“Her çocuk doğal filozof”

22 Aralık 2018

“Çocuklar İçin Felsefe” atölyeleriyle yüzlerce çocuğu felsefeyle tanıştıran Ezgi Emel’le yeni çıkan kitapları ve felsefe hakkında konuştuk.

Ezgi Emel 28 yaşında bir felsefe öğretmeni. Robert Kolej’den mezun olup, Manchester Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldığı yıllarda, felsefeyi nasıl günlük hayata katabiliriz diye düşünürken, Philosopy for Children programıyla tanışmış. Bu programı Türkiye’ye getiren Emel, 5 yıl boyunca 6-14 yaş arası çocuklara “Çocuklar için Felsefe” atölyeleri düzenlemiş. Şimdilerde ise mezun olduğu okulda felsefe öğretmenliği yapıyor ve çocuk kitapları yazıyor. Hayalinin, düşünce eğitiminin tüm okullara yayılması olduğunu söyleyen Emel, “Çocuklara bir şey anlatmıyorum, sadece açık uçlu bir soru soruyorum ve sonra onu tartışıyoruz. Çocuklar zaten doğal birer filozof” diyor.

- Geçtiğimiz hafta İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan kitaplarınızdan bahseder misiniz?

“Neden Süper Kahraman Olamıyorum”, “Ben Yapamam Çekinirim”, “Bu Kural da Neymiş”, “Ben Tek, Siz Hepiniz” adında 4 kitaptan oluşan bir seri bu. Değerler eğitimini kapsıyor. Çocuklar büyürken, neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair geleneksel ahlaki süreçlerden geçiyorlar. Yalan söylemek kötü dediğinizde bu ahlaki değerin son kullanma tarihi çocuk büyüdükçe geçiyor. Ama neden kötü diye sorup, sorguladığınızda çocuk bunu daha çok içselleştiriyor ve kendi doğrularını buluyor.

Bu seride, 3-9 yaş arası çocuklar için, cesaret, özgüven, iş birliği ve kurallar gibi kavramları anlattığım hikayeler var. Her kitabın sonunda ucu açık yani cevabı olmayan sorular var. Çocukların aileleriyle tartışabilecekleri, fikir alışverişinde bulunabilecekleri bir ortam sunuyor.

Zekadan çok, zihinsel esneklik

- Bir çocuğa değer nasıl kazandırılır?

İlk olarak ailede kazandırılmaya başlanır. Her anne babanın değerleri farklı. İçsel olarak çocuğuna bunu öğretiyor. Yaş büyüdükçe değeri kalıcı hale getirmek önemli. Bu da ancak çocuğun neden bunu yapması ya da yapmaması gerektiğini anlamasıyla mümkün olur. O yüzden o değerlere sorgulayarak ulaşması ve kendi değerlerini bulması çok daha kıymetli. Her çocuk doğal filozof zaten. Kendi kendine düşünüyor, fikir yürütüyor, annem böyle dedi ama böyle de oluyormuş diyor. Çocuklar akıllılar ve akıl yürütmeyi severler. Bu yoldan geçip halen kalıyorsa bu gerçek değerdir.

Yazının devamı...

“Çocuklar da hayat gibi hep şimdiki zamanda”

1 Aralık 2018

Yıllardır sanatın pek çok alanında evlerimize konuk olan sevilen tiyatrocu Sevinç Erbulak ile anlatılıcığını üstlendiği yeni çocuk oyunu “Orman Lokantası”nı ve anneliği konuştuk.

İş Sanat‘ın hazırladığı müzikli masal serisi Evvel Zaman Dışından Masallar’ın ilk oyunu “Orman Lokantası” 9 Aralık Pazar günü çocukları eğlence dolu bir maceraya davet ediyor. Yekta Kopan’ın kaleme aldığı, Serdar Biliş’in yönetmenliğini üstlendiği oyun Sevinç Erbulak’ın anlatıcılığı ile renkleniyor. Erbulak ile “Orman Lokantası” oyunu için bir araya gelsek de çocuklar, hayaller ve yeni kitabı üzerine sıcak bir sohbet yaptık.

