SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Dış politikada S-400 etkeni

Türkiye’nin dışarıdan satın aldığı bir silahın ülkeye getirilmesi hiç bu kadar aleni ve şeffaf bir şekilde cereyan etmemiştir.

Genelde bu tür askeri işlemler tam bir gizlilik içinde yapılır veya olsa olsa kısa bir resmi açıklamayla geçiştirilir.

Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin alınmasıyla ilgili tüm gelişmeler -müzakere aşamasından malzemenin ilk teslimatına kadar- dünyanın gözü önünde gerçekleşti.

Özellikle sistemin ilk parçalarının uçakla Mürted hava üssüne nakli, Savunma Bakanlığı’nın sağladığı canlı görüntülerle ve teknik detaylarla herkese duyuruldu.

Bu istisnai şeffaflık ve başarılı “halkla ilişkiler” faaliyetiyle, dünyaya şu mesaj verildi: ABD’nin baskılarına, hatta tehditlerine rağmen, Türkiye S-400’leri almak ve operasyonel hale getirmek konusundaki beyanlarını hayata geçiriyor.

Bunun anlam ve önemi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en ileri teknolojiye sahip bir hava savunma sistemine sahip olmasının da ötesinde, Ankara’nın kendi çıkarlarına uygun gördüğü bir hareketi bağımsız bir şekilde yapmak cesaretini göstermesidir.

Bu Türk dış politikasında eskisinden farklı bir davranışın ve yeni bir dönüm noktasının işaretini veriyor...

Nasıl karşıladılar?

Rus kargo uçaklarının S-400’lerin ilk teslimatını yapmak üzere Mürted hava üssüne indikleri gün, olayın dünya medyasında birinci haber olması, bunu birçok resmi beyanın ve yorumun izlemesi, bu gelişmelerin uluslararası platformda ne kadar önemsendiğini gösterdi.

Beklendiği gibi Batı’da yapılan değerlendirmeler genelde olumsuz oldu: Bunun askeri bakımdan Batı ittifakı için sakıncalar yaratacağı, siyasi bakımdan da Türkiye’nin Rusya’ya kayması ve Batı’dan uzaklaşması sonucunu vereceği öne sürüldü. İngiliz “Times” gazetesi, Ankara’nın davranışını Batı’ya bir “meydan okuma” diye nitelendirirken, Fransız “Le Monde” gazetesi de bu olayı Türk dış politikasında bir “sapma” olarak gösterdi.

ABD’den de olumsuz tepkiler daha çok Kongre’den ve Pentagon’dan geldi. Kongre’den daha önce de sözü edilen yaptırımlar lehinde sesler yükselirken, Beyaz Saray, en azından düne kadar, suskun kalmayı tercih etti. Başkan Trump’ın bu konuda nasıl bir tavır alacağı önümüzdeki günlerde belli olacak. Trump Osaka’da sergilediği tutum doğrultusunda hareket edip Kongre’ye ve Pentagon’a karşı çıkacak mı, yoksa iç politika nedeniyle geri adım atıp Türkiye aleyhinde bir tavır mı alacak? Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği önemli ölçüde bu konuda yapılacak tercihe bağlı.

Oldu da bitti...

Aylardan beri tartışılan ve gerginliklere de yol açan S-400’ler meselesi, nihayet teslimat işlemiyle, noktalanıyor. Artık ABD’nin ve Batı’nın bu gerçeğe göre stratejisini ayarlaması gerekir. Akılcı tercih, Türkiye’yi Batı’dan daha da uzaklaştıracak hareketlerden sakınmaktır.

Türkiye açısından da önemli olan, çok yanlı, dengeli ve barışçı dış politika uygulamasını sürdürmektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belirttiği gibi, S-400’lerin amacı savaşa hazırlanmak değil, barışı korumaktır. S-400’lerin esas amacının savunma ve caydırıcılık olduğu unutulmamalıdır. Bu diplomasiye alternatif olarak değil, ek bir etken olarak görülmelidir.

Yazının devamı...

