SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Hep aynı korku filmi

“Kadınların doğumdan ölüme kadar şiddet ve ayrımcılığa maruz kaldığı maalesef acı bir gerçektir. (...) Bizim bu açıklamayı yaptığımız anda bile dünyanın her yerinde binlerce kadın eşlerinden, babalarından dayak yiyor, hakarete maruz kalıyor, tecavüze uğruyor, hatta öldürülüyorlar. (...) Her üç kadından biri dövülüyor, cinsel ilişkiye zorlanıyor ya da taciz ediliyor. Kadın cinayet kurbanlarının yüzde 70’i erkek partnerleri tarafından öldürülüyor...”

Alıntı yaptığım bu metin, 2008 yılında şiddet gördüğü için boşanmak istediği kocası tarafından sokak ortasında öldürülen Fatma Babatlı’nın ardından yazılmıştı. 35 yaşında ve yedi çocuk annesiydi Fatma Babatlı, kocası Süleyman Babatlı hakkında neye yaradığı bilinemeyen bir evden uzaklaştırma kararı vardı. Bütün haberlerde altı çizildiği gibi “psikolojik sorunları vardı”. Bunu yazan arkadaşlara hep sormak istemişimdir: On yedi yaşında evlendirilip on sekiz yıl dayak yedikten sonra canına tak edip ayrılmak isteyen bir kadının değil de onu kurşunlayan kocanın “psikolojik sorunlarından” söz ederken hiç elleri titremez mi? Nasıl bir ezberdir bu?

Fatma Babatlı’nın annesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar taşıdı olayı, AİHM Babatlı’nın “yeterince korunmadığına hükmetti”, kararda “kocanın tekrarlanan saldırı ve ölüm tehditlerine karşı göz yumulduğu” ifade edildi. Giden çoktan gitmişti.

Tekrar baştaki metne dönersek, MAZLUMDER Diyarbakır Şube Üyesi Av. Müzeyyen Boylu’nun imzası var altında. Hayatı boyunca eziyet görmüş ve sonunda kadın cinayet kurbanlarının yüzde 70’i gibi hayatına “erkek partneri” tarafından son verilmiş hemcinsi için adalet talep ediyor. Bir avukat olarak mevcut yasaların yetersizliğinden, siyasi iktidarın ve sivil toplum örgütlerinin üzerine düşenlerden, kadınların kendi doğal hakları konusunda bilinçlenip güçlü bir tutum sergilemesinin gerekliliğinden söz ediyor. Devletin şiddete uğrayan kadınların can güvenliğini sağlayabilmesi için alınması gereken tedbirlerden...

Aradan on bir yıl geçti ve Av. Müzeyyen Boylu, bir buçuk yıldır boşanma aşamasında olduğu kocası tarafından güpegündüz, sokak ortasında, çocuklarının gözü önünde on dört kurşunla öldürüldü. Katili Mesut Issı doktordu. Diyarbakır Barosu’ndan yapılan açıklamaya göre, daha önce de iki kere karısının hayatına kastetmiş, Av. Müzeyyen Boylu koruma kararı aldırmıştı.

Kadın dernekleri şimdi Müzeyyen Boylu için adalet istiyor. Biz de sürekli aynı korku filmini izliyoruz. Olay örgüsü bile aynı: Tehdit - öldürmeye teşebbüs - koruma kararı - cinayet. Bir sonuç çıkarmak için kaç kez izlemeliyiz?

Koruma kararları bir işe yaramıyor, uzaklaştırmalar kâğıt üstünde kalıyor, ne eğitim işe yarıyor ne tek başına kadının kendi hakları konusunda bilinçlenmesi. Öyle olsa Müzeyyen Boylu aramızda olurdu.

Daha köklü bir değişiklik gerekiyor, daha temelden. Hâkimlerin kadın katillerini “Hoş geldin, geçmiş olsun” diye karşılamadığı, kimsenin “gözü dönen” kocanın halinden anlamadığı, kadın cinayetlerinde gerekçe aranmayan bir düzen. Tarihin bu şekilde tekerrür edip durmasına başka türlü engel olamayız.

Yazının devamı...

İzlandalı Hatari ve delikanlılık

Eurovision epeydir bizim için ailece bir cumartesi akşamını ekran başında geçirip heyecanlanma umutlanma hüsrana uğrama ya da sevinme vesilesi değil. İçinde olmadığımız için neredeyse gelip geçtiğini bile fark etmiyoruz.

Bu sefer öyle olmadı ama. Bu sefer İsrail’de yapılan Eurovision Şarkı Yarışması Finali, bir Madonna’nın sahne şovu ve şok edici bir gelişme olan “yaşlanması” ile bir de yarışmada İzlanda’yı temsil eden Hatari grubunun puanlar verilirken açtığı Filistin bayraklı atkılarla bütün hafta sonuna damgasını vurdu.

