Ayvalık sahiden ‘Başka’ oldu

10 Ekim 2019

Sonbahar festivallerle açıldı, son sürat de devam ediyor. İstanbul’da malum, “ekim” sinemaseverler için “filmekimi” diye okunur, Ayvalık’ta da iki senedir “Başka Sinema” Ayvalık Film Festivali rüzgârları esiyor. Hâlâ bilmeyen varsa diye; Başka Sinema, salonlarda “sanat sineması” dediğimiz türün örneklerine yer açabilmek amacıyla kurulmuş bir bağımsız dağıtım ağı ve kısa sürede Türkiye çapında bir vaha haline geldi.

Geçen yıl da farklı programıyla, ufuk açan tartışmalarıyla kendi film festivalini düzenlemeye başladı ve bu iş için en uygun yerlerden birini, Ayvalık’ı seçti. Tarihi, mimarisi, mutfağıyla (Keşke kokusunu duymasaydım da deniziyle de diyebilseydim, nasıl kıyıldığına aklım ermiyor) bir cazibe merkezi olan Ayvalık’ın daracık sokaklarında kaybolmak başlı başına bir keyifken, bir de o sokakların her biri bir filme, bir söyleşiye, bir panele, olmadı kafa kafaya vermiş film konuşan sinema meraklılarına çıkıyor şimdi.

Ayvalık’ın tarihi binalarından Ma’adra Binası ideal bir festival alanına dönüştürülmüş, hemen karşısında sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar konuklar ve seyircilerle dolup taşan Kraft var, burası festivalin kalbinin attığı köşe. Sürekli kapısında kuyruk olan Vural Sineması ve bir dolu etkinliğe ev sahipliği yapan Sanat Fabrikası ile festival üçgeni tamamlanıyor.


Yazının devamı...

Sanat özgürleştirir

7 Ekim 2019

Boşuna değil baskıcı rejimlerin en önce sanatı zapturapt altına almaya çalışması. Bazen bir sanat yapıtı, binlerce sözün yapamadığı etkiyi yaratabiliyor insanın üstünde. Özgürleştirebiliyor örneğin. Ya da en azından özgürleşmesine kapı aralayabiliyor ki hiç az şey değil.

Büyük şehirden uzaklaşanların gözde yerleşim yerlerinin başında gelen Ayvalık’a pek yakışan Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde izlediğim “Ve Sonra Dans Ettik / And Then We Danced”in ardından salondan adeta kanatlanmış olarak çıkarken geçiyor aklımdan bunlar. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde en çok beğenilen filmlerden biriydi, 9 ve 12 Ekim’de Filmekimi’nde gösterilecek, kasımda da Başka Sinema’da gösterime girecek. Levan Akin, Gürcistan asıllı İsveçli bir yönetmen, Ayvalık’taki gösterim sonrası gördük ki sular seller gibi Türkçe konuşuyor ve film İsveç’in bu yılki Oscar aday adayı.

Tek cümleyle özetlersek, bir gencin kendisini keşfetme öyküsü demek mümkün “Ve Sonra Dans Ettik” için. Yürümeyi öğrendiği gibi dans etmeye de başlayan, Gürcü devlet halk dansları ekibine bütün hayatını adayan Merab’ın (Levan Gelbakhiani) öyküsü.

Ama bu keşif sırasında muhafazakâr toplumun kendisine dayattıklarını, bedeni, kalbi üzerindeki bütün ambargoları, nasıl dans etmesi, kime âşık olması, kiminle bir gelecek kurması gerektiğine dair tüm dayatmaları da alaşağı ediyor. Yeteneklerini, tutkusunu, aşkını kalıplara sokmayı reddediyor.

Yönetmen Levan Akin’i bu filmi çekmeye iten, Gürcistan’da 2013’teki eşcinsel onur yürüyüşüne düzenlenen saldırı olmuş. Gürcistan’a gitmiş, gençlerin hayatını gözlemlemiş, toplumdaki kutuplaşmaya tanıklık etmiş, eşcinsel gençlerle tanışmış ve instagram’dan bulduğu muhteşem dansçı Levan Gelbakhiani ile birlikte hikâye kendisini oluşturmuş.

Neticede karşısına duvar gibi dikilen katı kurallarla savaşan karakterini de, onu içi titreyerek izleyen seyircisini de hüsrana uğratmayan, “öldürmüyorsa güçlendirir” tezine inandırarak uğurlayan bir film çıkmış ortaya.