Sondaj krizi

Türkiye Doğu Akdeniz’de giriştiği doğal gaz sondaj çalışmalarını bütün olumsuz dış tepkilere rağmen sürdürmeye kararlı.

Ankara’da yapılan resmi açıklamalar hep bu yönde.

Kıbrıs’ın batısına gönderilen “Fatih” gemisinden sonra, geçen hafta sonu bu kez adanın Doğu bölgesine sevk edilen “Yavuz”un çalışmalara başlamasıyla, “sondaj krizi” yeni bir aşamaya girmiş bulunuyor.

Ankara, bu çalışmaları sürdürme hakkını savunurken, şimdi Kıbrıs Rum Yönetimi’nden yana çıkan birtakım ülkelerle karşı karşıya geliyor.

Bu güçlerin arasında AB’den ABD’ye Rusya’dan Mısır’a kadar çeşitli ülkeler var.

Genelde bu ülkeler, Türkiye’nin giriştiği bu çalışmaları, “Kıbrıs Devleti”nin egemenliğinin ihlali olarak sayıyor ve bu faaliyetin durdurulmasını istiyorlar.

Avrupa Birliği bu konuda sadece bir eleştiri veya kınamayla yetinmeyip Türkiye’yi bu işten vazgeçirmek amacıyla bazı ekonomik yaptırımlar uygulamayı da düşünüyor. Nitekim bu yönde hazırlanan bir karar taslağının önümüzdeki hafta AB Bakanlar Konseyi’nin önüne gelmesi söz konusu.

Neden taraf tutuyorlar?

Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu meselede oldukça geniş bir destek görmesinin başlıca nedeni, uluslararası camianın onu “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin meşru temsilcisi olarak tanımasıdır.

Diğer bir deyişle, Kıbrıs tek devlet olarak görülüyor, dolayısıyla, tüm egemenlik haklarının sahibi sayılıyor. KKTC’nin varlığı ise tanınmıyor ve dolayısıyla onun örneğin sondaj için ruhsat vermek gibi bir hakkının bulunmadığı iddia ediliyor.

Rumların destek görmesinin diğer bir nedeni de AB üyesi olmalarıdır. Bu, Güney Kıbrıs’a Birlik üyelerinin dayanışma içinde arka çıkması avantajını veriyor.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Doğu Akdeniz’deki krizin bu noktaya gelmesinde, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, daha işin başında, Türk tarafını adeta yok sayarak, tek başına hareket etmesi ve doğal gaz arama hakkını sadece kendisinde görmesidir. 2000’lerin başında Kıbrıs açıklarında hidrokarbon kaynakların varlığı tespit edildiğinde, bunun Türk-Rum ortaklarıyla paylaşılacağı ve böylece Kıbrıs meselesinin çözümünün de kolaylaşacağı ümit edilmişti. Ama Rum Yönetimi ada Türklerini ve Türkiye’yi bu çalışmalardan dışlamak için her şeyi yaptı. Bu da Türkiye’yi kendi haklarını korumak için gereken adımları atmak zorunda bıraktı.

Şimdi de Rum Yönetimi, Türkiye’nin girişimlerini sabote etmek için, dış desteğe güvenerek hareket ediyor.

Pratikte ne olur?

Türkiye kendi planına göre sismik faaliyetini sürdürmeye kararlı olduğuna göre, Rum tarafı ne yapacak? Buna engel olmak için “sahada” ne yapabilir? Bu durum bir çatışmaya yol açabilir mi?

Türkiye’nin kararlılığı ve gücü karşısında Rum tarafının bir silahlı çatışmaya yol açabilecek zorlamalara girişmesi pek beklenemez. Velev ki bir çılgınlık veya bir kaza olmasın...

Ama öyle anlaşılıyor ki Rum Yönetimi, destek aldığı dış güçlerin yardımıyla, diplomatik, ekonomik baskılarla Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışacaktır. AB kullanmak istediği enstrümanların başında geliyor. Bunda başarılı olacağı şüpheli. AB’nin Türkiye’yi tamamen karşısına almaktan çekineceği söylenebilir.

