SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Zorlu bir ada deneyimi

İstanbul’un Adalar kadar kıymetli bir hazineye sahip olup bunun nasıl bu kadar kötü değerlendirildiğini hiç anlamamışımdır. Normalde en fazla bir saatlik vapur yolculuğuyla ulaşabildiğin bir cennet parçasında yaz kış cıvıl cıvıl hayat olması gerekirdi. Çünkü bu trafikte kara yoluyla ulaşabileceğimiz pek çok yerden daha yakın, Adalar bize aslında. Neden daha fazla yararlanmayalım?

Hemen cevap veriyorum, çünkü gitmesi ayrı, kalması ayrı, dönmesi ayrı dert. Ben işe bir kutlama vesilesiyle Burgazada’da geçirilecek iki güne niyet etmekle başladım. Pazar akşamı denize nazır bir yemek yenilecek, sonrasında kalmak isteyen kalacak, dönmek isteyen dönecekti. Bu kadar basit. Evdeki hesap vapur motor seferleri tarifesine bakmayı akıl ettiğimiz noktada çarşıya uymamaya başladı.

Özellikle Burgaz, mümkünse az gidilsin, gidilince dönülmesin diye düşünülmüş bir ada. Avrupa yakasındaysan hele, işin epey zor. Beşiktaş’tan Şehir Hatları sefer sayısı bir pazar gününde toplam dört adet mesela. Kabataş, aşağı yukarı öyle. Eminönü’nden Kadıköy’e uğrayarak Burgazada’ya giden biraz daha fazla vapur var. Bostancı’dan da Mavi Marmara motor seferleri mevcut.

Neyse, gidiş koşulları da şahane, kolay değil ama asıl mesele dönmek. Adadan ana karaya dönen son motorun saati 22.40. O da Bostancı’ya. Orası sıra sıra balık lokantalarıyla dolu. Neden insanlara en azından gece yarısına kadar tadını çıkarma fırsatı vermiyorsunuz ki?

Peki deniz taksi? Öyle ya, pahalı da olsa öyle bir seçenek var. Ben de bir gün önce o seçeneği devreye sokarak Adalar’dan deniz taksi hizmetini yürüten firmayı aradım. “Bostancı 230 TL” cevabını aldım, “Kırk dakika önce aramanız yeterli” dedi, telefondaki beyefendi, “Sorun yaşamazsınız”. Yine de işi garantiye almak için saat 1’e rezervasyon yaptırmak istedim, “Tamam saat 1’de gelirim almaya” dedi.

Ve saat 12 olup da emin olmak için aradığımda ne cevap aldım? “Bu akşam yollayamıyoruz araç”. Ben “İnsanlar burada mı kalacak?” diye tutturunca da başka bir yeri arayarak 350 TL fiyat çıkardı karşıma. İtirazlarıma da “Hanımefendi, ben size yardımcı olmaya çalışıyorum” diye çıkışarak cevap verdi. Biz adadan bir tanıdık taksi bularak işimizi çözdük de, bu yapılanı nasıl açıklamak lazım? Nitekim yemek yediğimiz restorandan da “Hep böyle yapıyorlar” dediler. Gecenin o saatinde çaresiz kalan insanlara “yardım etme” adı altında yüksek fatura çıkarmak doğal karşılanacak bir şey mi?

Bu arada tut ki kalmayı seçtin, o zaman da son motor kalktıktan sonra sana sabah 5 olmuş da sen hâlâ personeli ayakta tutuyormuşsun gibi davranılacağını, saatler 22’yi gösterdi mi yemeyi bırak, oturup bir şey içecek yer bulamayacağını bilmen lazım. Bir tek hem restoran hem bar olarak hizmet veren İndos’un her saatte size misafirperver davranacağından emin olabilirsiniz. Orası da olmasa akşamları ıssız ada.

“Ada kafası böyle, rahat” diyeceklere de aynı ada kafasının hesaplara da yansımasını önermek isterim. Konaklamaya bir Avrupa başkentinin göbeğinde kalsanız ödeyeceğiniz kadar ödüyorsanız odanızın temizlenmesini, lokantada hesap Boğaz fiyatlarıyla aynıysa (Bu arada neredeyse her mekânda yüzde 10 servis ücreti hesaba dahil ediliyor, bahşiş bırakırken kontrol etmenizi öneririm) saat 22.00’de sandalyeler ters çevrilerek kovalanmamayı bekliyor insan.

