Geliyorum diye bağıran cinayet

21 Kasım 2019

Twitter’ı açtığınızda Türkiye için hangi başlıkların TT olduğuna bakıyor musunuz? O saatlerde insanlar en çok hangi konu başlıklarında paylaşım yapmaktalar? Bakın, daha önce duymadığınız bir kadın ismi göreceksiniz. Bundan sonra çok göreceğiniz bir kadın ismi. O gün öldürülmüş bir kadındır o. Bir erkek tarafından öldürülmüş bir kadın daha.

Bu ismi görmeye devam edeceksiniz, çünkü birileri o kadının hakkını arıyor olacak, duruşma duruşma dolaşarak. Çünkü gene birileri de o kadının katilinin cezasını bulmasına engel oluyor olacak. Cinayete kılıf biçmeye çalışacak, duruşmayı erteleyecek, hafifletici sebepler yaratacak, yeter ki o adam parmaklığın arkasına girmesin. TT olan konu başlıklarından izleyeceksiniz siz de; “.... için adalet”. Maalesef böyle bir kaderimiz var bizim.

Dün Güleda Cankel adı vardı. İsmine yakışır dünya tatlısı bir fotoğraf, elini yüzüne kapatarak gülmüş. Sahici bir çocuk gülüşü, 19 yaşında. Twitter hesabına gül koymuş, romantik cümleler yazmış, eskilerin şiir defteri gibi bir hesap. Isparta’da Fotoğrafçılık öğrencisiymiş, çektiği fotoğraflar var güzel güzel. Hayalleri var, umutları var. Artık hiçbiri yok, çünkü bu toplumun “Ya benimsin ya toprağın” diyerek sevginin “öldüresiye” olanını kutsayan ezberleriyle büyümüş, sağlıksız erkeklerinden biri, hepsini darmadağın etti. O güzelim genç kızı öldürdü. Önce boğarak, muvaffak olamayınca da bıçaklayarak.

Bu kadarı yeterince “kan dondurucu” değilse diye de sürekli yeni kan dondurucu detaylar geliyor ajanstan. İsmi Zafer Pehlivan olan katil cinayet saatini Twitter hesabından paylaşmış mesela, “Bitti” yazmış. Ve Güleda tam 17 saat boyunca bu katilden kurtulmaya çalışmış.

Yazının devamı...

Dipsiz insanlık

18 Kasım 2019

Hayır, ortalama bir algı düzeyinden baktığında anlamak mümkün değil. 12 bin yıllık, ta buzul çağından kalma bir göl, bir doğa harikası nasıl beş günde yok edilir? Gümüşhane Taşköprü Yaylası’ndaki Dipsiz Göl. Hani hangi medeniyetler geldi geçti, o orada durdu, hesap edin.

Sonra 2019 yılında iki zeki insanoğlu, 12 bin yıl akıl edilmemiş bir fikir ileri sürüp, gölde “define aramaya” karar veriyor, bunun için resmi makamlara başvuruda bulunuyor, Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden kazı için izin çıkıyor. DHA’nın haberine göre Gümüşhane Müze Müdürü’nün ve jandarma yetkililerinin nezaretinde suyu tahliye edilen göle iş makineleriyle giriliyor, beş gün süren kazı sonucunda sürpriz, hazine bulunamıyor. Ama ortada göl de kalmıyor. 12 bin yıllık güzelim Dipsiz Göl’ün yerinde bir kara delik. Pardon, delik bile değil, toprakla doldurulmuş bir alan.   

Bu tabii ne ilk, ne de muhtemelen son. Sadece hayali bir define avı uğruna tarihi, kültürü, doğayı yok sayan insanın duru durağı yok. Bir bakıyorsun Çanakkale’de 300 yıllık tarihi hamama kazma kürekle dalmış, bir bakıyorsun Paşaköy’de ormanlık alanı delik deşik etmiş. Mersin’in en önemli arkeolojik değerlerinden Adamkayalar da define avcısı kurbanı, İzmir’in Menderes ilçesinde birinci derece sit alanı olan Nation Antik Kenti de. Antik Kent’te dinamit patlatıyor adam, ötesi var mı? Bunlar sadece 2019 yılından rastgele birkaç haber. Ama hiç değilse yasal izinleri yok ve sonunda yakalanıp ceza alıyorlar. Burada bir de alınmış izinler var.

