan durumları ortaya çıkarır. O halde istediğimiz şey kaygımızı, sınav kaygımızı yok etmek değil; dengede tutmak ve kontrol altına almak. Dolayısıyla he zaman sınavda ve hayatta daha başarılı olan kişilerin daha zeki ya da sınavdan yüksek puan almış kişiler olmasını bekleyemeyiz. Bu duygularını dengede tutan kişiler bilgilerini sınavda ve hayatta daha işlevsel olarak kullanabilirler. O halde sınav kaygımızı nasıl dengede tutarız bir bakalım.

Sınav Kaygısını Kontrol Altına Almak İçin Tavsiyeler:

1- Ders çalışma programınızı gözden geçirin.

Sınava az zaman kalması sebebiyle henüz bitmeyen ve eksik olan konularınız varsa onları bir an önce tamamlayın. Sonrasında kalan zamanınızda her gün deneme-çıkmış soruları çözerek, yapamadığınız soruları öğretmenlerinize sorarak ilerleyebilirsiniz. Bu dönemde deneme çözmek sınavı daha fazla deneyimlemenizi ve kaygınızı kontrol altına almanıza yardımcı olacaktır. Sınava son 2-3 gün kalaya kadar deneme çözmeye devam edebilirsiniz. Son 2-3 gün çalışmayı bırakın ve dinlenin.

2- Hedeflerinizi seçin ve alternatif hedefler belirleyin. Bu hedefler sınavlardan aldığınız puan performansı olarak size ne kadar yakın değerlendirin.

Yazının devamı...

Kallmann Sendromu

19 Nisan 2018

“Hiçbirinizin haberi yok! Ama zorlu bir gençliğim oldu benim. Ortaokulda arkadaşlarım hep dalga geçti; Çünkü sesim “kız” gibiydi. Erkek adamın sakalı gür olurdu; Benimse yüzüm tertemizdi. Hiçbir zaman bir bahar sabahı hava nasıl taze çiçek kokar bilmedim. Hiç bir kahve mis gibi kokmadı bana mesela… Neden mi? Çünkü koku alamıyorum ben. Bir kere bile deniz kokusunu içime çekemedim. Taze simidin kokusuna bir Karaköy kadar aşina değilim anlayacağınız. Ama en zor olanı neydi biliyor musunuz? Yalnızlık, tek başınalık… Hep gizlendim! Çünkü eksiktim ben!”

Kallmann Sendromu Konferansı tiyatrocu Köksal Ünlü’nün bu tiradı ile başladı. Evet bunlar kallmann sendromu olan birinin yaşadıkları ve hissettikleriydi. Bu cümleler konferansın başında aklıma kazınmıştı. O an düşünmeye başladım. En çok da koku almamanın nasıl bir şey olduğunu… Empati yapmaya, kallmann sendromlu birinin penceresinden bakmaya çalıştım. Bir çiçeğin kokusunu alamadığımı, denizin kokusunu içime çekemediğimi hayal ettim. Sevdiğimin kokusunun nasıl bir şey olduğunu bilmediğimi… Bunu düşünürken bile zorlandığımı fark ettim. Zordu sevdiğini koklayamamak; toprağın, çiçeğin, denizin kokusunu duyumsayamamak… Ama en zoru da belki bunu söyleyememek belli edememekti. Ben Kallmann’ım kitabının yazarı, kallmann ağı ve platformunun kurucu ve öncüsü Uygur Öztürk’ün koku almadığını gizlemeye çalıştığını anlattığını anımsıyorum. Ve üstelik tek gizlemeye çalıştığı da bu değildi.