2013’teki onur yürüyüşüne o saldırıyı düzenleyenlerin adı sanı bilinmiyor bugün. Ama aşk ve tutkunun özgürleştirdiği Mehrab’ın hikâyesi bütün dünyayı dolaşıyor, dolaşmaya da devam edecek. Er ya da geç iyilik, güzellik kazanıyor. Neyse ki sanat bunun için var.

Yazının devamı...

Savunma hakkı kutsallığı

3 Ekim 2019

Bu yılın ilk günleriydi, gencecik bir hukukçunun, bir akademisyenin, gözlerinin içi gülen, yeni evli, mutlu, pırıl pırıl bir kadının hunharca katledilmesine şahit olduk. Çankaya Üniversitesi’nde, öğrencisi sıfatını taşıyan bir kimse tarafından, önce iki el silah, ardından sayısız bıçak darbesiyle! 23 yaşındaki Hasan İsmail Hikmet’in ilk ifadesinden ders yoğunluğundan ötürü sınava hazırlanamadığını, kopya çekmesinin “gerektiğini”, onu yakalayıp tutanak tutturan hocasını bu yüzden öfkeye kapılarak öldürdüğünü okumuştuk. Eve gidip emekli polis olan babasının silahını alarak geri döndüğünü, bıçağın halihazırda üstünde olduğunu, tutanağı işleme koymaması için konuşmaya gittiği hocası onu “tersleyince” öfkeye kapılarak ateş ettiğini anlatıyordu. Üstüne bir de “korkuya kapılarak” bıçağa davranmıştı. Kaç darbe vurduğunu hatırlamıyordu.

Ve biz Ceren Damar Şenel gibi değerli bir insanın, idealleri olan bir hukukçunun sırf görevini yapmaya çalıştığı, kaba kuvvete pabuç bırakmadığı için bu hayattan koparılışını izledik. Çalışmadıysa kopya çekmesinin hak olduğuna inanan bir zihniyet tarafından.

Şimdiyse daha da kötüsünü, cinayete daha kabul edilebilir bir kılıf biçme organize çabasını izlemekteyiz. Sıcağı sıcağına her şeyi olanca saçmalığıyla itiraf eden sanık dört ay sonra gitti ifadesini değiştirdi ve Ceren Damar Şenel ile ilişkisi olduğunu iddia etti. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteğiyle yargılandığı Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmada konuşulanlar bir filmde izleseniz senaristi yuhalayacağınız türden saçmalıklar, tutarsızlıklar, mantıksızlıklar içeriyor.

Bir yandan altı aylık bir ilişkilerinin olduğunu, ayrılmak isteyince hocasından baskı gördüğünü anlatıyor, bir yandan “Sevdiğim kadını kaybettim” gibi cümleler kuruyor. Sonra Ceren Damar Şenel’in onu “Seni de aileni de harcayacağım” diye tehdit ettiğini, hatta ve hatta annesinin FETÖ’den ihracında parmağı olduğunu, belki de bu iftirayı Şenel’in eşinin attığını söylüyor. Tabii ki olaydan önce psikolojik sorunları varmış, ilaç kullanıyormuş ve elbette bütün kadın cinayeti failleri gibi “cinnet getirmiş”. “Hafifletici sebeplerden” ortaya karışık.

Şimdi kendinizi Ceren Damar Şenel’in ailesinin yerine koyun. Anasının, babasının, kardeşinin, yeni yuva kurduğu eşinin. Canınız ciğeriniz gidiyor, siz dermanı yargıda arıyorsunuz. Karşınıza bir de kötü kurgulanmış kızınızın - karınızın itibarıyla oynama hamlesi çıkıyor. Acınızı ikiye katlayacak ifadelere maruz kalıyor, müvekkilinin cinsel saldırı mağduru olduğunu ima eden, savunma hakkının kutsallığından dem vuran bir avukatla yüz yüze kalıyorsunuz.

Böyle savunma mı olur, bu insanlar neyle sınanıyor? Birisi de çıksın ve Ceren Hoca’nın pırıl pırıl kocası Levent Şenel’in karısının katilinin ağzından çıkan “Bana eşinin kendisini mutlu edemediğini söylemişti” cümlesini nasıl sükûnetle karşılayabildiğini anlatsın. Onda biri için “Beni tahrik etti, dayanamadım, çektim vurdum” diyen katiller ceza indiriminden yararlanıyor bu ülkede. Anlamıyorum ki bir tek kadın katilleri için mi kutsal bu savunma ve yaşama hakkı?

Yazının devamı...