Şimdi Kültür ve Turizm Bakanlığı define kazısına izin verenlerin açığa alındığını ve haklarında soruşturma başlatıldığını açıklıyor, bir yandan gölün rehabilitasyonu için çalışmalar başlatılıyor, akademisyen-lerden ve teknik elemanlardan oluşan heyet bu kez göle doldurulan toprağı iş makineleriyle boşaltıyor. Bunların sonucu olarak kısa süre içerisinde gölün eski haline döneceği umuluyor. Dün yine DHA’dan Muhammet Kaçar, Selçuk Başar, Sinan Uçar imzalı haberde vardı; Gümüşhane Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selçuk Alemdağ “Göl tabanı uygun hale getirilerek yağış sularına bağlı olarak bu bahar sonrası eski haline gelecektir. Doğa kendini toparlayacaktır” demiş.

Umarım öyle olur, insan izin verirse tabii. Maalesef yoğun tahribat çabalarımız meyvelerini verdi; ne doğa eski doğa, ne yağışlar eski yağışlar. Şu yaşadığımız kasım ayını “pastırma yazı” ile açıklamak sizce de fazla iyimser bir yaklaşım değil mi mesela? Ne tükenmez pastırmaymış.  

“Hiçbir şeyden çekmedi insandan çektiği kadar”; dün define arama uğruna kurutulan Dipsiz Göl haberinde Milliyet’in birinci sayfa başlığı buydu. O kadar doğru ve bir yandan her duruma uyarlanabilir bir başlık ki. Yeryüzünde ne var, en fazla insandan çekmeyen? İklim bozulur, insan yüzünden, hayvanların nesli tükenir, insan yüzünden, dereler kurur, buzullar erir, ormanlar yanar, hepsi insan yüzünden. Asıl “define”nin nefes alınabilir bir hava, içilebilir bir su, ekilip biçilebilir bir toprak olduğunu, onlar yoksa külçe külçe altınla hiçbir şey alamayacağını anlamamakta direniyor. Herhalde ancak kendi nesli tükenince duracak.

Yazının devamı...

Grotesk bir adalet

15 Kasım 2019

Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın yeni oyunu “Kazanova”, seyirciyi bir emekli mahkemecilik oyununa, “gerçek olamayacak kadar büyük gerçekliğe” güleceğimiz bir yüzleşmeye davet ediyor

Hani gerilim hikâyelerinde sıkça görülen bir başlangıçtır. Kahramanımızın yolu çoğunlukla bir iş gezisinde bilmediği bir taşra kasabasına düşer. Büyük olasılıkla hava kararmak üzeredir, ya kar yağar ya fırtına kopar, hava muhalefetinden yola devam edemez veya arabasının lastiği patlar, bir şey olur ve o geceyi orada geçirmek zorunda kalır. Tanrı misafiri olarak. Böylece kendisini beklenmedik olayların ortasında bulur, sabaha çıkacak mıdır bilinmez...

Bizim adamımız da bir inşaat şirketinde üst düzey yönetici, işi gereği sürekli yollarda, o akşam da cipi olmadık bir yerde arızalanmış, civarda otel bile olmadığı için kendisini benzin istasyonunun yönlendirdiği evde bulmuş. Tuhaf bir ev, tuhaf bir hizmetçi, son derece tuhaf dört ihtiyar adam. Hepsi emekli hukukçu. Can sıkıntılarını mahkemecilik oynayarak geçiriyorlar. Hâkim, savcı, avukat. Bir de emekli cellatları var, ek iş olarak kâtipliği de üstlenen. Mahkeme kurmak için kim eksik? Evet, sanık. Bazen tarihin ünlü davalarını ele alıp, sanık sandalyesine Hitler’i, O. J. Simpson’ı, Escobar’ı oturtuyorlar ama en çok canlı sanık bulunca eğleniyorlar.