- İş Sanat’ta “Orman Lokantası” adlı bir çocuk oyunu sergiliyorsunuz. Siz bir anne olarak çocuklarımızın geleceği için nasıl hayaller düşlüyorsunuz?

Ben kızım Kavin olmadan önce, onunla ilgili çok hayal kurdum. Planladım, projelendirdim ama onların hiçbiri gerçek olmadı. Çünkü o, birey olarak geliyor zaten. Sen ne kadar romantik hayaller kurarsan kur, hayal gücün ne kadar sınırlı veya geniş olursa olsun o gerçekçi şato sana diyor ki; o öyle olmaz. Kavin’den sonra özellikle, akışta kalmayı daha çok seviyorum. Çünkü hayat aslında hiç öyle elle tutulabilir ve dizginlenebilir bir şey değil. Çocuklar da hayat gibi hep akışta, şimdiki zamanda. Yetişkinler ise geçmişte ya da gelecekte.

Tilda Swinton’a “Yeni bir projeye başlamadan önce rolünüze nasıl çalışıyorsunuz?” diye sormuşlar. Şöyle cevap vermiş; “Çocuk parkına giderek karar alıyorum. Oturuyorum, senaryoyu yanıma koyuyorum ve o sırada hiç okumuyorum, çocukların şimdiki zamanını değerlendirmesini gözlemliyorum, onların bir üzüntüden bir sevince, bir sevinçten bir başka sevince ne kadar hızlı geçebildiklerine bakıyorum. Sonra içimdeki hisse bakıyorum ve o projeye iyi gelip gelmeyeceğime karar veriyorum”

Son üç-beş senedir şimdiki zamanla daha çok ilgilenmeye çalışıyorum. Onun için Kavin’le ilgili düşlerim var ama Kavin benim o düşlerimin hiçbiriyle ilgilenmiyor. Mesela sahne insanı olmasını çok istedim ama hiç öyle bir yöne doğru gitmiyor. Sonra kendi kendime diyorum ki “Bir dakika, bu senin onun adına istediğin şey, esas önemli olan onun kendi adına neyi seçeceği.” O ne seçiyorsa ben onun zeminini ayarlamak, koşullarıyla ilgilenmek, gerçekçilik şatosunun kapılarını aralamak için çalışmalıyım.

- Yakın zamanda yeni kitabınız “Artıkaranmayanlar Gezegeni” çıktı. Yeni kitabınızın hayal gezegenine girerken nelerden beslendiniz?

Okumak ve yazmak benim için başka bir keyif. Beni baltalayan heyecanlarım var ve aceleci biriyim. Yazmak da bir şimdiki zaman eylemi olduğu için beni sakin tutuyor. Kitabı yazarken kaybetmekten beslendim galiba. Kayıplardan kast ettiğim şey de somut ya da soyut, değerli veya değersiz duygular ya da objeler. Dünya giderek daha vahşi, kaba, ırkçı, holigan bir yere doğru devşiriliyor. Tüm bunlar için mücadele eden devrimci, dönüştürücü ve şifacı ruhların olduğunu düşünüyorum. Ben de yazarak şifaya destek olmaya çalışıyorum. Benim tanıklık ettiğim, bizzat yaşadığım, birilerinin yaşamasını dönüştüremediğim, talihini değiştiremediğim bir sürü olay oldu kişisel küçücük dünyamda. Kitapta onları değiştirdim ben. Kötüleri yazdım, bizzat tanıdığım kötüler de var içinde, kötülüklerini tecrübe ettiğim. Onları hikâyelerin için hapsettim, oradan bir daha çıkamasınlar diye. O yüzden bu kitabın çok özel bir yeri oldu. Çok değiştim onu yazdığımdan beri.

Yazının devamı...

“Her 10 bebekten biri hayata erken başlıyor”

18 Kasım 2018

17 Kasım Dünya Prematüre Günü vesilesiyle, Türk Neonatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Esin Koç ile erken doğum hakkında bilinmesi gerekenleri konuştuk.