Eşitlik hikâyelere nasıl yansıyacak?

30 Eylül 2019

Gide gele ben de emin oldum ki Adana sahiden özel bir şehir. Bu kadar yazarı çizeri boşuna çıkartmamış. Belki de ben hep festival zamanı gittiğim için bu kadar etkileniyorum, o sinemaları dolduran seyirciden, canla başla koşturan Çukurova Üniversiteli gençlerden. Bir şehir festivaline bu kadar güzel sahip çıkabilir.

Bu yıl 26.’sı yapılan Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde her zamankinden de büyük bir coşku vardı, adından kaldırılmış olan ‘Altın Koza’ markasına yeniden kavuşmuş olmanın sevinci. Kapanış töreninde Belediye Başkanı Zeydan Karalar “Benim için Cannes’dan sonra dünyadaki en önemli sinema festivali” dedi Altın Koza için. İsterseniz gülün ama bir belediye başkanının bir festivale böyle dört elle sarılması çok güzel değil mi?

Ödül gecesinden notlarla devam edersek, kimsenin pek konuşma hazırlamadığı, ailelere ve jüriye teşekkür edip indiği, hızlı akan bir törendi. Festivalin yaşam boyu onur ödüllerinden birini alan (Diğeri Zülfü Livaneli’ydi) Zuhal Olcay’ın “İnsan hangi işi yaparsa yapsın, eğer kendi karanlık tarafına yeniliyorsa, başkalarının onurunu ve kendi onurunu çiğniyorsa, burada bir başarıdan söz etmek mümkün değildir. Çünkü onur, insan hayatından uzundur” cümleleri geceye damga vuran sözlerdendi. “Görülmüştür” ile yardımcı rolde en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Füsun Demirel’in ilettiği “Biz buradayız. Susmuyoruz. Özgür düşüncemizle sanat üretmeye devam edeceğiz” mesajı gibi.

Madem kadınların mesajlarından söz ediyoruz, can alıcı meselelerden birine değinmenin yeridir. Çok sevindirici şekilde, Altın Koza da Altın Portakal da 2020’ye kadar sinema sektöründe cinsiyet eşitliğini sağlamayı amaçlayan 5050x2020 hareketini desteklediğini ilan etti. Gelgelelim, izlediğimiz kadın karakterlerle bunun filmlere nasıl yansıyacağı gerçekten merak konusu. Nitekim kadın oyuncu ödüllerini verirken zorlanan bir jüri vardı karşımızda. Jüri Başkanı Serra Yılmaz sahneye çıktı ve “Bir serzenişim olacak” dedi, “Filmlerde kesinlikle derinlikli kadın karakterler yok. Eşitlik diyoruz, eşitlik karakterlere de yansımalı arkadaşlar. Sarılın kalemlere, kadın karakterler de yaratın”.

Yazının devamı...

Nuh’un gemisi bizi de kurtarır mı?

26 Eylül 2019

Basbayağı ibretlik bir tabloydu önceki gün izlediğimiz. Gezegenin gidişatından, kendisinin ve dünyanın dört bir yanındaki yaşıtlarının geleceğinden endişe duyan 16 yaşında bir kız, İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne katılarak dünya liderlerinden hesap sordu. “Boş vaatlerinizle çocukluğumu, geleceğimi çaldınız. Üstelik ben şanslılardan biriyim. İnsanlar acı çekiyor, insanlar ölüyor, eko sistemimiz çöküyor, kitlesel yok oluşun eşiğindeyiz. Siz hâlâ sadece paradan konuşuyor ve ekonomik büyüme masalları anlatıyorsunuz. Buna ne hakkınız var?” dedi.

Lafı dolandırmadı, nazik olmaya çalışmadı, içinden taşan olanca öfkesiyle sordu. Daha haklı bir soru hayal edebiliyor musunuz? Bize böyle bir dünya bırakmaya ne hakkınız var diyor kız açık ve net bir şekilde. Verecek cevabımız da yok üstelik. O zaman ne yapıyoruz? Başımızı öne eğip kızarıyor muyuz? Elbette hayır. İki şey yapıyoruz: Bir, alay ediyoruz. Asperger sendromlu bir kızın bize “fazla heyecanlı, fazla öfkeli” gelen konuşmasıyla, titreyen sesiyle, aşırı bulduğumuz mimikleriyle alay ediyoruz. Onu korku filmi bebeği Chucky’ye, “Şeytan”daki Linda Blair’e falan benzetiyoruz. Her şeyin güllük gülistanlık olduğu peri masalının boş kehanetlerde bulunan cadısı muamelesi yapıyoruz. Hiçbir şey yapamazsak “Ay, ne itici” buluyoruz, “Bilmiyoruz, bir ısınamıyoruz”.