Ne kadar masum?

Bu gece de sanık ayaklarına gelmiş. Bizim adam en ufak bir endişe taşımadan katılıyor oyuna. Başarılı bir yönetici, örnek bir aile babası, park cezası bile yok, masum olduğundan o derece emin ki... İhtiyarlar ona bir suç bulmak için nafile uğraşacak, avukata yapacak iş kalmayacak, mahkeme düşecek. Ve fakat “Modern şehirlerimizin kapitalist düzeninde ne kadar masum kalınabilir?”, soru bu. Hele hele Kazanova lakaplı adamımız gibi ikinci el bir sedandan son model cipe üç yılda geçmek için.

Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın geçtiğimiz sezon sonunda seyirciyle buluşan oyunu “Kazanova” Friedrich Dürrenmatt’ın “Duruşma Gecesi” adlı kısa romanından, çeviriyi de üstlenen Irmak Bahçeci tarafından başarıyla uyarlanmış, tanıtımında “iştahlı bir yüzleşme” diye söz edilse de hayli “iştah kesici” bir yüzleşme.

Oyun tasarımı gereği sadece doksan kişiye oynanabiliyor, seyirci daha kapıdan girdiği anda tekinsiz akşam yemeğinin bir tarafı haline geliyor. Sadık Kızılağaç’ın sahne tasarımı, ortada tabuttan bozma yemek masası, tepeye tırmanarak güçlükle ulaşılan ışıklar, merdivenleri birleştirerek oluşturulan hapishaneyle son derece etkileyici.

Yazının devamı...

Cinsel şiddete karşı “öyle değil, böyle”

14 Kasım 2019

Çocukken üçüncü sayfa haberlerine meraklıydım. Gizemli gelirdi, polisiye roman gibi. Aslında polisiye foto roman gibi demeliyim, çünkü genelde başrolde fotoğraf olurdu. Tabii ki genellikle bir kadın fotoğrafı. Bu polisiye vakalar hep kadınların başına geliyor demek ki diye düşündüğümü hatırlıyorum. Genç ve güzel kadınların. Fotoğraf yetmiyorsa “kurbanın” isminin başından eksik edilmeyen “güzel” sıfatı var. “Güzel bilmem kimin hazin sonu”. Erkekler ise genellikle “cinnet geçiren” varlıklardı. İradeleri dışında yapıyorlardı her ne yapıyorlarsa.

Bunun işi “satmanın” ve “sattırmanın” bir yolu olduğuna aklımın ermesi yıllar aldı. Böyle böyle oluşturulan algının bizi hangi tehlikeli noktalara götürdüğüne de tabii. Meğer bu ifadeleri kullanmak adeta tacize tecavüze, hatta cinayete kılıf hazırlıyor, saldırgana tacizciye, hatta katile gerekçe sunuyormuş. Kadına “Sen kendine mukayyet olmazsan, erkeklerle oturup kalkar, yer içersen, göz alıcı olur, dikkat çekersen başına her bir şey gelebilir” derken, erkeğe de “Bütün sayılan bu maddeler kadının aslında sana yüz verdiği anlamına gelir, kadınlar açıkça evet demez, hal tavırla ilgilerini belli ederler, sinyali aldın, kim tutar seni” diye cesaret vermiş oluyormuş.

Halbuki işin aslı öyle değilmiş. Meğer konunun kadının gençliğiyle, güzelliğiyle falan alakası yokmuş, o bizim uydurmamızmış. Kadın değil mini etekli, bikinili de olsa bunun erkeğe cesaret verecek bir yanı yokmuş. Baksa, gülse, göz süzse, bu “davet etmek” anlamına gelmiyormuş. Sessiz kalmak onaylamak değilmiş. Cinsel şiddet dediğimiz şey, öyle doğanın erkeğe bahşettiği önlenemez dürtülerin ürünü değil, öğrenilen ve dolayısıyla da önlenebilecek bir şeymiş. “Öyle değil, böyle”ymiş yani.