Kaldı ki Türkiye’yi bu tür yöntemlerle geri adım atmaya zorlamak, boş bir hayaldir. Böyle bir çatışmacı tutumun kimseye yararı yoktur. Tek çıkar yol, Türk tarafının da paylaşacağı ortak çalışmalar için uzlaşma imkânını aramaktır.

Yazının devamı...

Yunanistan’da değişim

Yunanistan’da beklenen oldu: erken genel seçimleri Kiriaskos Miçotakis’in Yeni Demokrasi Partisi (YDP) kazandı.

Seçim öncesi bütün anketler bu sonucu öngörmüştü zaten. Önemli olan, YDP’nin oyların yüzde yaklaşık 40’ını alarak tek başına iktidara gelmiş olmasıdır.

Sandıktan çıkan sonuç, Aleksis Çipras’ın radikal sol Syriza Partisi’nin iktidardaki süresini kısa kesti: 2015’te büyük umutlarla iş başına gelen Çipras’ın bu seçimlerde uğradığı yenilgiyle, radikal sol yönetim koltuğu YDP’ye önemli bir oy farkıyla (yüzde 8 civarında) bırakmış oldu.

Sıkıntılı yıllar

Çipras dönemi, özellikle ekonomik bakımdan, Yunanistan’ın yaşadığı en sıkıntılı yıllar olarak anımsanacaktır. Onun ve partisinin seçimlerde yenilgiye uğramasının başlıca nedeni de budur.

Aslında Çipras, 9 yıl önce iktidara geldiğinde gerçekten bir enkaz devraldı. Daha önceki hükümetlerin baş edemediği ağır ekonomik sorunlar Syriza’nın omuzlarına yüklendi. Atina dev dış borçlanmalara başvurmak zorunda kaldı. Bunun çok ağır faturasını halk ödedi. İşsizlik, yoksulluk arttı. Çipras baştaki direnmelerine rağmen, borçlandığı ülkelerin ve kurumların şartlarına boyun eğmekten başka çare bulamadı. O sıkıntı ortamında Yunanistan için “Avrupa’nın hasta adamı” diyenler oldu. Neyse ki son aylarda durumda bir toparlanma başladı, “hasta adam” iyileşme yoluna girdi ama bu arada seçmen çektiği sıkıntıların faturasını Syriza’ya kesti.

Yeni bir dönem

Bu seçimlerde sonucu etkileyen faktör, bir yandan Çipras’tan kesilen umutların, farklı şeyler vaat eden Miçotakis’e yönelmesidir. YDP liderinin vergileri düşürme, yatırımları teşvik etme, özelleştirme, işsizliği azaltma ve kalkınma projelerine öncelik verme gibi vaatleri seçmen çoğunluğunun kulaklarına hoş geldi. Bu program, Yunanistan’ın sosyoekonomik düzende soldan sağa çark edişinin sinyalini veriyor.

Miçotakis iktidarının bu yolda nasıl ve ne kadar başarılı olacağı zamanla görülecektir. Bu onun liderlik yeteneği kadar halkın sadece ‘tüketen’ değil, aynı zamanda ‘üreten’ bir toplum olma çabasına da bağlıdır.

Türkiye ile ilişkiler

Atina’daki iktidar değişikliği Türk-Yunan ilişkilerinin yeni dönemde nasıl gelişeceği konusunu gündeme getiriyor.

Çipras döneminde FETÖ firarilerine sığınma hakkının verilmesi gibi terslikler, Ege’de ve son olarak Doğu Akdeniz’de uyuşmazlıklar gibi sorunlar yaşandı. Ama bu arada karşılıklı ziyaretler, görüşmeler ve yakınlaşma hareketleri de oldu.

Miçotakis ailesinin (eski Başbakan olan) babası, eski Dışişleri Bakanı ablası başta olmak üzere, Türkiye’yi yakından tanıması bir avantaj. Kampanya sırasında Türkiye pek gündeme gelmedi ama Kiriakos Miçotakis’in Türkiye ile diyalogdan yana olduğu biliniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onu ilk tebrik eden lider olması da anlamlı.