İki, bir bit yeniği arıyoruz. Arkasında duran birileri, onu ‘kurup’ oraya yollayan birileri. Bizim 66 yaşında idrak etmediğimizi o 16 yaşında nasıl kavramış olabilir? Bizim aynı yaştaki yavrularımız neden kendilerinden başka bir şey düşünmüyor da bu kız okyanusları aşmış oralara gelmiş? Kim sokuyor aklına bunları? Kim bilir kimin piyonu? Alelacele yanına George Soros montajlanmış fotoğrafı bile sürüldü piyasaya. Orijinalinde yanında duranın Al Gore olduğunu ispat etmek sadece iki dakika aldığı halde, “çamur at, izi kalsın”.

Yetişkin dünyasının, büyük bir aymazlıkla ötelemeyi tercih ettiği, “Belki benden sonra tufandır” umuduna tutunduğu gerçekleri haykıran 16 yaşındaki bir kızla baş etme yöntemleri bunlar.

ABD Başkanı Donald Trump’ın cevap niyetine yaptığı, “Aman da ne neşeli bir genç kız, belli ki onu parlak bir gelecek bekliyor” diye dalga geçmek.

Çok hazin değil mi?

Bu “küresel ısınma”, iklim krizi” gibi hayati konular bazı insanlara neden hurafe, maval, hatta iftira, iç ve dış mihrakların bir oyunu gibi geliyor, anlamakta güçlük çekiyorum. Çok da istiyorum aynı rahatlıktan. Ağustos ortasında bugüne kadar görmediğimiz dolular yağdığında, ortalığı seller götürdüğünde onların evinin çatısına bir damla bile düşmüyor mu? Bağlarda bahçelerde meyve sebze telef olurken onların ekinlerini koruyan görünmez bir şemsiye mi var? Kuraklığın, yangınların dünyayı kavurduğu zamanlar için yer altından onlara su taşıyacak gizli kaynaklar mı keşfettiler? Başka hiçbir konuda değilsek bile bu konuda kesinlikle aynı gemide olduğumuzu görmüyorlar mı? Yoksa bekledikleri bir Nuh’un gemisi mi var onları bu dünyadan alıp kurtaracak?

Yazının devamı...

Sessizce saygı duymak mümkünken

23 Eylül 2019

Bazı konularda fikir beyan etmek kimsenin harcı olmamalı diye düşünüyorum. Mesela henüz hayatının başında, önünde uzun bir yaşam olması gereken, gelecek hayalleri kuran, kalbi pırpır atan bir insan, üniversite sınavına iki hafta kala konan kanser teşhisine, kesilen bacağına, ağır tedavilere, iki buçuk yıl içinde dört kez nükseden hastalığa rağmen yüzünün tamamına yayılan bir gülümsemeyle etrafa umut ve neşe saçmaya devam ettiyse, bunun karşısında saygıyla susulur.

Utanılır bence biraz, ne saçma sapan ‘dertleri’ bitmeyen depresyon vesilelerine dönüştürdüğümüzü hatırlayarak. Orada 20 yaşındaki Neslican Tay “Hayatta kalmak için bacağını feda etmiş bir kızsam, hayatımın hakkını vermeliydim. Kendimi böyle de sevmeliyim ve hayata karışmalıydım” diyor, bizim bahanemiz nedir, mutsuz olup evlere kapanmak için, diye düşünebiliriz mesela. Aşk acısı? Parasızlık? İşteki gerginlikler? Can sıkıntısı? “Daha hiçbir şey yapmadım, âşık olmadım, yurtdışına çıkmadım, dünyayı gezmedim, yapmak istediğim bu kadar şey varken hayattan vazgeçemezdim. Ben seçildiysem kanser için, onu yenebilecek güçte olduğum içindir diye düşündüm” diyen demir bacaklı bir kızdan daha mı zor, engeliniz?

Gördük ki daha zormuş sahiden. O kız tam bacağını kaybettiği için dünyanın sonunun geldiğini düşündüğü anda balkon duvarına konan tek ayaklı bir kuşun maviliklere süzülüşünde bulduğu umuda tutunup kanatlanabilmişti ama bu ışık, hayatlarını kendilerine ve başkalarına sınırlar çizmeye adayanların önyargı duvarlarını aşıp içeri geçemedi. Yaşarken ayrı sıktılar canını, şimdi öldü, arkasından konuşuyorlar hala.