Madonna konusunda denecek fazla bir şey yok, yirmi yaşındaki kadar çevik değil diye evde oturup torunlarına patik örmesini beklemiyorsunuz herhalde. Madonna her daim Madonna, yeni albümü “Madame X”in turnesiyle dünyayı gezmeye hazırlanıyor ve dua edin hepimizin altmışları onunki gibi olsun. Yetti bu “Aman Allahım o da yaşlanmış, ortalarda dolaşmayaydı da görmez olaydık bu halini” temalı yaş faşizmi.

Bu arada Madonna’nın da sahneye el ele çıkan dansçılarının birinin kostümünün arkasında Filistin, diğerininkinde İsrail bayrağı yer aldığını belirtelim. Mesajını vermekten de geri durmadı yani.

İzlandalı Hatari grubunun tavrı ise daha belirgindi. Dolayısıyla aldıkları tepkiler de bununla doğru orantılı oldu. Kimse sahneye çıkıp Madonna’nın dansçılarını alaşağı etmeye kalkışmadı ama Hatari üyelerinin elindeki bayraklı atkılar yetkilileri alarma geçirdi. Fakat gayet barışçıl bir protesto eylemi yapılmış, mesaj verilmiş, bütün dünya da bunu görmüş oldu.

Sosyal medyada şu sıra “adamsınız, adam” tarzı Hatari’yi bağra basma faaliyetleri sürmekte. En çok da kendilerinin küpeli, dövmeli, zincirli, bol makyajlı imajlarına dikkat çekilerek yapılıyor övgüler. “Değişik görünümlü insanlar” diye başlayıp söze, cesaretle eş değer kabul edilen “erkeklik”le bağlıyoruz cümlemizi.

Hani “demek ki görüntüyle yürek aynı şey demek değilmiş”, buna aymaktayız hep birlikte. Müslüman bir ülkede konser verecek olsa en hafif tabirle “tepki toplayacağına” inandığımız müzisyenlerin “bu görüntüleriyle” ve birer “gayrimüslim”, birer “eloğlu” olarak Filistin’le dayanışmasına nerelerden tutup şaşıracağımızı bilemiyoruz. Bunu İslam sempatisine mi yormalıyız, ne yapmalıyız, içlerinde gizli birer Yusuf İslam mı var? Nedir yani bu “cesaretin” dayanağı? Bir bulsak rahatlayacağız.

Bir önerim var: İnsanlığı denesek nasıl olur acaba? Yani hayret ki ne hayret, dünyada ucu kendilerine hiç mi hiç dokunmayan konularda hassasiyet sahibi olan, ezilen insanların haklarını “senden mi benden mi” diye bakmaksızın savunan birileri var. Önemsemiyorlar hangi dinden, hangi ırktan, kimlere karşı, dünyanın hangi kendisinden uzak, ücra köşesinde yaşanıyor o haksızlık, yürekleri o insanlar için de atabiliyor. “Bana ne, ben Müslüman mıyım, Arap mıyım, beni ne ilgilendirir” demiyorlar.

Pek kıymetli “delikanlılık”, “adamlık” edebiyatımızı biraz bunun üzerine kurmayı deneyelim, fırsat bu fırsat. Bir haksızlığa ses çıkarmak için ucunun gelip kendine dayanmasını bekleyen kişi değildir, “delikanlı”. Ya da “adam”, nasıl derseniz deyin.

Bir dahaki sefere “değişik görünümlü”, “farklı dinden”, “falanca mezhepten”, “başka milletten” diye birine sırtınızı dönerken aklınızda olsun.

Yazının devamı...

Sanatla dolu bir ömre saygı duruşu

Sanırım artık Hümeyra sevenler olarak şunu kabul etmemiz gerekiyor: Çok büyük bir mucize olmadıkça (o da nedir bilmiyorum) onu şarkı söylerken izleyemeyeceğiz artık. Kapatmış o defteri ve bundan mutsuz da değil. Belli ki yetmiş ona, birçok ilke imza attığı, şana şöhrete doyduğu müzik yılları.

Bize yetmemişse de elimizde plaklar var, kayıtlar var, “Sessiz Gemi”yi döne döne dinlemekle yetinmeyip araştırırsak keşfedeceğimiz bir dolu şarkısı olduğuna eminim. Zamanında kadri kıymeti az bilinen “Benim Şarkılarım” albümü plak olarak yayınlandı, ondan ve tabii şahane “Beyhude”den başlamanızı öneririm kazıya.