Kuşkusuz Yunanistan’ın da Türkiye ile sorunlar konusunda devlet politikasını değiştirmesi beklenemez ama diyalogla çözüm arama ve karşılıklı güveni artırma iradesinin gösterilmesi çok önemli. Bu aşamada Atina’dan beklenebilecek olan budur.

Yazının devamı...

Libya’da kim kimden yana?

Libya’da General Halife Hafter’e bağlı güçlerin 6 Türk denizcisini alıkoyması ve onu izleyen olaylar, gözleri bu Kuzey Afrika ülkesine çevirdi.

Görülen manzara kaygı verici: İkiye bölünmüş, birbirine düşman iki ayrı yönetime ve orduya sahip, yıllardan beri iç savaşa sahne olan bir ülke.... Ve buradaki “vekâlet savaşı”nı yönlendiren dış güçler.

40 yıllık Kaddafi yönetiminin 2011’de devrilmesinden sonra, özgür, demokratik ve müreffeh bir Libya kurulması umudu, işte yerini böyle bir perişanlığa bırakmış durumda.

Zengin petrol kaynaklarına sahip 7 milyon nüfuslu Libya’nın şansızlığı, Kaddafi’den sonra tam bir kaosa sürüklenmesi ve birliğini kaybedip kendi içinde kamplaşmasıdır.

2014’ten itibaren Libya fiilen ikiye bölünmüş, doğuda Bingazi ve Tobruk kentlerini kapsayan bölgede General Hafter’in emrindeki Ulusal Kurtuluş Ordusu, ayrı bir yönetim ve ayrı bir parlamento ile hâkimiyet kurmuş, batı bölgesinde ise başkent Trablus’ta Başbakan Serrac’ın başında bulunduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti “meşru” sayılan yönetimini sürdürmüştür.

Ne var ki General Hafter, bütün ülkeye hâkim olmak amacıyla harekete geçmiş, emrindeki silahlı güçler bu yılın başlarından itibaren başkent Trablus’u hedef alan saldırılara girişmiştir. BM’nin çabalarına rağmen bu kanlı çatışmaları durdurmak mümkün olmamış, savaş durumu günümüze dek devam etmiştir.

Dış güçlerin rolü

Libya’daki iç savaşın büyümesinde ve uzamasında dış güçlerin önemli rolü var.

Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti uluslararası camia tarafından “meşru” yönetim sayılmakla beraber, birçok ülke bu yönetime karşı savaşan General Hafter’in güçlerine destek vermektedir.

Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Ulusal Kurtuluş Ordusu’na silah sağlayanlar başlıca ülkelerdir. Mısır General Hafter’e desteğiyle, Libya’da ve böylece Doğu Akdeniz’de etkinliğini pekiştirmeye çalışmaktadır.

ABD’nin de Tobruk’taki yönetimi desteklediğine dair birçok işaret var. Hatta Rusya’nın da dolaylı şekilde General’e yakınlık gösterdiği biliniyor. Öte yandan, Fransa’da General’den yana bir tutum alıyor.

Türkiye’nin duruşu

Türkiye Libya’daki iç mücadelede merkezi hükümeti destekliyor. Ankara bu destek çerçevesinde Trablus’a insansız uçaklar ve diğer modern silahlar da veriyor. Hükümet güçlerinin General Hafter’in güçlerine karşı son çarpışmalarında, Türkiye’nin sağladığı desteğin önemli bir rol oynadığı anlaşılıyor. General Hafter’in Türkiye’ye karşı tepki göstermesinin ve bu arada 6 Türk denizcisinin alıkonmasının nedeni de bu. Ankara’nın buna karşı aldığı sert tavır, bu denizcilerin süratle serbest bırakılmasını sağladı. Ama Türkiye’nin Libya’nın o cenahıyla gerginliği devam ediyor.