Bu slogan, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD)’nin “Öyle Değil Böyle Projesi”ne ait. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü öncesi konuya dikkat çekmek için bir video ve afişler hazırlayan dernek, yaptığı açıklamada “Cinsel şiddete maruz bırakılan kişilerden bahsederken acıyan, mağdurlaştıran, kurbanlaştıran, yargılayan, utandıran değil; güçlendirici, dayanışmacı ve hak temelli, failin ve kurumların sorumluluklarına odaklanan bir dil ve yaklaşım için öyle değil, böyle” diyor. Dil önemli çünkü, şiddet de orada başlıyor, değişim de.

Videoda ise Ayça Damgacı, Berrak Tüzünataç, Ceren Moray, Esra Dermancıoğlu, Hasibe Eren, Laçin Ceylan, Seyhan Arman ve Tülin Özen sayıyor konuyla ilgili toplumsal ezberleri. Cinsel şiddet nedir, cinsellikten hangi özelliğiyle ayırt edilir, onay nedir, ne değildir, kadının karşısındakiyle birlikte olmaya “rızası olduğunu” nasıl anlarız? Cinsel şiddet kimlerin başına gelebilir, yaşam tarzı, kariyer, statü ayırt eder mi? Bu ve benzeri maddeleri sıralıyor ve cevaplarını veriyorlar.

Basit geldi değil mi böyle sayınca? Sanki zaten hepimizin bildiği ve üzerinde anlaştığı şeyler bunlar, üzerine video çekmek mi lazım, ne var ki bilmeyecek? Ama işte maalesef öyle  değil, böyle.

Yazının devamı...

İntihar tek çare olmasın diye

11 Kasım 2019

Son günlerde peş peşe yaşanan aile intiharları vicdan terazimizin son kalan dengesini de şaşırtmış görünüyor. Ortada insanların hayata devam etmeğe değecek hiçbir umut ışığı görmemesi gibi vahim bir durum var, biz bunun üzerinden akıl vermelere, çıkarımlarda bulunmalara, hatta espri üretmelere kalkıyoruz ki hele bu sonuncusuna hakikaten akıl sır erdiremiyorum. Ne bitmez tükenmez, gem vurulamaz, engellenemez, engin bir mizah duygunuz varmış meğer keşke daha faydalı üretimlerde kullansanız.

Akıl verme ve çıkarımda bulunma kısmı ise sadece sosyal medya ile birlikte yerleştiğimiz “seyirci” pozisyonunun kendimizi oturduğumuz yerden önemli - anlamlı hissetme işlevini yerine getiriyor ve maalesef bir sonraki umutsuzluğa kapılacak kişiye hiçbir faydası yok. İşsizlikle mücadele eden, kirasını ödeyemeyen, elektriği, suyu borcu yüzünden kesilen insana “Kardeşim, olsa olsa intihar edersen biz senin sesini duyarız, seni anlarız, senin için üzülürüz, gazete manşetlerinden özür bile dileriz” demiş oluyoruz. Üzgünüm ama istemesek de ona en çıkar yolun bu olduğu mesajını veriyoruz.  

Hâlbuki Antalya’da kendisiyle birlikte karısının ve dünyadan habersiz iki küçük çocuğunun hayatına son verme hakkını kendisinde gören babaya “katil” dediği için üzerine çullanılan Haluk Levent, kendi kurduğu Ahbap grubuyla memleketin dört bir yanındaki hastalara, yoksullara, yalnızlara yetişiyor, onlara umut oluyor, hayatta tutmaya çalışıyor ve bu ölümler üzerine sosyal medyada kurduğumuz yüzlerce cümleden çok daha anlamlı ve önemli. Ayrıca Levent’in şu dediği de doğru: Ailesini öldürdükten sonra kendisi kazara hayatta kalsaydı şu an o baba hakkında bambaşka şeyler konuşuyor olacaktık.