Her yıl dünyada 15 milyon, Türkiye’de ise 150 bin bebek prematüre doğuyor. Üstelik daha önce mümkün olmayan gebeliklerin, üreme teknikleriyle mümkün hale gelmesiyle, erken doğum sayısı her yıl artıyor. 17 Kasım Dünya Prematüre Günü’nde, farkındalık yaratmak amacıyla bir sergi açan Türk Neonatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Esin Koç, “Nutricia işbirliğinde hazırladığımız bu fotoğraf sergisinde, yaşama tutunma istekleriyle hayatta kalabilmiş ve hikayelerinin birçok anneye umut olabileceği çocuklarımıza yer verdik. Beslenmeden bakıma kadar gerekli tüm önlemler alındığı takdirde, prematüre doğan bebeklerin de sağlıklı bir biçimde gelişimlerini sürdüreceğini ebeveynlere anlatmak istiyoruz” diyor.

- Prematüre doğum ne anlama geliyor ve oranları nedir?

37’nci hafta tamamlanmadan gerçekleşen doğumlara “prematüre doğum” denir. Prematüre bebekler kendi içinde derecelendirilir; 28 haftadan erken doğanlara aşırı prematüre, 29-32 hafta arasında doğanlara çok prematüre ve 32-37 hafta arasında olanlara ise orta ya da geç prematüre bebek denir. Dünya Sağlık Örgütü’nün güncel verilerine göre prematüre doğum oranları tüm dünyada yüzde 5 ile yüzde 18 arasında değişiyor. Bu da dünyada ortalama her 10 bebekten birinin hayata erken başladığı anlamına geliyor. Ülkemizde bu rakam yüzde 12 civarında. Her yıl dünyada 15 milyon, Türkiye’de ise yaklaşık 150 bin bebeğin prematüre olarak doğduğunu düşünebiliriz.

“Bilimin Gücüyle, Gelecekleri Emin Ellerde” adlı fotoğraf sergisi, eş zamanlı olarak İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Marmara Üniversitesi Hastanesi, Liv Etiler Hastanesi ve Ankara Gazi Üniversitesi Hastanesi’nde.

- Erken doğum sayıları son yıllarda artıyor mu, yoksa bilinçlendirme çalışmaları ile azalıyor mu?

Prematüre doğumların sayısı dünya genelinde artıyor. Gelişen teknolojik olanaklar sayesinde yardımcı üreme teknikleriyle gerçekleşen gebeliklerin artması, daha önce çok mümkün olmayan kronik hastalıklı kadınların bebek sahibi olabilmesi ve kayıtların daha iyi tutulması gibi faktörler prematüre doğum oranlarının artmasının nedenlerinden diyebiliriz.

Yazının devamı...

İyi geceler meditasyonu

3 Kasım 2018

Çocuklara yönelik geliştirdiği “Kurbağa Metodu” ile Hollanda başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde dikkat eğitimleri veren terapist Eline Snel ile çocuklarımıza nasıl destek olabileceğimiz hakkında konuştuk.

Stres dolu yaşamlarımızda, çocuklarımız da en az bizler kadar gergin. Yapılan araştırmalar, duygu ve düşüncelerine dikkat verebilen, meditasyon yapan çocukların daha sakin olduğunu ve daha iyi öğrendiğini gösteriyor. Meditasyonun sadece bir araç olduğunu, günün her anında çocuklarımızla mindfulness (dikkat) egzersizleri yapabileceğimizi söyleyen Snel, “Bir Kurbağa Gibi Sakin ve Dikkatli” kitabında bahsettiği tekniklerden biri olan “İyi Uykular Meditasyonu” ile dünya üzerinde milyonlarca çocuğun kolayca uykuya geçtiğini söylüyor.

- Günümüzde neredeyse iki çocuktan birine hiperaktivite, dikkat eksikliği gibi teşhisler konuyor. Çocuklara kızmadan, eleştirmeden rahatlamaları için nasıl yardımcı olabiliriz?