Yazının devamı...

Çekirgelerin sıçramaması kimin sorumluluğunda?

Geçen hafta vicdanı olan herkesin ortak derdi, İstanbul Küçükçekmece’de beş yaşında bir çocuğun uğradığı istismardı. Maalesef ne ilk ne de korkarım ki sondu, üzücü olsa da kabul etmemiz lazım, böyle bir gündemimiz var Türkiye’de. Çok üzücü, geleceğe dair çok umut kırıcı.

Bizler bu şehirde annemiz pencereden seslendiğinde cevap verecek uzaklıkta olmak kaydıyla bütün gün sokakta oynayarak büyümüş çocuklarız. Gönül isterdi ki bizden sonrakiler de aynı özgürlüğü, aynı rahatlığı yaşayabilsin. Hangi köşe başından bir sapık çıkacak diye korkmayalım çocukları sokağa salarken. Olmadı, olamadı.

Ama çözümün “Madem böyle bir ülke haline geldik,
o zaman çocukları eteğimizden ayırmayalım” şeklinde çözülmeyeceği de açık. Nasıl çözülecek? Yasalar buna asla göz yummayacak, çocuğun beyanına yüzde yüz inanacak, hiçbir çocuk istismarcısının cezası hiçbir sebeple hafifletilmeyecek, tacizciler, tecavüzcüler sokaklarda el kol sallayarak gezmeyecek, öyle olacak.

Tabii aklıma ilk olarak aile içi tacizler, bizzat ev içinde yaşananlar, çok güvenilen komşu amcalar, dayılar geldi ama zaten tam da aynı gün öyle bir haber düştü ki ajanslara, üstüne söylenecek söz kalmadı. DHA’nın haberinden aktarıyorum: Muğla’da Tuncay Ç. adlı kişi, bir ilkokulun bahçesinde iki çocuğu taciz ettiği gerekçesiyle gözaltına alınıp adliyeye sevk ediliyor ve hem mağdur çocukların hem de görgü tanığı arkadaşlarının ifadesi sonucunda tutuklanıyor.

Peki biz bu ismi nereden biliyoruz dersiniz? Bir başka çocuk tacizi vakasından!

Tarihler 29 Temmuz 2016’yı gösterirken, Tuncay Ç. torununun arkadaşı olan dokuz yaşındaki Yağmur K.’ya tacizde bulunduğu iddiasıyla gözaltına alınmıştı. Küçük çocuğun kalbi mahkemede tacizcisiyle karşılaşma stresine dayanamamış, Yağmur K. duruşma öncesi kalp krizi geçirip hayatını kaybetmişti. Aile çocuklarının ölümünden sorumlu tuttuğu adama dava açmış ancak suçlamaları reddeden Tuncay Ç. tahliye edilmişti. Ta ki iki yıl sonra yeniden çocuk taciziyle gündeme gelene kadar...

Ne diyeceğiz şimdi? “Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar...” mı? Peki çekirgelerin defalarca sıçramaması kimin sorumluluğunda? Ne yapacağız, ilkokul bahçesinde çocuklarına sahip çıkamadıkları için anne babaları mı suçlayacağız? Bu adam tacizle suçlandığı ilk sefer tutuklanıp cezaevine konsaydı yasalar bu iki çocuğu korumuş olacak mıydı, olmayacak mıydı?

Yazının devamı...

Senin tacizcin-benim tacizcim

Ülkenin birinde adamın biri metrobüste bir kadını taciz ediyor. Öyle “Acaba yanlış mı hissediyorum, bu adam fazla mı yakın duruyor bu herif?” denecek gibi falan değil, yaka paça aşağı indirildiğinde pantolonu sırılsıklam. Kadın utanıp susmak yerine adamı ifşa etmeyi başaranlardan. Videoda avaz avaz “Ben susmayacağım, sen utanacaksın” diye yükselen sesi kulaklara çakılıp kalacak eminim.