Neyse, konu başka. Herkese Haluk Levent gibi siz de zor durumdaki insanların yardımına koşun demeye çalışmıyorum. Herkesin gücü yettiği yere kadar. Ama eğer zor zamanlar geçiriyorsak, insanlar çaresizlikten kırılıyorsa buradan ancak dayanışmayla çıkabiliriz. Daha da saflaşarak, bölünerek, birbirimize düşman olarak değil.

Üstelik yine parmağımızdan başka uzvumuzu yormadan bile yapabileceklerimiz var. Yazarken  konuşurken vicdanlı olmayı deneyebiliriz. Sosyal medya bir gayya kuyusu. Oraya yazdığı bir şeyden fayda beklemek için insanın bütün umut kapılarının yüzüne kapanmış olması gerekir. Muhtemelen sizin ona bilgiçlik taslamanız son ihtiyacı olan şeydir. Mesela tam da bütün Türkiye’nin intiharları konuştuğu sırada gördüğüm bir tweet’te Silivri’de yaşayan, 42 yaşında, spor akademisi mezunu bir adam acil iş aradığını yazıyordu. Hocalık dışında bir iş, çünkü dizinden geçirdiği ameliyat nedeniyle sporla ilgili bir iş yapamıyormuş. “Herhangi bir iş” demiş, çok acil demiş, üniversite mezunu olduğu için tercih etmeyeceği düşünülecek herhangi bir iş.

Size altına yazılan yorumları anlatamam, bir değil iki değil, akıl verenler, alay edenler, tabii ki kendince siyaset yapanlar. Koşa koşa iş bulsunlar demiyorum da bari sussunlar, belli ki ortada zor bir durum var, hiç mi çaresiz kalmadınız hayatta?

Aynı kişiler intihar eden aileye kan ağlıyor ama. “Özür dileriz kardeşim”ler havada uçuşuyor. Bu nasıl bir ikiyüzlülüktür, illa intihar etmek gerekmemeli insanların size anlaması, ciddiye alması için.

Yazının devamı...

Aşkın ‘anti romantik’ hali

8 Kasım 2019

“Aşk Geçmişim”, bugünün ilişkilerine hem kadın hem erkek cephesinden gerçekçi bir bakış atan bir modern çağ romantik komedisi

Romantik komedi, izleyenin içini ısıtan, yüzünü güldüren, bir masala inandıran bir tür. En azından böyle olmalı. Hani böyle yumuşak, tatlı, mutluluk veren, pamuk şeker gibi bir şey. Halbuki gerçek hayatta pek öyle olmuyor, çünkü o pamuk şeker hiçbir zaman sizi sarıp sarmalamadığı, o hem yakışıklı, hem akıllı ve esprili bir de üstüne zengin ayrıca romantik, çılgın ve de sadık adam (ya da kadın) sizi gelip bulmadığı, pencerenizin altında gitar çalıp şarkı söylerken mumlarla sokağa adınızı yazıp bir de yanar döner balon ucunda yüzük uçurmadığı için mutsuz oluyorsunuz. Herkes ruh eşinin elinden tutup sonsuz saadete kanat açarken bir tek sizin payınıza “Bunun adını koymayalım”cılar, aşk ve ilişki özürlüler, Çağan Irmak yıllar önce adını koymuş, daha iyisini aramaya ne hacet; “ıssız adam”lar (ya da kadın) düşüyor sanıyorsunuz. Öyle ya, aşk böyle bir şeyse sizin yaşadığınız ne?