Kallmann sendromlu kişiler ergenliğin uğramadığı, yaşıtları gelişip farklılaşırken kendilerinde fark edilir bir değişim gözlenmeyen bireylerdir. Kallmann sendromu doğuştan gelen, erkeklerde on binde bir, kadınlar da ise elli binde bir görülen, cinsiyetle ilgili hormonların salgılanmasıyla ilgili problemden kaynaklanan bir hastalık. Bu hastalık kişinin cinsiyet ile ilgili gelişiminin aksamasına sebep olurken bir yandan yukarıda bahsettiğim gibi koku almada da problemler görülüyor. Az koku alma(hiposmi) ya da hiç koku almama(anosmi) şeklinde eşlik eden bu problem bireyin hayatını olumsuz yönde etkiliyor. Yine hormonların kişinin gelişimini etkilediği bir diğer nokta erkeklerde cinsel organ-penisin küçüklüğü. Kallmann Sendromu Platformu bu konuyu da cesaretli bir şekilde dile getiriyor ve öne çıkarıyor. Bu yolda kullanılan cesur slogan ise şöyle:

Dayatılan ölçülere karşı özgürlüğü seç!

Çünkü #güçlükalmaniçinboyuönemsiz

Gelelim işin sosyolojik ve psikolojik boyutuna. Erkekliğin öneminin üstüne basa basa vurgulandığı bir ülkede yaşıyoruz bilindiği üzere. Sadece kadınların toplumsal baskılara maruz kaldığını düşünmemiz gerçek dışı olur. Erkeklere de biçilmiş toplumsal cinsiyet rolleri var elbette. Erkek her yönden güçlü olmalı, evine bakmalı, para kazanmalı, tüm maddi yükü üstüne almalı, korumalı, kollamalı… Bunun yanı sıra, ergenlikten itibaren arkadaş çevresinde cinsellikten bahsetmek ve bunu deneyimlemek hatta başarılı olmak zorunda olan, birlikte olma sayısına ve cinsel organının büyüklüğüne göre “erkek” sayılan, acımasızsa yaftalanan, dizilerde bile karşımıza çıkan bir takım “light erkek” gibi lakaplarla etiketlenen, hatta sakalı çıkmayınca, sesi kalınlaşmayınca, boyu uzamayınca “tüysüz, kız gibi çocuk, süt çocuğu” gibi nitelendirilen bir varlık erkek. Bu baskıların altında ezilmesi, kendini yetersiz hissetmesi, özgüveninin düşmesi beklenen bir durum hal böyle olunca. Bu kadarıyla da kalmıyor elbet… Yetişkinlik döneminde bireyin çeşitli komplekslerle tekrar karşısına çıkıyor. Uygur Öztürk bunu kendi ifadesiyle “eziklik psikolojisi” olarak adlandırıyor. Toplumun kalıplarına göre tam bir erkek olmadığını düşünen birey ileriki yaşantısında bir kadına karşı kendisini daima yetersiz ve aşağı hissediyor. Bunu yaşamamak için de çoğu zaman yalnızlığı tercih ediyor.

Burada anlatacağımız, insanlara göstereceğimiz ve fark etmelerini sağlayacağımız şey zihnimize işlenmiş toplumun bize dayattığı kalıpların bir insana bakışımızı etkilememesi gerektiği belkide… Kalıpların dışına çıkmak, bakış açımızı değiştirmek, anlamak, empati yapmak… Bir insanın hayattaki doyumu ya da karşısındaki insanla mutluluğu cinsel organının boyuna, sakalına, ne kadar gelişmiş ve erkeksi olduğuna bağlı olmamalı. Kaldı ki hormon ve koku tedavileriyle kallmann sendromu, bireyin hastalığını fark etmesinden ve tedavi olmaya başlamasından itibaren olumlu gidiş gösteriyor. Psikoterapi ile birlikte de kendisinde gelişen yetersizlik duyguları üzerine çalışılarak hayatını daha iyi bir şekilde sürdürmesi destekleniyor.

Bizim amacımız ise bu hastalığı, sendromu duyurmak. Neden diğerleri gibi gelişip büyüyemediğini düşünen bireylere kallmann sendromlu olabileceklerini fark ettirmek ve tedavilerine en erken zamanda başlamak. Doğuştan olmasına rağmen bilinmediği için çok geç konulan tanılar yerine, belki çocuğunun koku almadığını ya da az koku aldığını fark eden, bunun için çocuğuna gerekli testleri yaptıran bilinçli ebeveynler ile kallmann sendromunun erken fark edilmesini sağlamak. Erken fark etmek ve doğru tedavi kişilerin fiziksel, cinsel gelişimini destekliyor ve hatta ileride çocuk sahibi olmalarını da sağlayabiliyor.