Bu durum son zamanlarda Ortadoğu’da oluşan kamplaşmayı Kuzey Afrika’ya kadar taşıyor. Suriye, Filistin, İran meselelerinde olduğu gibi, Sudan krizinde ve Doğu Akdeniz’deki uyuşmazlıkta da bir Mısır-Suudi Arabistan Arap Emirlikleri ekseni kendisini gösteriyor. Libya’da da şimdi Türkiye bu eksenle karşı karşıya geliyor.

Yazının devamı...

S-400 krizi sona eriyor mu?

Doğrusu bu kadarı beklen-miyordu. ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Osaka’da yaptığı görüşmede, S-400 meselesinde bu derece olumlu bir tavır sergileyeceği, Türkiye’yi haklı gösteren bu kadar sıcak mesajlar vereceği tahmin edilmiyordu.

S-400 krizinin ortaya çıkmasından bu yana, hiçbir Amerikan yetkilisi böyle konuşmamıştır. Washington’dan gelen sesler hep eleştirel, hatta tehditkâr nitelikteydi.

Trump ise, malum “dobra” üslubuyla ilk kez meseleye farklı şekilde yaklaştı. Türkiye’yi Rusya’dan S-400’leri almak zorunda kaldığı için haklı buldu, selefi Başkan Obama’nın Türkiye’ye “Patriot” füzeleri satmak istememesinin bu duruma yol açtığını, dolayısıyla Türkiye’ye adaletsiz davranıldığını belirtti. Ayrıca kendisinin Erdoğan’a olan sempatisini ve Türkiye’ye verdiği önemi de dile getirdi.

***

Trump’ın Erdoğan ile görüşmesinden sonra dünya medyasıyla paylaştığı bu görüşler, birkaç bakımdan büyük önem taşıyor:

1) ABD Başkanı, S-400’ler konusunda Pentagon’dan, Kongre’den ve düşünce kuruluşlarından gelen eleştirilere karşılık, Türkiye’yi alenen desteklemek cesaretini göstermiştir. Bunu yaparken kullandığı ifadeler, Türk yetkililerinin savunduğu argümanlar doğrultusundadır.

2) Trump’ın söyledikleri, kendisini ve yönetimini S-400’ler meselesinde daha gerçekçi davranmaya ve Türkiye’nin aleyhinde hareketlerde bulunmamaya angaje ediyor. Bu durumda önümüzdeki günlerde S-400’lerin teslimatına başlandığında, Trump bu fiili durumun değişmeyeceği gerçeğinin bilinci içinde olacaktır.

3) Kuşkusuz yukarıda saydığımız çevrelerden çatlak sesler, tehditler gelebilir. Trump, söylediklerine bağlı kalırsa, buna karşı çıkmak zorunda kalacaktır.

4) Trump basına açıklamalarında yaptırımlarla ve bu arada F-35’lerle ilgili bir beyanda bulunmadı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmelerde de Trump’tan bu konuda olumsuz bir şey duymadığını açıkladı. Anlaşılan bu konuda gerekli teknik görüşmeler devam edecek ve birlikte çözüm yolları aranacaktır.

***

Bütün bu saydıklarımız, Türkiye’nin kulağına hoş gelen, S-400 krizinin atlatılmak üzere olduğu havasını yaratan gelişmeler.

Bu bakımdan Erdoğan-Trump görüşmesi Türk diplomasisi için bir başarı olmuştur.

Bu, Türkiye’de piyasaları da olumlu etkileyen bir rahatlama da yaratmıştır.

Ancak bu rahatlamanın sürdürülebilir olması, S-400’lerin teslimatının başlamasından sonraki gelişmelere bağlıdır. Bu konuda zihinleri meşgul eden birçok soru var:

1) Trump aynı tutumu sonuna kadar sergileyecek mi? Geçmişteki bazı olaylar, Trump’ın çeşitli etkenler sonucunda fikir değiştirebileceğini, hatta bir U dönüşü dahi yapabileceğini gösteriyor.