Galiba öyle uzayıp giden 180 dakikadan 58 bölümlük bir dizide izlememiz de çok mümkün olmayacak kendisini. Yorulmuş, sıkılmış, bezmiş görünüyor. Umudumuz dijital platformlarda tabii. Mesela ben “Şahsiyet”te ikisinin alıp götürdüğü bölümü izlediğimden beri Haluk Bilginer ile Hümeyra’yı birlikte izleyeceğimiz yeni bir işin hayalini kurmaktayım. Oyunculuk deyiniz, yıldız ışığı deyiniz, karizma deyiniz, böyle bir şey. Seyirciye armağan gibi bir bölümdü, neden yine olmasın?

Peki, müzik yok, dizi yok, yıllarını geçirdiği tiyatro sahnesi yok, ne yapacağız? Tabii ki Çağan Irmak gibi onun kıymetini bilecek bir sinema yönetmeninin daha çıkmasını bekleyeceğiz ve bu sırada sergi salonlarına gideceğiz! Çünkü Hümeyra en az üç (arada açtığı butikleri, restoranları, kulüpleri saymazsak) insana yetecek farklı yetenekleri bünyesinde buluşturduğu için, şunun şurasında üç beş sene önce bizzat bana söylemiş olduğu hayatını sadece resim yaparak geçirme hayalini hayata geçirmiş durumda.

“Bu yaştan sonra”cılar bu bölüm sizin için. Hümeyra altmış yaşından sonra yeni bir kulvar açtı hayatında. Hobi olarak falan da değil üstelik yaptığı her iş gibi gayet ciddiye alarak. Evet, eline fırçayı ilk kez almış değil, genç kızlığında akademi hayali kurmuşluğu, Londra’da grafik eğitimi almışlığı var. Hatta bilinen bir hikâyedir, Melodi Plak’ta plak kapağı çizerken mırıldandığı şarkıyla müzikal yeteneğinin “keşfedildiği”.

Hayat ona her daim başka sürprizler hazırladığı ya da onda sürprizler bitmediği için, resme sıra ancak gelmiş. Hümeyra’nın azmi ve becerisi malum da, yine de “Yalan Dünya” defterini kapattıktan sonra her gün koşa koşa gittiği Orhan Taylan’ın atölyesinden bir yıl arayla ikinci sergisini açacak bir ressam çıkacağını kimse tahmin edemezdi herhalde.

Lakin çıktı. Gene kadın portreleri var tuvallerde. Hüzünlü kadınlar, mutlu kadınlar, muzip kadınlar, çiçekli kadınlar, kafasına, omuzuna kuş konmuş kadınlar... Hümeyra’nın hayatına değmiş, karşısına çıkmış, kimi dostu olmuş, kimi sadece ilham verip geçmiş kadınlar.

Sergi bu kez sanatçının doğduğu şehirde; Ankara’da açıldı, Armoni Sanat Galerisi’nde. 31 Mayıs’a kadar sürecek.

“Bu sergi, benim Ankara’ya saygı duruşumdur” diyor. Bana kalırsa sanatın her alanına usulca dokunmuş ve her birinin hakkını vermiş bir ömre saygı duruşu bu. Ve eminim ki Hümeyra’nın sürprizleri hiç bitmeyecek.

Yazının devamı...

Anneler her şeyden vazgeçmesin

Dün sosyal medyadaki anne paylaşımlarına baktım uzun uzun. Özel günler böyle geçiyor artık, Instagram’da. Bunun annesi hayatta ya da sağlıklı olmayan çocuklar, çocuğunu kaybetmiş anneler için nasıl bir üzüntü kaynağı olduğunu düşünmeyi
bir başka güne bırakalım, biz bugünün kutlamalarına dönelim.

Ne yapıyor insanlar, annelerinin en güzel fotoğraflarını paylaşıyorlar, onu onore etmek, güzel sözlerle anmak istiyorlar. Ama genel vurgu hep “cefakâr”lık hep “fedakârlık üstüne. Hayatta en kıymetlimiz olduğunu söylediğimiz annemizi tam da en mutlu etmek istediğimiz günde ona yakıştırdığımız sıfatlar bunlar. “Cefakâr anam, fedakâr anam”.

Annem ne harika bir hayat sürdü, gezdi, eğlendi, sefa sürdü, yok. Çok başarılı bir uçak mühendisiydi, üstün zekâlı bir fizikçiydi diye de övünmüyoruz annelerimizle pek. Onun takdir edilecek özellikleri hep bizim için yaptıkları. Bizim ve muhtemelen erkek olduğu için pek çok sorumluluktan azade olarak dünyaya gelen babamız için. Yoktan var eden, saçını süpürge eden, kahrımızı çeken, evi çekip çeviren, yemeyip yediren, giymeyip giydiren... Böyle bir şey anne. Hayata bunun için gelmiş adeta. Cefa çekip fedakârlık yapmak, kendi isteklerinden feragat etmek, bir de bütün bunlardan mutlu olmak için.