Ama şu gerçek de çakılıp kalacak: Biz, şehirlerarası otobüslerde muavinlerin, toplu taşıma araçlarında tahrik olmaya hazır dolaşan erkeklerin bozulan niyetlerini rahatça hayata geçirebildiği bir ülkede yaşamaya alışmaya başladık. Kimse şok geçirmiyor, kimsenin dili tutulmuyor, pantolonu ıslak adamı iki kolundan tutan erkekler mesela, gayet sakinler. Hatta o kadın sesi titreyerek haykırırken “Sakin olun “ diyen var. Neden olsun, olmasın. Sen de olma mümkünse.

Bu rezil görüntüler sosyal medyada dolanıyor ve beraberinde neler konuşuluyor dersiniz? Evet, tabii ki “Bir kez daha gördük ki kadınlara ayrı vagon şart” korosu ses verdi ama onlara “Bir kez daha anladık ki erkeklerin uçkuruna sahip olmayı öğrenmesi şart” demekle yetinip başka bir konudan söz etmek istiyorum bu kez: Sosyal medyada esen “sapığın partisi” coşkusundan.

Adamın Twitter ve Facebook paylaşımları özenle taranmış ve kendisinin CHP’yi desteklediği tespit edilmiş.

Şöyle bir tweet var: “Sapık CHP’liymiş, acil yayın!” Acil bir de! Yani şu an en önemli şey bu adamın hak ettiği cezayı alması, bu tip olayların son bulması falan değil, ivedilikle bu bilginin yayılması daha mühim.

Ya da “Metrobüs tacizcisinin İmamoğlu’nu öven paylaşımları var, Ak Partili olsa kıyamet kopartırdınız, ne oldu, sustunuz?” Kim sustu? Bakınız, her tacizde, tecavüzde kimin sesi çıkıyorsa gene onlar haykırıyor. Herhangi bir partiden söz etmiyorum. Kadın Meclisleri bas bas bağırıyor örneğin, “Adalet arayışında kadın arkadaşımızın yanındayız” diye. Onlar hangi partiyi destekliyor diye bakmadan atıyorlar kendilerini taciz vakalarının önüne. Sonra bugüne kadar bu konuda hassas olduğunu bildiğimiz, gördüğümüz kim varsa gene ayakta. Gel gör ki bu zamana kadar susanlar böyle bir konudan siyasi üstünlük, bir tür zafer devşirme peşinde. “Sapık Kemalist çıktı, sapık Anıtkabir’den fotoğraf koymuş, işte çağdaş yaşamdan kastedilen bu”.

Yok artık. Tacizin, tecavüzün partisi, ideolojisi, siyasi görüşü mü olur? “Sizden” olanları linç edelim, “bizden” olanlar bin yaşasın denilecek bir konu mu bu?

Fenerbahçeliler de “Sapık Galatasaraylı çıktı” diye memnun, misal. Ne yapıyorsunuz Allah aşkına, bu adam “buralı” her şeyden önce, burada yaşıyor, bu ülke sınırları içinde. CHP’li olsa ne olur, Ak Partili olsa ne olur? Sevinilecek bir şey yok, hepimiz maruz kalıyoruz bu ve bunun gibilerin pisliklerine.

Bir “sizin sapığınız” - “bizim sapığımız” ayrımı eksik kalmıştı, o da oldu çok şükür. Şu memlekette hep beraber yaşayıp gidiyoruz, hiç değilse tacizcileri bölmeden lanetleme konusunda anlaşsak.

Yazının devamı...

O ev hepimizin, yakamazsınız

Sivas katliamının üstünden geçti yirmi beş yıl. O yıl doğan çocuklar büyüdüler koca adam oldular. Belki o dehşetin ne demek olduğunu tam da bilmiyorlar, bir ülkede insanların bir otele kapatılıp diri diri yakılmasının, alevlerin karşısında birilerinin seyirci kalıp birilerinin de “Yakın yakın” diye tezahürat yapmasının o toplumda nasıl kapanmayacak yaralar açtığının farkında değiller.

Onlara masal gibi geliyor belki, zamanın birinde, uzak bir diyarda geçen korku dolu bir masal. Orada insanlığın nasıl önemli bir sınavdan geçemeyip sınıfta kaldığına tanık olmadılar. Ve her şeyin nasıl küçücük bir provokasyona baktığına. Bir minik kıvılcımın koca bir yangına dönüşmesinin an meselesi olduğuna.