2) Kongre başta olmak üzere, çeşitli kurumları S-400’ler ve buna bağlı olarak F-35’ler konusundaki olumsuz tutumlarını değiştireceğine dair henüz bir işaret yok.

Bu durumda Trump bu çevreleri ikna edebilecek, özellikle yaptırımlar konusundaki kararlarını etkisiz hale getirebilecek mi?

Kısacası, Trump’ın son açılımı memnuniyet ve umut yarattı ancak “S-400 krizi bitti” demek için zaman henüz erken. Bunun için önce mevcut belirsizlikleri de gidermek gerek.

Yazının devamı...

Her şey parayla olmuyor

ABD Başkanlığı’na emlak yatırım sektöründen gelmiş olan Donald Trump’ın siyasi hayatında da her şeye para açısından baktığı artık çok iyi biliniyor.

Trump bu alışkanlığını ABD’nin uluslararası ilişkilerine de yansıtmıştır. Onun nazarında başka ülkelerle iyi ilişkiler sürdürmenin ve mevcut anlaşmazlıkları çözümlemenin yolu paradan geçer. Diğer bir deyişle, mali güç her şeye muktedirdir.

Trump, Beyaz Saray’a girdiği günden bu yana, dış politikada bunun pek çok örneğini verdi.

Bu örneklerin başında, NATO müttefiklerine karşı aldığı tavır geliyor. Trump, NATO’da çoğu üye ülkenin, ittifakın öngördüğü oranda savunma harcamalarına katılmamasından şikâyetçi. Bu konuyu gündeme getirdiği günden beri, Almanya, Fransa gibi bu parasal yükümlülükleri tam yerine girmeyen yakın müttefikleri aleyhine sert bir duruş sergiliyor. Bu da NATO içinde huzursuzluğa ve bazı ülkelerin Trump’a tepki göstermesine neden oluyor.

Aynı şekilde, Trump, Kuzey Amerika’da serbest ticaret düzenini sağlamayı amaçlayan NAFTA’ya karşı da sert bir çıkış yaptı. Bu düzenin daha çok Kanada ve Meksika gibi iki önemli komşusunun işine yaradığını, ABD’nin ise milyarlarca dolar zarara uğradığını öne sürdü. Sonuçta NAFTA’ya yeni bir şekil verildi, ama ABD’ye olan güven de sarsıldı.

Diğer çarpıcı bir örnek, Trump yönetiminin Çin ile giriştiği ticaret savaşıdır, “Önce Amerika” sloganıyla hareket eden Trump, Çin tarafından “kazıklandığı” iddiasıyla, bu ülkeyle serbest ticaret düzenine son verdi ve yeni gümrük duvarları kurdu. Bu da küresel ekonomiyi etkileyen bir olay olması nedeniyle bütün dünyada tepki yaratıyor.

***

Trump’ın uluslararası ilişkilerde de her şeyi para optiğinden gören politikalarının şu anda iki yeni örneğiyle karşı karşıyayız.

Bunlardan biri, İran politikasıyla ilgili. Trump, İran’la anlaşmazlığını halletmenin yolunu, yaptırım uygulamakta görüyor. Yönetimin John Bolton gibi akıl hocalarına göre, ekonomik sıkıntıların yarattığı baskı, eninde sonunda, rejimin çökmesine yol açacaktır.

Şimdiye kadar İran’a karşı uygulanan yaptırımlar, rejimde veya onun politikalarında herhangi bir değişiklik işareti vermiş değil. Kaldı ki genelde bu tür yaptırımların amaçlanan sonucu pek vermediği de açıktır (Küba örneği gibi). Dolayısıyla, İran’ı “para muslukları”nı kapayarak yola getirme olasılığı epey zayıf görünüyor. Diğer bir deyişle, İran krizine yol açan siyasal ve askeri sorunların çözümünü malum alışkanlıkla “para optiği”nden bakarak beklemek boş bir hayaldir.