Sizce de bu işte bir terslik yok mu? Tabii ki bunların takdir edilmeyecek özellikler olduğunu iddia etmiyorum. Bencil olalım, bir tek kendimizi düşünelim değil, kastım. Üstelik annelik evet, bir takım fedakârlıklar isteyen bir şey. Babalık gibi aslında. Dünyaya kendisi bunu talep etmemiş bir canlı getirmeye karar veriyorsan elbette onun iyiliğini, sağlığını, eğitimini, geleceğini düşünmek zorundasın.

Ama bu anne dediğimiz varlık aynı zamanda bir insan ya, onun da kendine göre özlemleri, hayalleri, umutları var. Elbette çocuklarının mutluluğuyla mutlu olur ama onun da kendine ait sevinçleri var. Vardı, yani mutlaka anne olmadan önce. Hepimizin vardır ya. Neden çocuk doğurdu diye vazgeçmesi gereksin? Babalar geçiyor mu, onlardan bu bekleniyor mu? Anneninki de bir kere gelinen bir hayat değil mi?

Bir Anneler Günü’nün ardından, kendi doğurmuş olsun olmasın bir çocuğa emek veren bütün kadınları kutlarken demek istiyorum ki, kutsamamız gereken, kadınların çocukları uğruna kendilerinden vazgeçmeleri olmamalı. Zannedilenin ya da iddia edilenin aksine annelik değil, bir kadını bütünleyen şey. Tam tersi, kendi isteklerini gerçekleştiren; erkeklerle eşit eğitim ve çalışma şartlarına sahip olan, idealindeki mesleği yapan, zekâsının, yeteneklerinin, potansiyelinin hakkını vererek bir hayat kuran kadındır tam olan.

İstiyorsa bunlarla beraber bir de çocuk sahibi olmayı seçer, bu da varlığına anlam ve değer katan bir diğer unsur olarak hayatında yerini alır. “Benim annem bizim için her şeyden vazgeçti” övünülecek bir şey değildir. Siz de kalan bütün hayatınızı o vazgeçtiklerinin açtığı boşluğu, yarattığı mutsuzluğu telafi etmeye adasanız yetmez sonra.

Yazının devamı...

Bir olmazsan bir bir gidersin

Farklı yaş ve sınıflardan yedi kadın, görüp de görmezden, bilip de bilmezden gelinen bir sırrın etrafında toplanıyor. “Lal Hayal”de bütün bu kadınları başarıyla canlandıran Songül Öden’i izliyoruz

Zümrüt, 70 yaşlarında bir Nişantaşı hanımefendisi. Elit semtlerini istila eden ‘dışarlıklılar’dan şikâyetçi. Birini tanımak için ilk sorusu “Kimlerdensiniz?” Gözünün bebeği cerrah oğlu Cihan’ın parmağına yüzüğü takma “şans”ına erişen kadına; Lal’e de sorduğu gibi.

Safo, 16 yaşında bir hiphop’çı, Lal’in okul arkadaşı. Safire olan adını Safo yapmış. “Dans edersen seni öldürürüm” diyormuş abisi. Neyse ki askerde. Askerden dönünce evlendirecekmiş annesi Safo’yu. “Balkondan atlar öldürürüm kendimi” diyor, “erkek doğmak varmış”.

Elmas, Lal’in çocukluğundaki komşusu. Üst katta kıyamet koptuğunu duymuş da çıkmamış. Karı koca arasına girilir mi? Lal’in annesi, gözü hep mor gezermiş mahalledeki kadınların çoğu gibi. “Bacım” diyor, “buradaki kadınlar bilmiyor ki bir olmazsan bir bir gidersin”.

‘Erkektir, vurur’

Firuze, Sütlüceli bir kuaför. Hayırsız kocası Almanya’ya gitmiş, gidiş o gidiş. Çocuğuyla kalmış bir başına. Lal’in annesini genç kızlığından tanıyor. Gelin başını o taramış.

İnci, kadın doğum doktoru, Cihan’ın arkadaşı. Muayene ederken Lal’e tek bir tavsiyesi var: “Kariyeri her zaman yaparsın, bebek için vakit dar”.

Mercan Lal’in babaannesi, “Erkektir, vurur” diye görmüş kendi babasından, ses çıkarmayı öğrenmemiş.