Demirden bir bacakla kırmızı rujunu sürüp şortunu giyip alışveriş merkezine gidebilmiş, kanseriyle dalga geçmiş, insanlara dilinin döndüğü son ana kadar “Sevebileceğiniz bir hayatı yaşayın, size hiçbir şey engel olamaz” demiş bir kadının “bu çıplaklıkla cennete gidip gitmeyeceği” konu olabiliyor mesela. Sevgisizliğinizle hayatı cehenneme çevirdiğiniz yetmiyor, cennete giriş kurallarını da belirleyin, ne ala.

Sosyal medyayı her konuyu ‘trollemek’ için kullananları ciddiye alıp bunları yazmazdım da, Üsküdar Üniversitesi Rektörü,  Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın attığı tweet bardağı taşırdı. “Ölümle yüzleşebilseydi ölüm bilincine sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgârına kapılmasaydı, dinlerin hayata anlam katma, teselli gücünden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi diye düşündüm,” diyor Neslican için.

Kendisi de eşini kanserden kaybetmiş, bu şekilde teselli bulmuş belli ki. Ama orada bir insan bu hayattaki zamanını mutlu ve anlamlı kılmak için, onun gibi kanserle ‘savaşanlara’ güç ve umut vermek için kendisine yollar yaratıyor. “Hayatınızı sevin” diyor, “kendinizi sevin, saçlarınızı, kilonuzu, benim için sol bacağınızı da sevin. Ne kadar zamanım kaldı bilmiyorum. Hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama şu an buradayım, hayattayım, demek ki ben kazandım”. Bir insan daha nasıl yüzleşir ki ölümle?

Siz hala diyorsunuz ki “dünyasallaşma rüzgârına kapıldı”. Bir psikiyatrist olarak. Bir profesör olarak. Sessizce saygı duymak mümkün oysa. Ya da onun tercih ettiği gibi “Mücadelen çok güzeldi” demek. Çok güzeldi sahiden.

Yazının devamı...

Cinsiyet eşitliğine alışmak

19 Eylül 2019

Farkındalık yaratmak” kulağa çok hoş gelse de gerçek hayatta karşılığını bulup bulmadığından emin olmadığım bir sözdü aslında. Artık bir şeyi yılmadan, bıkmadan, vazgeçmeden tekrarlamanın gerçekten farkındalık yaratabileceğine ve bunun bir vadede (uzun mu kısa mı zaman gösterir ama) bir dönüşüme neden olacağına inanıyorum.

Misal, bundan herhalde bir beş sene önce “toplumsal cinsiyet eşitliği” sadece o bıkmayan, yılmayan bir grup insanın sözlüğünde yer alan bir kavramdı, bugün herkesin diline yerleşti de düşmanlarını bile yarattı. Konu Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2019/2020 Eğitim-Öğretim Yılı Hedef Listesi’ne aldığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği dersini son anda çıkarmasına kadar vardı ki eşitlik kavramı kimi neden rahatsız ediyor, anlamak mümkün değil. Ya da en azından anlamak istemiyor insan. Ayrıca “farkındalık” geriye alınabilir bir şey değil. Hiçbir alanda, hiçbir sektörde.

Hafta başında, Oyuncular Sendikası yönetim kurulunda göreve başlayan oyuncu Ece Dizdar “Ağırlıklı olarak toplumsal cinsiyet eşitliği, taciz ve mobbing alanlarında faaliyet göstereceğim” diye bir açıklama yaptı sosyal medya hesabından. Hedeflerini sormak için aradım, yeni göreve başlamış olmasına rağmen hayalinde bir dolu proje vardı. Yazar Ebru Nihan Celkan ile düzenledikleri toplumsal cinsiyet eşitliği atölyelerini sürdürmek, dizilerde cinsiyet eşitliğiyle ilgili bir çalışma yapan TÜSİAD ile ortak başka projelere imza atmak, her şeyden önemlisi de oyuncuları fırsat eşitliği, ücret eşitliği konusunda bilgilendirmek, haklarının farkında olmalarını sağlamak...