İşte 1980 doğumlu bir yazarın, İskoçyalı D C Jackson’ın elinden çıktığı için çağın ruhunu avucunda tutan “Aşk Geçmişim” o “sizin yaşadığınızı” anlatan bir oyun. Kadınla erkek birbirlerinin gözüne bakar bakmaz doğru insanı bulduklarını anlayıp aşka koşmuyorlar da, sürekli tökezleyip düşüyor, bariyerlere çarpıyor, en çok da geçmişten gelen hayaletlere ve onların yarattığı ezberlere tosluyorlar.



Yazının devamı...

O şehre dönüşün coşkusu

7 Kasım 2019

Eğer 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne jürinin kararlarını uygulama adına yapılan yönetmelik değişikliği damgasını vurmasaydı, festivalle ilgili yazmak istediğim bambaşka şeyler vardı. Diyecektim ki uzun zamandır hiçbir festivalde bu derece umut veren bir enerji görmemiştim. “Bir şeye itiraz ettik, el ele verdik inandık ve kazandık” diyen bir rüzgâr esiyordu her yanda.

Zira eski yönetim tarafından festivalin bel kemiğini oluşturan Ulusal Yarışma kaldırılmış, sinemacılar da nadir rastlanan bir dayanışma örneği göstererek Altın Portakal’la aynı tarihlerde İstanbul’da Ulusal Yarışma düzenlemeye başlamıştı. Beyoğlu Sineması fuayesinde yapay portakal ağaçları gölgesinde yapılmıştı açılış. Fikir yönetmen Kaan Müjdeci’ye aitti, katılım göz kamaştırıcıydı, artık ekim ayında Antalya’dan daha fazla ‘temsili Ulusal Yarışma’da atıyordu sektörün kalbi.

“Bir gün yine döneceğiz o şehre” sloganıyla yola çıkmıştı, üçüncü yılda döndü ulusal yarışma. Ve bana göre festivalin en anlamlı etkinliklerinden biri, kapanıştan bir gün önce yapılan 54. ve 55. Ulusal Yarışma ödül töreniydi. İki yıldır İstanbul’da ödül alan filmlere, oyunculara, yönetmenlere heykelcikleri olması gereken yerde teslim edildi. Festivalin yeni direktörü Ahmet Boyacıoğlu ile Ulusal Yarışma fikir babası Kaan Müjdeci birlikte sahneye çıktılar, Müjdeci “Bir fikrin olması önemli bir şeydir ama onun hayata geçmesi daha önemlidir” diyerek Ulusal Yarışma’yı birlikte kotardığı herkese teşekkür ederken, “Bize bu günleri yaşatan eski yönetime de teşekkür ediyorum, onlar olmasaydı olmazdık” demeyi de ihmal etmedi.

Nasıl neşeli bir tören olduğunu anlatamam. Bu da böyle öfkelenip içine kapanmak yerine fikir üretip onun etrafında coşkuyla, inanarak, birbirine güvenerek toplanmanın ne kadar işe yaradığını gösterecek bir dayanışma örneği olarak tarihe geçecek. Bu yıl yerel yönetim değişmese de, Ulusal Yarışma bu kadar kısa zamanda evine dönmese de öyle olacaktı. Önemli olan yan yana durabilmek diyen bir oluşumdu, teşekkür ediyoruz emeği geçenlere...

Kadın temsiliyetine dikkat çekmek

Bu yıl Altın Portakal’daki bir yenilik de Cahide Sonku Ödülü’ydü. Sadece oyuncu değil birçok kaynağa göre Türkiye’nin ilk kadın yapımcı ve yönetmeni de sayılan Sonku’nun anısını yaşatmak için yerinde bir hamle ama aynı zamanda “sektörümüzdeki kadın temsiliyeti ve görünürlüğüne de dikkat çekmeyi amaçlıyor”.

Malum, dünyadaki rüzgâr bize de ulaştı ve 2020’ye kadar sinema sektöründe cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını amaçlayan “5050x2020” hareketini desteklediğini açıklayan festivaller arasında Altın Portakal da var. Benim için bir yıl içinde nasıl hayata geçirileceği muamma ama konuşulması bile güzel.

Yazının devamı...