Bence dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanısı konan her çocukta bu yok. Evet çocuklar 15 sene öncesine göre daha huzursuzlar ve bunu davranış olarak gösteriyorlar. Ama bunun ana sebeplerinden biri etrafta çok fazla uyaran olması. Ve artık neredeyse bu uyaranlara bağımlı hale geldiler. Çocuklar sıkıldıklarında, anneler/babalar ya da öğretmenler sıkılmamaları için sürekli bir şeyler veriyorlar. Oysa sıkılmaya izin verdiğimizde, ne yapmak istediklerini anlamaları için onlara fırsat vermiş oluyoruz. Ayrıca aşırı şekerli yiyecekler çocukların aktivitesini iyice artırıyor. Bu binlerce uyaranın azaltılması, çocuklarla gerçek ilişki kurmak ve her gün kaliteli vakit geçirmek, düzgün beslenme, önce kendimizin sakinleşmesi, daha sonra meditasyon gibi teknikler hem bize hem çocuklarımıza yardımcı olur.

- Anne/babalar sıkılmak için kendilerine fırsat veriyor mu?

Herkes her daim yoğun. Onların hayattaki ana örneği biziz ve devamlı bir işle meşgul olmayı kopyalıyorlar. Huzursuz çocukların davranışlarını değiştirmek istiyorsak önce kendimizle başlamalıyız. İnsanlar çocuklarıyla kahvaltı ederken, çocuklarıyla kahvaltı etmiyorlar, mesaj yazıyorlar. Mesela duş alırken de o günün programını düşünüyoruz. Ne hissettiğimizin ya da ne yaptığımızın farkında değiliz. Bu, çocuklarla olan ilişkimize de yansıyor.

- Bazen bizden bağımsız hızla akan dünyada, bu uyaranları azaltmak ne kadar mümkün?

Yazının devamı...

“Normal” Kime Göre? “Anormal” Neye Göre?

23 Ekim 2018

“Erişilebilirlik binalara ve kamusal alana olduğu kadar, hizmetlere erişimi de kapsayan çok boyutlu bir kavram. Bu nedenle erişilebilirlik tartışmaları mimari tasarım kadar, eğitim, sağlık, istihdam ve devlet hizmetlerine erişimi de kapsıyor. Ayrıca erişilebilirlik, dışlayıcı bakışlara maruz kalmadan görünür olma hakkını da içeriyor. Tüm bu farklı boyutlar birbirinden bağımsız değil; birbirini pekiştirir nitelikte. Örneğin, mekanın erişilemez olması, engelli kişinin evin özel alanına kapanmasına yol açtığı için, zamanla kişinin kamusal alanda, iş yerinde, konser salonunda, okulda görünür olmaması “NORMAL”, kişinin bu mekanlardan yararlanması, hatta yararlanmayı talep etmesi “ANORMAL” addedilebiliyor. Yeni “normal” kişinin eve kapanması olunca, mekanı ve hizmetleri erişilebilir kılmanın bir gereklilik olduğu düşüncesi kolaylıkla gündem dışı kalıyor. Oysa toplumsal hayata katılım, onu şekillendirme, orada görünür olma hakları temel vatandaşlık hakları. Dolayısıyla erişilebilirliği tartışmak vatandaş olmanın anlamını tartışmakla eşanlamlı. Sadece engelli bireyler açısından değil, herkes için…”

Koç Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Dikmen Bezmez’e ait bu sözler beni çok etkiledi. “Normal” dediğimiz kavram nedir? Kime göredir? “Anormal”lik neye göre belirlenir? Bugün normal olan, yarın anormal olabilir mi? Olabilirse neden tanımlar bu kadar keskin? İnsanlar neden bu tanımlar karşısında bu kadar acımasız? gibi pek çok soru canlandı kafamda. Ayrıca “erişmek” ve “var olmak” üzerine de çokça düşündüm. Örneğin gündelik yaşamınızda yaptığınız sıradan bir şeye erişemiyor olduğunuzu düşünün. Çünkü önünüzde çeşitli engeller var. O zaman kendinizi nasıl hissedersiniz? Varlığınızın ne kadar kabul gördüğünü düşünürsünüz? Erişme hakkınız elinizden alınarak engelleniyor olmak, kendinizi önem ve değer verilmeyen biri gibi hissettirir mi?