Unutulacak şey değildir, bu ülke vicdanının en kara sayfalarından biridir Madımak, ateşi de hala yürekleri dağlamaktadır, bunu bilemediler belki. Böyle bir yangından “kazanarak çıkan” olmadığından haberdar değiller.

O zaman anlayamazlar çünkü, biz o günü görmüş, yaşamış olanlar, dün nasıl yüreğimiz ağzımıza gelerek izledik, şehit cenazesine katılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na kalkan yumruk ve tekmeleri. Zar zor ellerinden kurtarılarak götürüldüğü yakındaki evin etrafını saran öfkeden gözü de vicdanı da kör olmuş yüzleri.

Tıpkı o gün gibiydi çünkü. O lanetli, o kara Sivas günü gibi. Ve aynı o gün gibi çatlak bir ses “Yakın o evi” diye bağırıyordu, bir kadın sesi hem de. Aklım almıyor. “Yakın o evi”.

O “yakın” dediğiniz, kül etmeye çalıştığınız ev hepimizin evi. Kimsenin hakkı yok yakmaya. Bu halkı bir kere daha böyle bir acının etrafında bölmeye. Madımak’ın ateşini horlatmaya.

Ankara Çubuk’ta toprağa verilen şehit piyade er Yener Kırıkçı’nın köylüleri “Bu köyden değil bunları yapanlar, hep yabancı,” diyor ve isyan ediyorlar: “Burası şehit evi. Şehit cenazesine saygı olur gösterilecekse dua edilir, namaz kılınır, hep birlikte Allahu Ekber denir, bu düpedüz provokasyon”.

Yetkililer bu provokasyonu derhal her yönüyle araştırmalı, ilk açıklamalarında vaat ettikleri gibi sorumluları bulup hesap sormalı, cezalandırmalı. “Yakın o evi” diye bağıran kişi de bulunmalı. Kimsenin hakkı olmamalı, kini, nefreti, şiddeti körüklemeye. “Protesto eylemi” değil bu, “duygusallık” kisvesine büründürülerek yumuşatılacak bir şey değil. Bu bir linç girişimi, çok şükür sonuca ulaşmamış bir katliam denemesi, hedefi de bir kişi ya da bir parti, bir görüş değil, koca bir toplum. Aynı topraklarda yan yana, kardeşçe yaşayan, dini inanç, mezhep, siyasi görüş, ırk, dil ayırmadan birbirinin sevincini de yasını paylaşan bir halk. Düğünde de cenazede de birlikte durur, nasıl sevinip nasıl üzüleceğini bilir. Biri yanarken öteki bayram yapamaz.

Sivas’ta gördük biz bunu, yaşadık. Hâlâ sönmedi ateşi.
O ev yanarsa kimse kurtulur mu sanıyorsunuz?

Yazının devamı...

Üç kız kardeşin hikâyesi

Bir İstanbul Film Festivali’ni daha uğurladık. Dün ödüller sahiplerini buldu ve en çok sahneye çağrılanlar, “Kız Kardeşler” ekibi oldu. Emin Alper en iyi yönetmen, Giorgos-Nikos Papaioannou en iyi müzik ödüllerini aldı. Filmin birbirinden parlak üç genç oyuncusu Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel ve Helin Kandemir tam hayal ettiğim gibi en iyi kadın oyuncu ödülünü paylaştılar. Ve en nihayetinde “Kız Kardeşler” en iyi film seçilerek büyük ödülün de sahibi oldu.

Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışarak yapan “Kız Kardeşler”in ikinci durağıydı, İstanbul Film Festivali. Ve tabii Türkiyeli izleyiciyle ilk buluşması. Benim için de sahiden ayrı bir yeri oldu filmin. Sevip beğendiğim ama filmlerinde kadınlara pek de bir yer bulamamasından mutsuz olduğum bir yönetmenden üç kadın karakteri odağına alan bir hikâye izlemiş oldum bir kere. Konu açıldığında “Bir filme kadın hikâyesi - erkek hikâyesi diye bakmayalım” demek âdetten olsa da, bana göre sinemamızın önemli eksikliklerinden biri bu, çünkü. Ben de bir kadın olarak sadece erkeklerden oluşan bir dünya izlemek istemiyorum, sinema salonuna her girdiğimde. Hatta erkekler de izlemese iyi olur diye düşünüyorum.