Bir de Yeşim var, bir trafik kazasıyla giriyor Lal’in hayatına. Ve tabii Lal Hayal, bütün bu kadınların ortak noktası. Kim çocukluğuna tanık olmuş, kimi genç bir kadınken çıkmış karşısına. Hepsinde kadın olmaya dair farklı bilgiler, farklı ezberler.

Kadınlık ezberleri

Anlatıcısının adını taşıyan “Lal Hayal”, bütün bu kadınların kendi hikâyelerini anlatırken arka planda da yıllar öncesinden bir sırra dair ipuçları verdikleri bir oyun. Kimi zamanında susmuş şimdi konuşuyor, kimi bu coğrafya kadınlarının anneden kıza geçen makûs kaderini sürdüren yeni taşlar ekliyor Lal Hayal’i kuşatan duvara.

Projenin tasarımcısı ve Tuba Ünsal ile ortak yapımcısı Songül Öden, birlikte çalışmalar yaptığı mülteci kadınların hikâyelerinden yola çıkarak hayal etmiş bu oyunu. Yazar Sevilay Saral ile birlikte doğaçlamalar yaparak oluşturmuşlar metni. Yönetmenliği Ezel Akay ile Aysel Yıldırım, müziği Kardeş Türküler’den tanıdığımız Diler Özer, dekor ve kostüm tasarımını Naz Erayda üstlenmiş.

Songül Öden bu yedi; anlatıcı Lal Hayal ile birlikte sekiz kadında hayranlık uyandıran bir performans sergiliyor. Yetmiş yaşındaki Nişantaşılı Zümrüt’te de, helallik vermediği oğlunun arkasından ağıt yakan annede de, Almancı ailenin hiphop’çı kızında da aynı sahiciliği yakalıyor. Dolayısıyla, izlemesi çok keyifli. Fakat her kadın kendini hikâyesini anlatırken asıl takip etmemiz beklenen olaydan sapmalar oluyor ve seyirci için izlekleri yakalayıp Lal’in başına gelenleri anlamak pek kolay değil.

Neden su var?

Tek kişilik bir oyunun Uniq İstanbul’un görkemli sahnesini doldurması için tabii ki pek çok görsel desteğe ihtiyaç var, bir sinemacı olarak Ezel Akay’ın bu anlamda kimi parlak fikirleri olduğu kesin. Mesela dansçılar Buğra Büyükşimşek ve Hande Kazdal’ın fondaki perdede bir kâbus, Lal için bir “araf” atmosferi yaratan figürleri bu anlamda gayet başarılı. Önder Arık’ın ışık tasarımı da öyle. Diler Özer’in müziği, çok güzel bir sesi olan Songül Öden’in yeteneğiyle birleşince oyunun kuvvetli öğelerinden biri haline gelmiş.

Naz Erayda, her bir karaktere ait basit bir parça giysi ve ayakkabıyı sahnenin dört bir yanına dağıtmış, Songül Öden sırası gelen karakterin kostümünü üzerine geçiriveriyor, bu da karakter değişimlerini hızlı ve net kılıyor.

Öte yandan, neden orta yerde koca bir su birikintisi olduğunun, neden sürekli sulara gire çıka oynamak gerektiğinin “Çünkü sahnede fışkıran sular güzel görünüyor”dan başka bir cevabı varsa, ben bulamadım. Eli yüzü karalara boyanmış şekilde Lal’in etrafında dolaşan canavar - adamın işlevini de aynı şekilde.

Ama bizimki gibi bir coğrafyada kadın olmak ne demek konusunda söyleyecek pek çok sözü olan bir oyun, “Lal Hayal”. Songül Öden gibi çok iyi, belli ki bu işe çok inanıp kalbini koymuş bir oyuncuyla da izlemesi gayet keyifli hale geliyor.

LAL HAYAL

- Yazan: Sevilay Saral

- Yöneten: Ezel Akay, Aysel Yıldırım

- Oynayan: Songül Öden

- Dekor ve kostüm tasarımı: Naz Erayda

- Işık tasarımı: Önder Arık

- Müzik: Diler Özer l Koreografi: Dans Fabrika

- Dansçılar: Buğra Büyükşimşek, Hande Kazdal

- Proje tasarımı: Songül Öden

- Yapım: To Be House of Production / Yapımcılar: Tuba Ünsal, Songül Öden

Yazının devamı...

Gene taciz, gene aile

Daha bir hafta önce, çocuk istismarlarında ailenin rolüyle ilgili konuşmuştuk değil mi? Cezalar caydırıcı olabilir miydi, yoksa mesele ailede mi bitiyordu? Konu “çocuğa sahip çıkarak”, onu göz önünden ayırmayarak, kapı önüne bile çıkartmayarak çözülür müydü?