“Erişiyorsam Varım” Projesi

Tüm bunları bana geçen hafta katıldığım bir toplantıda konuşulanlar düşündürdü. İsveç Başkonsolosluğu, Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği (RUSİHAK) ve Engelli Kadın Derneği (ENGKAD) işbirliği ile yürütülen, engelli bireylerin binalar ve kamusal alana olduğu kadar toplumsal hayata katılımı konusunda da farkındalığı artırmayı amaçlayan “Erişiyorsam Varım” projesi Koç Üniversitesi Rumeli Feneri Kampüsü’nde 24 Ekim’de başlıyor. İsveç ve Türkiye’den engelli bireylerin hayatlarını konu alan 22 portreden oluşan fotoğraf sergisi ile başlayacak etkinlikte, atölyeler, seminerler ve film gösterimleri olacak. Proje 3 Aralık 2018 Dünya Engelliler Günü’nde Sevgi Gönül Kültür Merkezi’nde düzenlenecek “Farklı Bedenlerle Dans” gösterisi ile sona erecek. Herkesin katılımına açık olan proje ile ilgili ayrıntılı bilgi ve etkinliklere kayıt için erisiyorsamvarim.ku.edu.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

İsveç ve Türkiye farkı…

Toplantıda dikkatimi çeken başka bir konu ise proje eş koordinatörü İdil Seda Ak’ın söyledikleri oldu. İsveç ve Türkiye’de engelli hareketi aynı amaçla 1960’lı yıllarda başlamış ama daha sonra yapılan düzenlemeler ve uygulamalarla çok farklılaşmış. İsveç, engelli bireylerin bağımsız yaşama hakkına önem vererek, kişinin birey olarak toplumda var olabilmesi için uygulamalar geliştirmiş. Türkiye’de ise daha çok engelli kişiye bakım hizmeti ve ailesine yardım odaklı çalışmalar yapılmış. Yani biz engelli bireyi toplumsal hayata katmaktan çok, ailesine para verelim, o da evde baksın mantığındayız.

“Engelli” kime denir?

Dünya Engelliler Günü yaklaşırken, yine pek çok etkinlik yapılacak, toplumsal farkındalık arttırılmaya çalışılacak. Fakat bence önce zihinlerimizdeki “engelli” kavramını yeniden yazmalıyız. Çünkü eminim pek çoğumuz doğru bilmiyoruz. Hollanda Anayasası’na göre, engellinin tanımının, toplum içinde beklenen işlevleri yerine getiremeyen kişiye dendiğini biliyor muydunuz? Böyle bakınca ne kadar geniş bir kavram değil mi? Örneğin ruh sağlığı ile ilgili sorun yaşayan insanlar da engelli sayılıyormuş. Ya da kalp krizi geçiren insanlar 2 yıl engelli olarak nitelendiriliyormuş. Ben bilmiyordum açıkçası.

Yazının devamı...

100 çocuktan 43’ü online zorbalığa uğruyor

20 Ekim 2018

Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Siber zorbalığa karşı toplumsal olarak sürdürülebilir bir kampanya başlatmalıyız. Şimdi başlayacak bir kampanyanın meyvelerini 20 yıl sonra alabiliriz” diyor.

Günümüzde gençler günlerinin çoğunu internette geçiriyor. Şiddet, pornografi ve siber zorbalık gibi negatif durumlara maruz kalıyor. Bu durum zihinsel gelişimlerini etkilediği gibi ruh sağlıklarını da ciddi oranda bozuyor. Dünya verilerine göre, gençlerin yüzde 43’ü en az bir kez online zorbalığa uğruyor. Sanal kumar oynama yaşı 14’e indi. Geçtiğimiz yıl 100’den fazla çocuk, internet oyunları yüzünden intihar etti. Bağımlılık konusunda uzman, psikiyatrist, Prof. Dr. Nesrin Dilbaz ile bu korkutucu tabloya karşı, çocuklarımızı zorbalıktan nasıl koruruz ve kendilerini korumayı nasıl öğretiriz hakkında konuştuk.

- Çocuklar arasında zorbalık neden bu kadar arttı?

Günümüz ebeveynleri çocukları için dünyaları verecek psikolojide. Daha başları ağrımadan ağrı kesici veriyor, sürekli anlamsız övgüler sarf ediyorlar. Dünyanın merkezinde sadece kendi çocukları var. Teknoloji de devreye girince, çocuklar bu gerçekliğe inanmaya başladı. Çok fazla bireyseller, hiç empati kuramıyorlar. Bunun sonucu olarak da bir araya geldiklerinde takım olamıyorlar. Çünkü kimseyi beğenmiyorlar, hep bir yetersizlik duygusu var. Bugün her 10 çocuk veya ergenden biri ruhsal hastalık tanısı alıyor. Bu da neredeyse her sınıfta 2-3 çocuk anlamına geliyor.