***

Son günlerde ortaya çıkan diğer örnek de Filistin meselesiyle ilgili. Trump yönetimi “Yüzyılın Anlaşması” gibi iddialı bir başlıkla, yeni bir “barış projesi” açıkladı. Trump, aynı iş sektöründen gelen damadı Jared Kushner’in hazırladığı, 50 milyar dolarlık bir destek paketiyle Batı Şeria ve Gazze’nin kalkınmasını ve böylece Filistinlilerin refaha kavuşturulmasını planlıyor. Kuşkusuz böyle bir desteğe çok ihtiyaç var. Ama Filistinlilerin esas derdi, bu değil, bağımsızlığa kavuşmaktır. Bu da öncelikle siyasi bir çözüm gerektirir. Sırf parayla olmuyor bu işler…

Yazının devamı...

İstanbul seçimlerine dış bakış

Sadece İstanbul halkı ve ülke çapında Türk milleti değil, dış dünya da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine olağanüstü bir ilgi gösterdi.

Pazar akşamı, seçim sonucuyla ilgili gelişmeler, uluslararası TV’lerde ve ajanslarda ilk haber olarak veriliyor ve yorumlanıyordu.

Bu seçimlerin İstanbul’da ve Türkiye’de büyük heyecan yaratması çok doğal ama bu “yerel” olayın yakın veya uzak, pek çok ülkede bu kadar ilgi görmesi gerçekten anlamlı.

İstanbul seçimlerinin dışarıda böylesine önemsenmesinin çeşitli nedenleri var:

1) Türkiye son zamanlarda yurt içindeki ve bölgedeki gelişmeler nedeniyle, uluslararası platformda öne çıkmıştır. Dünya medyası için Türkiye “haber değeri yüksek” birkaç ülkeden biri olmuştur.

2) Türkiye ile ilgilenen ve onu dışarıdan izleyen çevreler için İstanbul seçimleri aynı zamanda Türk demokrasisinin işleyişi ve geleceği için de bir sınav niteliğindeydi. Dolayısıyla, seçimlere bir de bu gözle bakıldı.

***

Demokrasi bağlamında, dışarıdaki genel kanı, İstanbul seçimlerinin “başarılı bir deneyim” oluştur- duğudur. Seçmen bu ikinci turda Ekrem İmamoğlu’nu başkanlık koltuğuna oturtmuştur. Yabancı medyanın dikkatini çeken noktalardan biri de katılım oranının yüksek olması, seçmenlerin tatillerini yarıda kesip sandığa koşmalarıdır. Bu, Batı demokrasilerinde dahi az görülen bir olay, BBC yorumcusunun deyişiyle “Türkler böylece demokrasiyi ciddiye aldıklarını göstermiş oldular”...

Bu olayın olası etkileri konusunda ise yabancı yorumcular AK Parti ve yönetiminin gereken sonuçları çıkarması gerektiğini öne sürüyorlar.

***

“Le Monde”daki bir makalede şöyle deniliyor: Artık İstanbul’un Belediye Başkanı bir CHP’li; buna karşılık Belediye Meclisi’nde çoğunluk AKP’de. Ankara’da da AK Parti iktidarı var. Dolayısıyla, farklı eğilimli makamlar arasında bir uyum ve iş birliğine ihtiyaç olacak. Bu da karşılıklı anlayış ve uzlaşıcı üslup ve davranışlar gerektirir.

Belediyeler düzeyinde yeni bir “siyasi kültür’ün gelişmesi” daha geniş alanda iç ve dış meselelerde de uyumlu ve yapıcı ortak politikaların benimsenmesine yardımcı olabilir.

Yazının devamı...

Maraş sürprizi

Dikkatlerin Kıbrıs odaklı Doğu Akdeniz bölgesinde giderek artan gerginliğe çevrildiği bir sırada KKTC’nin Maraş konusunda açıkladığı karar büyük şaşkınlık yarattı. Türk yetkililerin “Maraş açılımı” diye nitelendirdikleri bu sürpriz girişimin etkileri önümüzdeki günlerde çok konuşulacak.