Bu sık sık karşımıza çıkan ve yaşanan örneklerle de kendisini çürüten bir argüman. Geçen hafta mesela, iki sene önce çocuk taciziyle suçlanıp serbest bırakılan bir adamın bunu tekrar edip yakalanmasıydı örnek. O süreçte ilk taciz ettiği çocuk kalp krizi geçirip ölmüş, bilinen iki çocuk daha kurbanları arasına katılmıştı. Kim bilir aralarda fark edilmeyen, dile getirilmeyen neler yaşandı.

Çünkü çok iyi bildiğimiz gibi, her çocuk başına geleni anlatma gücünü ve cesaretini bulamıyor. Daha kötüsü, anlattığında karşısında ona kayıtsız şartsız inanan bir anne baba bulamayabiliyor. Tabii en fenası da zaten tacizci ailenin içinden biri olabiliyor. Yine aslında biliyoruz ki bu olasılık hayli yüksek ve maalesef “Bizde ensest olmaz efendim, iftira atmayın milletimize” yaklaşımıyla çözülmek şöyle dursun, daha da kangren haline geliyor mesele.

Düşünün ki çocuklarımızı çaresiz bırakıp, “Öleyim de hepiniz kurtulun” diyecek hale getiriyoruz. Bu kan dondurucu cümleyi en son 12 yaşındayken Kuran kursunda aile dostları olan imamın tacizine uğrayan çocuktan duymuştuk. Bir türlü yerini bulmayan adalete isyan ediyordu. Şimdi de Adana’da 15 yaşındaki M.C. söylüyor aynısını.

M.C. tacize uğramış bir çocuk. Ve tacizcisi öz dayısı ile onun bir arkadaşı. Üstelik, yaşadıkları karşısında susmayıp kendisini hem ailesine hem okuldaki öğretmenlerine hem de şikâyet dilekçesi verdiği polise ifade etmeyi denemiş. Sonuç alamayınca da Taşköprü’nün üzerine çıkıp intihar etmeye karar vermiş. “Annem bana değil kardeşine inanıyor. Bütün mahalle istismara uğradığımı biliyor ve benimle dalga geçiyor. Ben ölürsem herkes kurtulur zaten” ağzından son çıkan cümleler bunlar.

Neyse ki kendisini nehre atan M.C. kayıkçılar tarafından kurtarıldı, güvenip açıldığı ama yeterli yardım göremediği öğretmeni olay yerine geldi, polis konuyla ilgili soruşturma başlattı. Ama ne kadar geç değil mi? Çocuklarımızı ölümden başka çare düşünemeyecek hale getirmeden onlara kulak vermemiz gerekiyor.

Özetle, aileye düşen bir sorumluluk elbette var ama bu çocuğu dizinin dibinden ayırtmamak değil, onun sözüne güvenmek. Ailenin adını kirletmeyeceğiz diye olan bitene göz kulak tıkamamak. Bizim “el âlem ne der”lerimizin, “duyulursa rezil oluruz”larımızın, çifte standartlı ahlak anlayışımızın bedelini çocuklar ödüyor. Hakkımız yok buna.

Yazının devamı...

İnsanlıktan sınıfta kaldığımızın videosu

Birine, bir partiye, bir siyasetçiye, bir ideolojiye kızgın mısınız? Ondan sıkı bir intikam almanın çok kolay bir yolu var. Çekim yapabilen bir cep telefonuna sahip olmanız yeterli. Tabii bir de vicdandan, utanma duygusundan yoksun olmanız. Sonra çok başarılı ve inandırıcı olmasına da gerek olmayan bir kurgu yaparsınız, bir video çeker internete yüklersiniz, olur biter.

Dün sosyal medyada cirit atmaya başlayan “mülteciye işkence” videosunu görmüş olmalısınız. Güya Afyon’da bir ev, iki tane ne idüğü belirsiz adam elinde kemerle Afgan mültecilere vuruyor, galiz küfürler ediyor ve zorla “Atatürk” dedirtiyor, elleriyle “Altı ok” yaptırıyor. Oluyor size nur topu gibi bir “CHP’liler mültecilere işkence ediyor” videosu. Bir sürü insan da buna inanıyor, CHP’ye veryansın ediyor.

Allah aşkına bir dakika düşünelim, bu adamlar gerçekten CHP’li olabilir mi? İnsan inandığı, sevdiği birini, diyelim bu örnekte Atatürk’ü bir işkence unsuru olarak kullanıp böyle beşinci sınıf bir korku filmi çekip piyasaya sürer mi?

Ama çok şükür artık neyin yalan neyin gerçek olduğunu düşünmek demode bir alışkanlığa dönüştüğü için sen yapıyorsun, oluyor. Ciddiye alınacak tarafı da yok, çamur atacaksın, izi kalacak, o da her şey gibi üç gün sonra unutulacak.