Dolayısıyla, Emin Alper’in “Abluka” sırasında vaat ettiği gibi üçüncü filminde nihayet kalemini ve objektifini kadınlara çevirmiş olmasından çok memnunum. Üstelik bütün “sıkışmışlıklarına” karşın kendi kaderlerini ellerine almanın yolunu arayan mücadeleci üç kadın, Reyhan, Nurhan ve Havva. Sarp kayalar üzerine kurulu, kuş uçmaz kervan geçmez, hele kar yağdı mı dünyayla iletişimi tümden kesilen yoksul bir dağ köyünde yaşıyorlar. (Çekimler Artvin Yusufeli’nin Morkaya köyünde, Derebaşı (Havger) Mahallesi’nde yapılmış.) Anneleri ölmüş ve babaları da onları küçük yaşta besleme olarak kasabaya yollamış. Hayatları köyle kasaba arasında sıkışıp kalmış, ne oraya ne buraya ait olamayan üç kız kardeşin farklı sebeplerle döndükleri baba evindeki buluşmalarını anlatıyor film. Üçünün de hayattan beklentileri, sıkı sıkı tutundukları arzuları ve mahkûm oldukları “araf”tan kurtulma umutları var. Bu uğurda da farklı mücadele biçimleri. Birbirleriyle de hem kader ortağı hem de rakip durumundalar.

İzleyenin içini o kız kardeşlerinki kadar daraltan bir hikâye anlatıyor Emin Alper. Ama bir taraftan meseleye ironik bir yerden yaklaşıyor ve içinde son derece incelikli bir mizah var, nitekim seyirci de yer yer kahkahalarla izledi. Kendisi gösterim sonrası özellikle kadınların diyaloglarını yazarken zorlandığını söyledi ama bunun hiç belli olmadığını, kız kardeş sohbetlerinin ve itişmelerinin müthiş bir doğallıkla aktığını söylemem lazım. Üç kız kardeşi oynayan Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel ve Helin Kandemir de bu doğallığı üst seviyeye taşıyorlar oyunculuklarıyla. Babayı oynayan Müfit Kayacan, Reyhan’ın yarım akıllı kocası Veysel’i oynayan Kayhan Açıkgöz ve kızların besleme gittiği evin ‘babası’ Kubilay Tunçer de son derece başarılılar. Aklın kıskacından kurtulmuş taklalar atan Hatice’de Başak Kıvılcım Ertanoğlu filmin sürprizlerinden biri. Umarım tez zamanda hak ettiği kadar çok sayıda salonda seyirciyle buluşur. Hayal bu ya...

Yazının devamı...

Olanak yoksa dayanışma var

Bazen bir küçücük kıvılcım nasıl kocaman bir şenlik ateşi yakabiliyor. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde her yıl düzenlenen Bahar Şenliği’nin 33.’sünün iptal edildiğine dair rektörlük açıklaması mesela, tam da bunu yaptı, bir bayram havası yarattı.

Cümlede bir çelişki var farkındayım, şenlik iptalinden nasıl bayram çıkabilir? Alışılagelmiş tepki, protesto ve öfke cümlelerinin yerine mizahı koyarak ve somut, yapıcı öneriler getirerek. Açıklamada “Üniversitemizin mevcut teknik ve idari olanaklarıyla gerçekleştirilmesi mümkün olmadığından” ibaresi mi kullanılmış iptal gerekçesi olarak, bu gerekçeyi bertaraf edecek fikirler ortaya atarak.

Süreç şöyle işledi: “ODTÜ Bahar Şenliği iptal edildi” haberiyle birlikte, twiter’da derhal bir “ŞenliğineSahipÇık” etiketi peydah oldu ve muhtemelen pek çok koldan eş zamanlı olarak “Olanak yoksa biz varız” mesajları yağmaya başladı. Haluk Levent, Bulutsuzluk Özlemi, Aylin Aslım, Ogün Sanlısoy, Erdal Erzincan, Peyk, Bedük, Moğollar, Can Bonomo, Özge Fışkın, Gaye Su Akyol, Hayko Cepkin, Gülsin Onay, Büyük Ev Ablukada, Sabahat Akkiraz, Şevval Sam, Sıla, Athena, Mor ve Ötesi, Melike Demirağ, Ezhel herhangi bir bedel istemeden geleceğini söyleyen müzisyenlerden sadece birkaçı. Listedeki kuşak ve müzik türü çeşitliliğine bakar mısınız, ODTÜ ODTÜ olalı böyle şenlik görmemiş olacak.