Yazının devamı...

#BenceKadınOlmak

8 Mart 2018

Son yılların istatistiki verilerine bakıldığında Türkiye’de kadın olmak; Türkiye nüfusunun yarısını (%49,8) oluşturduğu halde erkeklerin istihdam oranının yarısından azına sahip olmaktır.

Kadının nüfusun yarısını temsil ettiği ülkemizde, TBMM’de milleti temsil etme sayısı 464 erkeğe karşılık sadece 75’tir.

Yine bildiğimiz gibi Türkiye’de kadın başbakan sayısı 1’i ve son 20-30 yıldır kurulan hükümetlere bakıldığında kadın bakan sayısı 3 ü geçmemiştir.

Kadının karar mekanizmalarındaki temsili bu şekildeyken bir de kadına şiddet rakamlarına göz atalım.

Son 1 yılda en az 409 kadın öldürülürken, yaklaşık 246 kadın cinsel şiddete uğramıştır. Bunun yanında 387 çocuk cinsel istismara uğramıştır.(Rakamlar yaklaşık rakamlardır. Farklı platformlarda rakamlar farklı olarak yansıtılmış olduğundan bir kesinlik içermemekle birlikte ortalama sayılardır.) Maalesef ki bu rakamlar her geçen yıl azalacağı halde gittikçe artmaktadır.

Ve son olarak Türkiye İstatistik Kurumu’nun yaptığı araştırmalara göre aile yapısını inceleyecek olursak; kadınlar yemek pişirme, bulaşık yıkama, çamaşır yıkama, ev temizliği ve ütü yapmak gibi sürekliliği olan ev işlerini yaparken, erkekler ise tamir, boya badana, fatura yatırma gibi süreklilik gerektirmeyen işleri yapmaktadırlar. Aynı zamanda Türkiye genelinde yemek yapma işini %91,2 oranında kadınlar yaparken, erkeklerin yemek yapma oranı %8,8 olmuştur.

Bu rakamlarla gerçeği biraz daha açık ve çarpıcı bir şekilde yüze vurmak ve hatırlatmak istedim. Bir şeyi ne kadar iyi bilir ve tanırsak değiştirme ihtimalimiz ve umudumuz daha da artar diye düşünüyorum. Bu rakamlar cinsiyet eşitsizliği ya da ataerkil toplum yapısının ve toplumsal cinsiyetin getirileri olarak yorumlanabilir. Bir insan olarak bu tabloya bakmakla bir psikolog olarak bu tabloya bakmak arasında bir fark yok aslında. O yüzden belki de kadın olmanın ıstırabını nasıl dile getireceğim konusunda uzun süre kendimle savaştım ancak sonra sayıların bu durumu anlatmadaki en doğru ve gerçekçi yol olduğunu düşündüm.

Rakamlara ek ve son olarak söylemek istediğim ise “kadın olmak” toplumun ona çizdiği rolleri benimsemek zorunda olmakla birlikte sadece insan olmanın gerektirdikleriyle; özgür olarak, ayakları üzerinde durarak, kendi maddi-manevi ihtiyaçlarını karşılayarak, kimseye muhtaç olmayarak, kendi kariyerine geleceğine karar vererek ve inşa ederek, kendini gerçekleştirerek var olmak demek. Kadın demek anne demek, eş demek, abla demek, sevgili demek… Kadın cennet demek…Şefkat demek…Ama siz kadın olmayı baştan çıkaran, cehenneme gönderen, teşvik eden, tahrik eden olarak görmeye devam etmek istiyorsanız bu rakamlar hiçbir zaman olumlu yönde değişmeyecek.

Yazının devamı...

Çocuğun Gelişiminde Dikkat Edilmesi Gereken Nokta: Sevgi

19 Şubat 2018

-Hocam benim kızım konuşamıyor ve kendini ifade edemiyor. Her yeri dağıtıyor, ne desem anlamıyor. Bağırıyorum, çağırıyorum, vuruyorum, dövüyorum yine de anlamıyor. Sizce neden anlamıyor? Ben daha ne yapayım ?