Zorbalık ise her zaman vardı. Çünkü bu hayatın bir dönemi. Ama bizim zamanımızda, zorbalık yapana karşı birlik olurduk. Kendi içimizde sağlıklı bir dinamik kurulurdu. Şimdi bireysellik ön planda olduğu için bu yok. Üstüne bir de normal şartlarda yapamayacağı zorbalığı, internet üzerinden korkusuzca yapabildiği için zorbalık vakaları inanılmaz artırdı. Özellikle hem cinsler arasında zorbalık çok fazla. Kızlar kızlara bedensel özellikleri hakkında çok fazla zorbalık yapıyor. Erkekler de hem cinslerine cinsiyet özellikleriyle ilgili aşağılama ve zorbalıkta bulunuyor. Sanal ortamda bunları yapması çok daha kolay geliyor. İstediğini söyleyebiliyor ve aynı anda çok büyük bir kitleye duyurabiliyor.

- Zorbalığı yapan ve zorbalığa uğrayan çocuk profilleri nasıl oluyor?

Zorbalığı yapan çocuklar genelde ya tek ya da ilk çocuk oluyor. Fiziksel ya da psikolojik şiddetin olduğu aileler bunlar. Ekonomik sınıf fark etmeksizin, ebeveynlerin birbirini aşağıladığı, güçlü olmanın kazandığı, karşı tarafı ezerek var olmak gerektiği öngörüsüyle büyüyen çocuklar. Mesela evde baba sürekli anneyi suçluyor. Çocuk bunu modelliyor. Zorbalık yapan çocuklarla konuşurken, hep karşı tarafın hak ettiğini söylerler. Kendi hatalarını dahi, başkalarına yüklerler. Zorbalığa uğrayanlar ise daha çok kendi halinde, çok sosyal olmayan, sivrilmemiş, derslerinde başarılı ve sesini çıkaramayacak gençler arasından seçiliyor. Zorbalığa uğrayan çocuklar o kadar ciddi travma yaşıyor ki, depresyon, yeme bozuklukları gibi bir sürü rahatsızlık çıkıyor.

Yazının devamı...

Siz Hangi Çeşit Bağlananlardansınız?

12 Ekim 2018

Bağlanma kavramı son yıllarda çok popüler oldu. Çevremde hemen herkesin, doğru ya da eksik, bağlanma kuramına karşı bir fikri var diyebilirim.

Bebeğin, bakım verenle (çoğunlukla anne oluyor) kurduğu ilişkinin kalitesi, yaşam boyu kuracağı ilişkilerin kalitesini belirliyor! Bu bilgiyi ilk öğrendiğimde, omuzlarımda hissettiğim yük bir ton daha artmıştı. “Evet yine her şeyi annelerin üstüne yıkan, mükemmel olmak zorunda oldukları hissini perçinleyen, suçluluk duygularını katlayan bir bakış açısı” diye düşünmüştüm. Öyle ya, bebekken annemle kurduğum ilişkinin mahkumu olmak zorunda mıyım yani? Hayatım boyunca yaptığım ya da yapacağım şeylerin hiç mi önemi yok? Yıllar içinde hem kişisel merakım, hem psikoloji öğrenciliğim nedeniyle bağlanma kuramı hakkında çok okudum. Fakat işin teknik kısmını bilmek, her zaman hayata geçirebilmek anlamına gelmiyor.

Ebeveynimle bağlanmamın kölesi değilim!

Geçen yıl Nilüfer Devecigil’in “Işığın Yolu” kitabını okuduktan sonra kafamda bazı şeyler netleşmeye başlamıştı. Üzerine geçen hafta gittiğim “Bağlanma Eğitimi” eklenince, sanki bulutlar aralandı ve ışığı görmeye başladım. İyi haberi hemen vereyim; evet ebeveynlerimizle bağlanma stillerimiz, yaşam boyu kendimizle ilgili algımızda, seçimlerimizde, iş ve aile hayatımızda önemli rol oynuyor. Fakat bunun kölesi değiliz. Bağlanma sistemimizin farkında olarak, biyolojik yapımızda güvenli bağlanma potansiyeli olduğunu bilerek ve iyileşme sürecinin tek başına değil, ilişkilerin içinde karşılıklı olduğunu bilerek işe başlayabilirim.