Yine Ece Dizdar ve Justine Barda, geçen yıl uluslararası jüride yer aldıkları Adana Film Festivali’nin ödül töreninde seçkide hiç kadın yönetmen olmamasından duydukları hayal kırıklığını dile getirmişlerdi. Bakın, bugün Adana Altın Koza Film Festivali Direktörü Kadir Beycioğlu sinema sektöründe 2020 yılına kadar cinsiyet eşitliğinin sağlanmış olmasını hedefleyen, Cannes, Venedik, Berlin, Toronto, Locarno dahil 35 uluslararası film festivali tarafından imzalanan 5050×2020 kampanyasını imzalayarak Türkiye’de cinsiyet eşitliği sözünü veren ilk festival olduklarını, festival seçkisinde de kadınların eşit temsilini sağlayacak şekilde bir kurgu oluşturmaya çalıştıklarını açıklıyor.

Yazının devamı...

Müziğin değiştirebilecekleri

9 Eylül 2019

Enteresan bir şey oldu gerçekten, üç kişi ortak bir cümle kurmak, bir şeylere karşı çıkmak, içine dert olan meselelere dikkat çekmek için yan yana gelmekte zorlanırken, birlikten kuvvet doğuran bir rap fırtınası esiverdi memlekette.

Takvimler 6 Eylül’ü, saatler tam 00.00’ı gösteriyordu, Şanışer’in çağrısıyla bir araya gelen on sekiz rap müzisyeninin bir ucundan tutup havalandırdığı bir klip düştü YouTube’a. Adı “Susamam” idi şarkının ve söyleyecek sözleri olan bu on sekiz genç müzisyen, susmak istemedikleri konularda içlerini söze, müziğe dökmüşlerdi. 

“Black Mirror” gezegeninden gelir gibi duyulan bir kadın sesiyle başlıyordu şarkı. “Gülmek, eğlenmek istiyorsun. Hayat zaten çok zor. O yüzden müzik seni eğlendirsin, gerçeklerden uzaklaştırsın istiyorsun.  Ama biz müziğin bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz. Bizimle gel. Başlayalım mı?” diyen bir kadın sesi.

Ardından 14 dakika 55 saniye boyunca süren bir kolektif manifesto. Şanışer’in yanı sıra Fuat, Ados, Hayki, Server Uraz, Beta, Tahribad-ı İsyan, Sokrat St, Ozbi, Deniz Tekin, Sehabe, Yeis Sensura, Aspova, Defkhan, Aga B, Miraç, Mert Şenel ve Kamufle’nin çevre, doğa, kadın hakları, hayvan hakları, adalet, eğitim, hukuk, trafik, faşizm gibi toplumsal meseleler üzerine kurdukları cümleler kulaktan kulağa yayıldı ve on iki saatin sonunda Susamam etiketi dünya genelinde en çok konuşulan konular arasında bir numaraya yükselmişti. Klip 2 milyondan fazla izlenmişti ki şu anda bu rakam 13 milyonu bulmuş durumda. Onu Ezhel’in aynı saatlerde paylaştığı “Olay” şarkısı ve Sayedar & Önder Şahin ile Ceza imzalı “Komedi v Dram” izledi. Sonuç: Herkes üç gündür sokağın sesinin müziğe aktarılmasının etkisini konuşuyor. Sade suya tirit şarkı sözlerinin devrinin geçtiğini. Ayrıca hepsi kendi adına şarkılarını yazan genç müzisyenlerin böyle bir projede birleşmesinin önemini.   

Tabii her ses getiren şey gibi bu da aynı hızla kendi düşmanlarını yarattı ve tez zamanda “Aferin çocuklar” sırt sıvazlamalarının “Sözler de pek basit”, “pek didaktik”, “pek yavan, pek şu, pek bu”ya dönüşmesini izlemeye başladık.

Hâlbuki amaçlarının aferin almak ya da bir müzikal başyapıt ortaya koymak olmadığı açık, kaldı ki gayet eli yüzü düzgün bir işle ve son derece etkileyici bir kliple karşı karşıyayız. Oturduğun yerden atıp tutmak kadar kolay değil, o ayrı.

Belki tek itirazım, kadın hakları konusunda “Ben bilmem / Hiç kendimi korumak zorunda kalmadım / Hiç evlendirilmedim / Evde dayak görmedim / Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim / Sözlerinizi kusmadım / Yurdumdan edilmedim / Nefretinizle yanmadım / Yakılarak can vermedim / Hiç abimden korkmadım / Okuldan alınmadım / Ben hiç öldürülmedim” diye usul usul şarkının en çarpıcı cümlelerine imza atan Deniz Tekin’den başka kadın olmamasına olabilir.

Onun için de geç değil, neden kadın rap’çiler - hatta kadın rock’çılar ile birlikte - “susamadıklarını” haykıran bir klip yapmasınlar?

Yazının devamı...