Sonra tiyatrocular katıldı destek kervanına. Genco Erkal’dan Çağlar Çorumlu’ya, Sumru Yavrucuk’tan Bülent Emrah Parlak’a, Nazan Kesal’dan Rıza Kocaoğlu’na, İstanbul Halk Tiyatrosu’ndan Bakırköy Belediye Tiyatrosu’na her türlü masrafı da üstlenerek Ankara’ya gelip oyunlarını oynayacaklarını açıklayanlar listesi dakika dakika kabarıyor.

İnşaat-İş Sendikası “Biz gelir sahne ve stant kurulumlarının işçiliğini yaparız” dedi sonra, Lom Creative “Afişleri ve tüm tanıtım işlerinin tasarımını karşılık beklemeden üstleniriz”, Hopa Çay “Çaylar bizden” diye girdi söze, Kurtco Nakliyat “Dekorları ücretsiz taşırız”.

Velhasıl, ortaya benzerine az rastlanmış bir dayanışma tablosu çıkmış durumda. Şu an ODTÜ dört gün değil kırk gün kırk gece şenlik yapabilecek katılımcı desteğine sahip. Hatta en son Birsen Tezer müzisyen arkadaşlarına “ODTÜ’ye bu şık öncülüğünden dolayı selam çakarak şenlikleri için destek bekleyen diğer üniversiteleri de aramızda paylaşalım” önerisini getirdi. Öyle ya, şenliğe muhtaç tek üniversite ODTÜ değil. İTÜ, KTÜ, Gaziantep Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi öğrencileri şimdiden sıraya girmeye başladılar bile.

Tabii şimdi gözler ODTÜ Rektörlüğünde. Haluk Levent, pazartesi, yani bugün, bütün bu destekçi mesajlarıyla birlikte Rektörlüğe yazılı başvuruda bulunacağını açıkladı. Rektörlüğün de bu inanılmaz gönüllü desteğinin, bu iyi niyetli çabaların kıymetini bileceğine inanmak istiyorum. O zaman ODTÜ’de tarihi bir bahar şenliği yaşanacak ve bu böyle köklü bir geleneğe çok yakışacak. Belki de oradan taşan şenlik ateşi memleketin diğer üniversitelerine de ulaşacak. Şahane olmaz mı?

Yazının devamı...

Hadi birlikte ciyaklayalım

Çağlar Çorumlu, TiyatrOPS’un yeni sahnesinde oynadığı “Yorgun Cümleler Günlüğü” adlı tek kişilik oyunla seyirciyi ‘mış gibi yapanlar’ gezegeninde bir saatlik yolculuğa çıkarıyor

“Hadi birlikte ciyaklayalım”. Bir saatin sonunda “Yorgun Cümleler Günlüğü”nden ayrılırken beynimde en çok yankılanan cümle buydu. Belki yorgun cümlelerin en yorgun olmayanı, en vazgeçmemiş olanı, en insanı aksiyona çağıranı gibi geldiğinden. Belki içinden çıktığım bu sürreel, bu fantastik ve acımasızca gerçek dünyayı bir ciyaklama eylemi güzel tamamlayacağından, bilemiyorum. Bildiğim, akılda kalıcı, düşündürücü bir altmış dakikaydı.

Kapı açılıp karanlık salona girdiğimizde ortada iki yarımdan oluşan, bir birleşip bir ayrılan alışveriş arabasının üstünde oturmuş bir adam bekliyordu bizi. Müzikle beraber kalkıp dans etmeye başladı. Çok eğleniyor’muş’ gibi, keyfi çok yerinde’ymiş’ gibi, hayatı dolu dolu yaşıyor’muş’ gibi.