Bağlanma nedir?

Bağlanma teorisinin kurucusu John Bowlby. Bağlanma stillerini ilk olarak keşfeden ise Mary Ainsworth. Kavramın ortaya çıkışı 1950’ler ama popüler hale gelişi çok daha yakın bir geçmişe dayanıyor.

Özetle, bebeğin hayatın ilk yılında, bakım verenle (anne veya bir başkası) kurduğu ilişki diyebiliriz. Bebeğin ihtiyaçlarının bakım veren tarafından karşılanması, göz teması, dokunulmak, yumuşak ses tonu, sevgi ve şefkat görebilmesi. Ve kritik olan tüm bunların zorla değil, doğal akışında, dengeli ve sürekli olması. İşte bu ilişkinin şekli, bizim hayatımız boyunca kuracağımız ilişkilere dahi yansıyacak bağlanma stilimizi biçimlendiriyor.

Sonraki yıllarda, çocukların ebeveynlerine bağlanma biçimiyle, yetişkinlerin partnerlerine bağlanma biçimlerinin benzerlik taşıdığı keşfedilmiş. Ve bunun üzerine yapılan pek çok araştırma ile de

Yazının devamı...

Çocuğa hayatı anlatabilen kitap, doğru kitaptır

6 Ekim 2018

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necdet Neydim, “Çocukla kitap üzerinden iletişim kurabiliyorsak, o kitap nitelikli kitaptır” diyor.

Bilgiye her an, her yerden ve sınırsızca ulaştığımız bir çağın içinde yaşıyoruz. Anne babaların kafası çok karışık. Nasıl iyi bir ebeveyn olmalıyım, hangi gıdayı yedirmeliyim, sütün fazla olması için ne yapmalıyım, doğru okulu nasıl seçeceğim, ne zaman televizyon izletmeliyim gibi yüzlerce sorunun, yüzlerce cevabı var etrafta. Bu sorulardan biri de “Çocuğuma kitap okuma alışkanlığını nasıl kazandırırım?” ve “Hangi kitapları okumalıyım?” Çocuk ve kitap konusunu İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi akademisyen, çevirmen ve yazar Doç. Dr. Necdet Neydim’le konuştuk.

- Çocuk kitabı seçerken nelere dikkat etmeliyiz?

Öncelikle çocuğun yaşına ve gerçekliğine uygun içerikli kitapları seçmek önemli. Bir kitabın okunabilirliğini belirleyen en önemli özellik, resim-metin bağlamının dengeli ve yaratıcılığı güçlendirici olmasıdır. Resimli kitaplarda, illüstrasyon, anlatılan öykünün görsel olarak yansımasıdır. Kitabı elinize aldığınızda sadece resimlere bakarak bir metin oluşturabiliyorsanız, o kitap görsellik ve estetik açıdan çocuğa uygundur. Çünkü çocuk görselliğe bakarak kendi kafasında metin oluşturur. Kitabın metinsel ve görsel öyküsü üzerinden çocuğumuzla sohbet edebiliyorsak, o dünyada kendini nasıl tanımladığını, kaygılarını ve korkularını bize anlatabiliyorsa o kitap nitelikli bir kitaptır. Kitap hiçbir zaman öğretmen olmamalıdır.

- Hiç yazı olmayan kitaplar var?

Okul öncesi çocuğun en çok okuması gereken kitaplar bunlardır. Öyküyü resimle anlatabiliriz. Ya da tek kelime bize yol gösterebilir. Hayal dünyamızı geliştirir. Bu görsellikle çocuk kendisini ifade edebilir, iç dünyasına dair ipuçları alabilirsiniz. Çocuğun sadece tüketeceği metinler zaman geçirmeye yarar.

- Peki 6 yaştan sonra?

Yazının devamı...