Bu soruyu duyduğumu o kadar net hatırlıyorum ki... Duyduğumda bir süre algılayamadığımı, yanlış duymuş olabileceğimi düşündüğümü ve oldukça şaşırdığımı hatırlıyorum. Son derece kendinden emin, yaptığının doğruluğundan en ufak bir şüphesi yok annenin. Kaldı ki kendi annesinden aldığı tavsiyeler de bunu destekler nitelikte. Hiç aklımdan çıkmadığı haliyle şöyle anlatmaya devam ediyordu. Annem "İyice bir dövmüyorsun...Eline oklavayı al bakalım bir daha yapıyor mu?" dedi, diyordu.

Evettt gelelim esas meseleye... Aslında durum oldukça açık ve tam da gözümüzün önünde. Ancak anne bunu göremiyor. Çocuk 4 yaşında. Henüz algılayamıyor ve konuşamıyor... Evde ne yapsa bir engellenme, sert bir tepkiyle karşılaşıyor. Bir şey döküyor mesela, döktüğü için azar yiyiyor... Kağıda boya yapacakken masayı boyuyor hemen eline bir fiske...Tam bir şey söyleyecek, çok konuşma sus deniyor. Her girişiminde ve merak arzusunda engellenen çocuk algısını kapatıyor ve konuşmaya gereksinim ve istek duymuyor. Anne de gelip yahu bu çocuk neden konuşmuyor, anlamıyor, yaramazlık yapıyor diye soruyor. Çocuğunuzun anlamasına, duymasına, konuşmasına, merak etmesine, keşfetmesine izin vermezseniz bunları yapmasını nasıl bekleyebilirsiniz ki... Son derece şaşkınlık içerisinde anneye şu cevabı verdiğimi hatırlıyorum.

- Bir de bağırmadan, vurmadan deneyin!

İşin daha da ilginçleştiği nokta ise annenin benim söylediğim cümle ile birlikte bir aydınlanma yaşamasıydı. Sanki dünyanın en ilginç ve hiç duyulmadık bir şeyini söylemişim gibi çok haklı olduğumu, neden bunu daha önce düşünemediğini söyledi.

Neden mi düşünememişti? Çünkü genç yaşta mutsuz bir evlilik yapıp, evliliğini kurtarmak adına tek umut olarak çocuk yapmış, çocuk büyütmek bakmakla ilgili en ufak bilgiye sahip olmadığı gibi hem kendi büyütüldüğü şekliyle hem de bizzat kendi annesinin tavsiyelerini, kulaktan dolma -kızını dövmeyen dizini döver- cümlelerini çocuk büyütmekte kendine ilke edinmişti.

Şimdi biz burada en çok kime kızalım. Hiçbir şeyden haberi yokken evlenmiş, evliliğini kurtarmak için çocuk yapmış, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan anne babaya mı; yoksa çocuklarına yaramaz olmasın diye sevgi vermek yerine dayakla bir şeyleri öğreten, bunu bir eğitim biçimi olarak uygulayan ve tavsiye eden, çocuklarını okula göndermeyip, bir an önce sırf evde kalmasın diye evlendiren bu annenin ebeveynlerine mi?

Bilginin, olgunluğun, iyiliğin, öğrenmenin, farkına varmanın, bilinçlenmenin yaşı olduğunu düşünmüyorum. Bir çocuğun en önemli modeli, yol göstericisi anne babasından başka kim olabilir ki... Fark etmek, sonrasında öğrenmek için adım atmak, bu döngüyü bir yerde tersine çevirmek, zinciri kırmak en önemli mesele olsa gerek. O zincirin kırıldığı noktada değişim başlar. Ve bir sonraki nesli kurtarmış oluruz belki de... O sizin de içinde bir halka olduğunuz zinciri koparın, fark edin, değiştirin ve çocuklarınıza dayakla değil sevgiyle yaklaşmayı ilke edinin. Böylece sizden sonraki halkaların daha sağlam, isteyerek, kendiliğinden o zincire bağlandığını göreceksiniz.

Yazının devamı...