Bana göre asıl kalp kırıcı olan, göçmenlik gibi, mültecilik gibi hiçbirimiz için uzak olmayan bir yarayı siyasi malzeme yapabilecek kadar insanlıktan uzaklaşmış olmamız. Daha iki gün önce Ayvalık’ta göçmenleri taşıyan bir tekne daha battı, dokuz kişi öldü. Üçü çocuktu. Gerçek bu kadar sert. Sakil videolara konu edilemeyecek kadar acımasız.

Yerine ulaşan protesto eylemi

Ne yalan söyleyeyim, yüzüme geniş bir gülümseme yayıldı o kareyi görünce. Önde İtalya İçişleri Bakanı Matteo Salvini, kameraya gururla gülümsüyor, hemen yanında iki genç kadın öpüşmekte.

Bu bir protesto eylemi aslında Çünkü Salvini homofobik söylemleriyle bilinen bir siyasetçi. Gaia Parisi ve Matilde Rizzo da ona şık bir şekilde mesaj verip konuya dikkatleri çekmek isteyen iki İtalyan aktivist.

Ama onun nefret söylemlerine aynı şekilde karşılık vermek yerine, yaratıcı bir yol seçiyor, Salvini’nin konuşma yaptığı bir eyleme katılıyorlar. Konuşması bittikten sonra herkes gibi ‘selfie çekinme’ kuyruğuna giriyor, sıra kendilerine gelip de politikacı kareye girdiği anda da öpüşmeye başlıyorlar. Binlerce sözden ya da yumurtadan çok daha etkili bir yol, üstelik barış ve sevgi dolu.

Instagram’dan İçişleri Bakanı’nı etiketleyip “Selam arkadaşım” yazarak paylaşıyorlar ve binlerce kişiye ulaşıyorlar, işin hoş tarafı Salvini de aynı fotoğrafı “İyi dileklerim ve barış ile kardeşlerim” mesajı, bir de kalpli öpücükle paylaşıyor ve 77 bin “beğeni”yi kapıyor.

Mesajı yerine ulaşan protesto eylemi diye buna denir. Muhtemelen Salvini bir fotoğrafla homofobisinden bir şey kaybetmemiştir ama en azından söylemine dikkat edecektir bundan sonra. Bu da hiç az şey değildir. Değişim yumrukla değil ama bir öpücükle başlayabilir çünkü.

Yazının devamı...

Oyun içinde oyun içinde oyun

Abba’nın “Dancing Queen”i eşliğinde giriyoruz salona. Biz yerlerimizi bulurken, üzerinde parlak bir kombinezon olan genç bir kadın orta yerde dans etmekte. Etrafı toparlamakta olan hizmetçiye işaretle verdiği buyruklardan anlıyoruz, evin hanımı o. Kenarda askılarda asılı elbiseler var, soyunma odası burası hanımın. Eşyaların çoğu siyah zemine tebeşirle yazılmış veya çizilmiş durumda. Şurada “komodin” yazıyor, burada “ayna”, hatta şuralarda da “tükürük”ler. Tüküre tüküre temizliyor ortalığı hizmetçi. Hassas midesi kalkıyor hanımın.

Müzik susuyor, oyun başlıyor. Hanımefendi ile hizmetçi arasındaki; iktidar sahibi ile ezilen arasındaki inişli çıkışlı denge oyunu. Hanımefendinin hizmetçiyi hor gördüğü, alaya aldığı, hizmetçinin hepsini sineye çekip hanımının gözünün içine bakarken bir an ayağının tökezlemesi için fırsat kolladığı acımasız oyun.

Cinayetten esinleniyor

Aralarındaki söz düellosu kıyasıya devam eder, gerilim tırmanırken zil çalar, oyun biter. Aynı hanıma hizmet eden iki kız kardeşle; Claire ve Solange ile baş başa kalırız. Hanım evde yokken rolleri değişe değişe onu öldürme oyunları kuran iki hizmetçi. Jean Genet’nin 1933 yılında Fransa’da işlenmiş ünlü “Papin Kız Kardeşler” cinayetinden esinlenerek yazdığı “Hizmetçiler” oyununun karakterleri. Aralarında hâlâ bir çekişme, hâlâ bir güç kavgası.

Bu sezonun en yaratıcı işlerini say deseniz ön sıralara Tiyatro Hemhal’in ikinci oyunu “Tırnak İçinde Hizmetçiler”i koyarım. Hakan Emre Ünal’ın yazıp sahnelediği oyun tırnak içinde “Hizmetçiler”, çünkü iki hizmetçinin hanımı öldürmece oyunu ile gerçek hayata dönüşlerinin üzerine üçüncü bir katman daha eklemiş; “Hizmetçiler” oyununu sahnelemeye karar vermiş, iki oyuncunun provasına sokmuş seyirciyi. “Oyun içinde oyun içinde oyun” yani.