KKTC Bakanlar Kurulu’nun önceki gün açıkladığı bu beklenmedik karar, 45 yıldan beri “kapalı” olan Maraş veya Rumca adıyla Varoşa kentinin nihayet “açılması”nı öngörüyor. Bu amaçla ilk etapta Maraş’taki bütün mal varlıklarının bir envanteri çıkarılacak, daha sonraki aşamalarda da mülkiyet hak iddialarıyla ilgili işlemler gerçekleştirilecek ve kentin yeniden yerleşime açılması sağlanacak. Türk tarafı kendi denetimindeki bu çalışmaları yerli ve yabancı uzmanlarla iş birliği yaparak yürütecek.

Hayalet kent

Bilindiği gibi Maraş veya Varoşa, 1974’te, Türk “Barış Harekâtı”nın ikinci aşamasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eline geçmişti. O dönemde burası, adanın en gözde turistik merkeziydi. Bir kısmı yabancı şirketlerin işlettiği yüze yakın oteli, plajları, eğlence yerleri, Hollywood yıldızlarını dahi cezbedecek kadar ün salmıştı.

Askeri harekât sonunda kentin sakinleri bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Maraş, kimsenin oturmadığı bir tampon bölge oldu.

Maraş bu şekilde “kapalı” hale geldikten 2 yıl sonra, ben özel bir izinle oraya girmiş ve “Hayalet Kent”in durumunu anlatmıştım. Binaların bir kısmı yıkılmış veya çürümüş, sokaklarda vahşi otlarında türemiş, fareler ve yılanlar cirit atıyordu.

O günlerde ümit edilen şey, Kıbrıs barış görüşmelerinde, Maraş’ın kapsamlı çözüm çerçevesi içine alınacağıydı. Açıkçası, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit de Maraş’ın barış müzakerelerinde bir pazarlık kozu olarak kullanılacağını söylemekten kaçınmıyordu.

Ne var ki yıllar boyunca Kıbrıs müzakerelerinde bir uzlaşma sağlanamadı. Maraş konusu defalarca gündeme geldi ama sonuç çıkmadı. Kent kendi haline terk edildi.

Yeni strateji

Türk tarafı, şimdiye dek, Maraş ile ilgili tutumunu, kapsamlı bir anlaşmaya varılıncaya kadar kentin “statükosu’nu koruma” ilkesine bağlamıştı. Ankara’nın da teşvikiyle, Kıbrıs Türk Yönetiminin aldığı karar, önemli bir strateji değişikliğinin işaretini veriyor.

Bu değişikliğin Doğu Akdeniz bölgesinde gerilim rüzgârlarının estiği bir zamanda cereyan etmesi de bir rastlantı değil elbet.

Bir görüşe göre, bu karar Türk tarafının Rumlarla iş birliği yapmak ve böylece kapsamlı bir çözüme katkıda bulunmak isteğini ortaya koyacaktır. Rum Yönetimi farklı da düşünse, Maraşlı Rumlar, eski mal ve mülklerine kavuşmak isteyecek, bu da yönetim üzerinde bir baskı yaratacaktır...

KKTC Başbakanı Ersin Tatar tarafından açık bir şekilde ifade edilen diğer bir görüşe göre, bu hamle, Kıbrıs’ta artık federal çözüm umudunun kalmadığını, müzakere masasına yeni alternatiflerin getirilmesi gerektiğini gösteriyor. Tatar bu vesileyle çözüm için “iki devlet formülü”nü de tekrar gündeme getiriyor.

Tabii beklendiği gibi, Rum tarafı Maraş açılımını reddediyor ve bunun çözümü zorlaştıracağını öne sürüyor. KKTC içinde de bazı muhalif çevreler bu karara karşı çıkıyor.

Maraş açılımında, ilk aşamadaki envanter çıkarma çalışması, işin nispeten kolay tarafıdır. Esas zorluk bu girişimin gerçekleşmesi için gerekli uluslararası siyasal desteği sağlamaktır.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.