Hamam böceği ordusu

Ve ‘mış gibi’ yapanlar gezegenine dair ilk hikâyesini anlatmaya başladı sonra. Bir hamam böceği ordusunu terbiye etmeye etmeyi kafaya koymuş ve en nihayet onları eve geldiğinde terliklerini getirecek, omlet, salata gibi basit yemekleri yapabilecek bir hizmetkârlar kolonisine çevirmeyi başarmış adamın hikâyesi. Kadınlar ve çocuklar konusunda başarısız olsa da hamam böcekleriyle iyi anlaşan bir adamın hikâyesi. Dokuz yaşından itibaren her sene defterine “Bu tarihe kadar yaşamaya sevmedim” yazan, taksitle araba almayı, doğum günlerini hatırlamayı, Anneler Günü’nde annesini ziyaret etmeyi, çiçekleri sulamayı hatırlamayı beceremeyen bir adamın. Uzun lafın kısası, hayatla anlaşamadığı yetmezmiş gibi bu anlaşmazlığı gizlemeyi bile beceremeyen bir adamın hikâyesi işte.

Laf lafı açtıkça göreceğimiz gibi, içinde yaşamaya çalıştığımız toplumda aslında hepimizin hikâyesi. O bir yere varmayan, laf olsun diye edilen diyaloglara, cevabı merak edilmeyen sorulara, evine davet ettiği misafir kapıdan çıkar çıkmaz dedikoduya başlayanların “çifte standart çift dinamiğine”, otuz dakika zaman harcayarak kurulan cümlelere cevaben gelen gülücük işaretinin yarattığı hayal kırıklığına, acıları saklayan palyaço kostümlerine yabancıysanız, size uzak gelebilir ancak.

Onun dışında, “Metinde geçmese de filozof Gottfried Liebniz’in köpeği Daisy’ye her gece anlattığı kısa hikâyelerden oluşan” bu metin, bir modern çağ insanı günlüğü. Yazar Rodrigo Garcia “Daisy” adını vermiş, TiyatrOPS “Yorgun Cümleler Günlüğü” adıyla sahneliyor.

Yeni bir başlangıç

Önce TiyatrOPS’tan söz edelim; OPS’un açılımı “oyun performans sahnesi”. Çağlar Çorumlu tarafından 2014 yılında kurulmuş fakat bu 27 Mart’ta Acıbadem’de yeni bir sahnede taze bir başlangıç yaptı.

Önce her santimetrekaresi düşünerek yapılmış, her detayı özenle seçilmiş bu sahne için Çağlar Çorumlu ve salonun idaresini üstlenen eşi Gaye Çorumlu’yu kutluyor ve “Yorgun Cümleler Günlüğü”ne dönüyorum. Müthiş zeki, eğlenceli ve dinamik bir metin, Rodrigo Garcia’nınki. Yasemin Kural’ın çevirisi çok başarılı ve akıcı. Her anını aynı dikkatle takip ettiğimi iddia edemeyeceğim, arada kaybolduğum, daha sonra kuyruğundan yakaladığım oldu ama bu aldığım seyir zevkini azaltmadı. Bunun bir nedeni Nefrin Tokyay’ın tek kişilik oyuna müthiş bir enerji katan hareketli rejisi ise -arkada dönen görseller ve ışık için Ali Pişkin’i özellikle kutlayarak- en önemli nedeni de Çağlar Çorumlu’nun kendisi. Zira telefon rehberi de okusa, tek kelime etmeden dursa bile -ki durduğu oluyor- yine bir şey anlatmayı başaran ve seyirciyi avucunun içine alan bir oyuncu. Kaldı ki bu metin böyle bir oyuncu için biçilmiş kaftan.

“Ciyaklayalım hadi: Kendini kaptırmak, iç neşemizi hiçbir yasaya bağlı kalmadan, hiçbir tekniğe bağlı kalmadan, hazza kapılmadan serbest bırakır”. Final için gene başlangıç cümlesine dönmek istedim. Bu etkileyici deneyimden sonra iç neşemizi serbest bırakmak iyi gider diye düşünerek.

YORGUN CÜMLELER GÜNLÜĞÜ / TiyatrOPS

Yazan: Rodrigo Garcia / Çeviren: Yasemin Kural / Yöneten: Nefrin Tokyay / Oynayan: Çağlar Çorumlu / Dekor ve kostüm: Meltem Günaydın / Işık, fotoğraf ve görsel: Ali Pişkin / Afiş: Buket Pişkin / Asistanlar: Gülce Ünlü, Cihan Berk Rüzgar

Yazının devamı...