Hizmetçiler tesadüf değil

Ancak İpek ile Bahar’ın “Hizmetçiler”i çalışıyor olmaları bir tesadüf değil. Belki kimsenin evinde hizmetçi değiller ama hayatlarını tiyatroyla sürdürmeye çalışan iki oyuncu olarak parasızlar ve erişemedikleri olanaklara karşı öfkeliler. Birbirleriyle ilişkilerinde de Claire ile Solange’ınkine benzer bir aşk-nefret gelgitiyle sürekli yer değiştiren bir hükmeden-hükmedilen konumu mevcut.

Hakan Emre Ünal’ın metni, dramaturg Ayşe Draz’ın da katkısıyla “Hizmetçiler”in anlattığı iktidar ilişkisini daha da zenginleştirerek, günümüz dünyasına taşıyor. Televizyona, sinemaya, tiyatroya, meslek içi ilişkilere dair pek çok “içerden” detayla da bunu pekiştiriyor. Nursev Demirbaş-Güray Doğru imzalı sahne-dekor tasarımı oyun içinde oyun duygusunu başarıyla vurguluyor. Sanem kostüm tasarımı değişen pozisyonlara ayak uyduruyor.

Bütün bunlar yeterli değilse, sahiden çok iyi iki oyuncu izlemek için görülmeli, “Tırnak İçinde Hizmetçiler”. Ekibin ilk oyunu “Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit” ile geçen sezonun en çok konuşulan performanslarından birine imza atan Nezaket Erden bir kez daha sahnede ışıl ışıl parlıyor. Onun hırçın, hoyrat karakterinin karşısında, partnerinin patlamalarına pas veren ölçülü oyunculuk tercihiyle Pınar Güntürkün de oyunun başarısının diğer mimarı.

“Tırnak İçinde Hizmetçiler” - Tiyatro Hemhal

Yazan ve yöneten: Hakan Emre Ünal / Dramaturg: Ayşe Draz / Sahne tasarımı: Nursev Demirbaş / Işık tasarımı: İsmail Sağır / Kostüm tasarımı: Sanem Gençalp / Dekor tasarımı: Güray Doğru / Asistan: Buse Uzun, Oynayanlar: Nezaket Erden, Pınar Güntürkün

Bir Afife daha geride kalırken

Tiyatro sezonuyla beraber ödül sezonu da finale doğru ilerlemekte. TEB, Direklerarası derken Afife’yi de geride bıraktık, önümüzde Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri var. 30 Nisan’da Zorlu PSM’de düzenlenen 23. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri töreni bizde de bu tür organizasyonların dört başı mamur bir şekilde yapılabildiğinin şık bir örneğiydi. Görkemli Yapı Kredi 75. Yıl video-müzik-dans gösterisinden başlayarak her anı su gibi aktı, uzun konuşmalar yapan yöneticiler yoktu, özel ödüllere hazırlanan videolar özenliydi. Şahane oyuncular olan Alican Yücesoy ile Ahu Türkpençe sunucu olarak biraz acemiydiler ama bu ezeli ve sanırım ebedi bir sorun. En azından tatlıydılar.

Jüri başkanı Merih Tangün, İstanbul’daki 176 oyunu izleyerek değerlendirmeye aldıklarını söyledi. Haksızlık etmek istemem ama bana adaylar biraz daha dar bir alandan belirlenmiş gibi geldi. Gördüğüm çok iyi bazı oyunların adı dahi anılmazken bazı oyunlardan çok fazla aday çıkmasından hareket ederek söylüyorum. Ama en nihayetinde hiçbir jürinin herkesi memnun edemeyeceği aşikâr.

Ödül alan herkesi kutlarken, Haldun Dormen Özel Ödülü’nü alan “Alice” müzikaline dair bir parantez. Büyük iş, görkemli iş, evet. Ama en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Funda Eryiğit ile en iyi yönetmen Çağ Çalışkur’un sol boşlukta kendilerine bir yer bulabildiği, aslında en iyi oyun seçilen “Dünyada Karşılaşmış Gibi”nin yazarı/yönetmeni Berkun Oya ile en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Öner Erkan’ın en arkada zor seçildiği, en iyi yardımcı erkek oyuncu Gökhan Azlağ’ın neredeyse karenin dışında kaldığı final fotoğrafının tam göbeğine kurdukları barajla da geceye damgalarını vurdular.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.