Öze dönüş ve ‘Altın Bozkır’ ödülleri

4 Kasım 2019

56. Altın Portakal Film Festivali’ne Ulusal Yarışma’dan eve 10 ödülle dönen “Bozkır” filmi ve kararın yol açtığı tartışmalar damgasını vurdu


56. Antalya Altın Portakal Film Festivali ve onun tartışmaları epey süreceğe benzeyen ödül törenine geçmeden önce şunu söylemek istiyorum: Bize de bu yakışırdı. Yarım asırlık festivalde iki yıl önce yapılan yanlıştan dönülmüş, kaldırılan Ulusal Yarışma “o şehre” geri dönmüş, Altın Portakal “öze dönüş” sloganı ve büyük bir coşkuyla başlamış, eh bir skandalla sona ermese miydi? Sıkıcı sıkıcı heykelcikler dağıtılıp sessizce dağılınsa mıydı?

Festivalin tarihine bakarsak zaten bu işin “özüne” aykırı. Daha bir festival görmedik ki jürinin kararları herkesi memnun etsin. Mutlaka birileri kızar, birileri küser, birileri protesto eder. Ama bu sefer sanırım “dönüşe” yakışır bir mertebeye ulaştı hepsi. Zira ken-disi de zamanında “Bu filmleri kendileri jürilik yapsın diye çektiğimi zanneden gerzeklerden çok sıkıldım artık. Bundan sonra Türk festivallerinde yarışmak yok” diye tweet atmış olan yönetmen Zeki Demirkubuz başkanlığında Latife Tekin, Mert Fırat, Emre Erk-men ve Şebnem Bozoklu’dan oluşan jüri, neredeyse bütün ödülleri Ali Özel’in filmi “Bozkır”a verdi. Bir tek sanat yönetmeni (“Kro-noloji”) ve kadın oyuncu ödülleri (En İyi Kadın Oyuncu “Aşk Büyü vs” ile Selen Uçer, Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu “Soluk” ile Aslı İnandık) hariç. “Çünkü kadın karakter yoktu” esprileri yapıldı bütün akşam. Bir de Alican Yücesoy’un yine “Bozkır”ın oyuncusu Mücahit Koçak ile paylaştığı En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ile “Aşk Büyü Vs” ile “Küçük Şeyler” arasında paylaştırılan ve bu yüzden de eleştirileri ateşleyen Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü var.

Peki, jüri çok beğenmiş filmi, yok mu böyle bir hakkı? Var elbette. Zaten Zeki Demirkubuz kararı oy birliğiyle aldıklarını belirtti, “boğazımız düğümlendi” dedi, “aşkın bir film” dedi, “Biraz daha sürse Çehov’un dediği gibi neredeyse neden yaşadığımızı anlayacaktık” bile dedi. İlk filmini çeken bir yönetmene sahneye çıktığında “Tedirginim” dedirtecek kadar fazla yük yüklemek kendi tercihleridir.

Genelde alışık olduğumuz ödülleri mümkün mertebe filmler arasında paylaştırma yaklaşımına dair düşüncelerini de “Ulufe da-ğıtmaya çalışıp kimseye saygısızlık yapmadık” diye açıkladı Zeki Demirkubuz. Ama konu festival yönetmeliğinde değişiklik yapmaya kadar gittiği için tartışmaların önünü almak mümkün olmuyor elbette.

Madde 23 diyor ki “Jüri En İyi Film, Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü ve En İyi Yönetmen ödüllerini paylaştıramaz”. Paylaştırdı. Madde 27 diyor ki “En İyi Film, Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü ve Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü aynı filme verilemez”. Verildi. Jüri Özel Ödülü değil ama diğer ikisi. Bu da son kertede karar yetkisi ve değişiklik hakkını Festival Yönetimi’ne veren Madde 51’e dayanarak yapıldı. Konuşulanlara göre törenden önceki son gece geç saatlerde yapılan bir hamle ile.

Yazının devamı...