Zalimlik sanatına karşı iyilik sanatı

“Kimi zaman insanda ‘hayvanca’ bir zalimlik olduğundan dem vurulur ama hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık, bir hakarettir bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ustalıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece”.

Dostoyevski’nin bu sözünü, Silivri Canları’nın Instagram’daki sayfasında gördüm dün. Ülkemizde gittikçe sıklaşan toplu katliamlardan birinin daha kurbanlarının, hepimizin gözü önünde can çekişerek ölen Ankara Batıkent köpeklerinin ardından yazılmıştı ve gerçekten edine edine kötülüğü ‘sanat’ edinmiş bir türün acıklı hali daha iyi ifade edilemezdi. Aklın var, kalbin var, bir sürü yeteneğin var, bu dünyaya kazık kakamayacağının, ölümlü olduğunun bilincindesin, şu sınırlı vaktinde vicdanlı olabilirsin, şefkatli olabilirsin, birilerine faydan dokunsun diye uğraşabilirsin, öldürmeyip yaşatabilirsin ama hayır, sen kötü olmayı tercih ediyorsun. Hem de sana hiçbir zararı dokunmadığı gibi bir de üstüne güvenen, karnını doyuracağına inanan canlıların önüne yiyecek görünümlü zehir koyacak kadar kötü.

Böyle zamanlarda “İnsan yaşattığını yaşamadan ölmezmiş” cümlesinin doğru olmasını gönülden istiyorum ama bu olaya dair tek diyeceğim, biz artık yetkililerden “İnceleyeceğiz, araştıracağız, takipçisi olacağız”dan fazlasını duymak, “İşte bu canlıların katilleri bunlar” dendiğini görmek ve onların en ağır şekilde cezalandırılacağımı bilmek istiyoruz. Tabii bunun için önce hayvan hakları yasasının çıkmasını bekliyoruz. Bu katillerle bir arada yaşamak istemiyoruz.

Peki, bu sırada delirmemek için biz ne yapabiliriz? Bu sınırsız öfkemizi başka canlıları yaşatmaya yaşama yöneltebiliriz. Öldürme sanatını, zalimlik sanatını benimseyenlere inat yaşatma sanatını, şefkat sanatını öğrenebilir, öğretebiliriz. Çocuklarımızı hafta sonu gezmesi diye alışveriş merkezlerine kapatmak yerine hayvan barınaklarına götürebilir, başka canlılara yardım etmeyi öğretebilir, eve bir hayvan alacaksak pet shop hapishaneleri yerine barınakları tercih edebiliriz.

Kalkıp gidemiyorsak, oturduğumuz yerden parmağımızın ucuyla barınaklara mama yollayabilir, hasta, yaralı, işkence görmüş, kaza geçirmiş hayvanlara şifa olmak için bütün imkânlarını seferber eden iyi insanlara destek olabiliriz. İki örnekten söz etmek istiyorum, biri Silivri Canları. Instagram hesabına (silivricanlari) girip, baktıkları hasta hayvanları görebilir, onlara para yardımında bulunabilir, hemen şu anda felçli üç köpeğin ayaklanmasına önayak olabilirsiniz. Pet Besinleri ya da Canpet internet sitelerinden onlara mama yollayabilirsiniz.

Ya da Antalya’da kendi bahçesinin ürünlerinden hazırladığı katkısız yiyecekleri ihtiyaç sahiplerine gelir yaratma amacıyla satan Menşure Ertürk’ten (mensureerturk) alışveriş yapabilir, mutfağınızı kaju, fındık, kuşburnu ezmesi, limon, kapari turşusu, nar ekşisi gibi sağlıklı lezzetlerle doldururken birilerine faydalı olmanın huzurunu yaşayabilirsiniz. Bu haftanın siparişlerinin geliri dört ayaklı dostlar için kullanılıyor. Aynı üç felçli köpeği ayağa kaldırmak için.

Çaresizce seyirci kaldığımız zalimliğe karşı kendime de herkese de önerebileceğim tek çözüm bu. Birileri kötülüğü sanat edinmişse biz de iyiliği edinelim, edinmiş olanlara destek olalım. Bedduadan daha hızlı ve kesin sonuç alırız hem.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.