Trump’a ne kadar güvenilir?

24 Aralık 2019

ABD Başkanı Donald Trump şimdi ne yapacak? Kongre’nin kararına uyup Türkiye’ye karşı yaptırımları ister istemez uygulamaya koyacak mı? Bu olursa Türk-Amerikan ilişkileri nereye gider?

Bu soruların yanıtını ararken, şu iki önemli noktayı göz önünde tutmak gerek.

1) Yaptırımlarla ilgili karar, hem Temsilciler Meclisi’nin hem de Senato’nun kabul ettiği yeni savunma bütçesini içeren yasanın bir bölümünü oluşturuyor. Dolayısıyla, yaptırımlarla ilgili karar da bu yasanın bir parçasıdır. Başkan Trump bu “torba” yasayı olduğu gibi imzaladığına göre, yaptırımlarla ilgili kısmı da yürürlüğe koymayı taahhüt etmiş bulunuyor.

Bu bölüm, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemini almakta ısrar etmesi halinde ABD’nin Türkiye’yi F-35 savaş uçakları programından dışlamak başta olmak üzere birtakım askeri ve ekonomik yaptırımlar uygulamayı öngörüyor. Başkan’ın bunu hiç dikkate almaması mümkün değil. Ancak listedeki yaptırımların en hafiflerini seçebilir. Ama atacağı her adım, Kongre’nin periyodik kontrolüne ve baskılarına tabi olacaktır.

2) Temsilciler Meclisi, uzun soruşturma ve tartışmalardan sonra, Trump’ın azledilmesi kararını vermiştir. Şimdi dosya Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato’da görüşülecek. Bu da haftalar sürebilir. Senato da bunu aynen onaylarlarsa, Trump görevinden alınacak. Ancak bu pek muhtemel görülmüyor. Ne var ki 2020 seçim yılı ve “azil tehdidi” yeniden adaylığını koymak isteyen Trump’ın üstünde “Demokles’in kılıcı” gibi sallanmaya devam edecek.

***

Saydığımız bu iki husus, Trump’ın Türkiye konusunda elinin eskisi kadar serbest olmayacağını gösteriyor.

Trump gerçekten Türkiye ile ilişkilere çok önem vermiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iyi bir diyalog kurmuş, uyuşmazlıkları uzlaşarak çözümlemeye çalışmıştır. Bu bakımdan, Ankara, ABD ile ilişkilerinde daha çok Trump’a güvenmiştir.

Yazının devamı...

Güç politikası

17 Aralık 2019

Son bir dizi gelişme, Türkiye’nin karşılaştığı dış meselelere yaklaşımında “güç politikası”nın giderek ağırlık kazanmakta olduğunu gösteriyor.

Ankara uluslararası anlaşmazlıkları hukuki ve moral temelde diplomasi ve müzakere yoluyla çözümlenmesinden yana tutumunu korumakla birlikte, mevcut dünya koşulları karşısında “sert güç” ya da daha açık ifadesiyle, “askeri kapasitesi”ni göstermek gereğini duyuyor.

Gönül arzu eder ki uluslararası ihtilaflar konuşup anlaşarak halledilsin, BM gibi kurumlar, hak hukuk prensiplerine uygun kararlar versin ve bunları hayata geçirebilsin. Ama ne yazık ki öyle olmuyor. Kararlar moral değerlere göre değil, maddi çıkarlara göre alınıyor. Hakkaniyet, egemenlik, adalet gibi kavramlar farklı şekilde yorumlanıyor ve istendiği yöne çekiliyor.

Dolayısıyla, uluslararası meselelerde haklı olmak ya da haklılığı söz veya yazıyla savunmak yetmiyor. Gerçek şudur ki güç gösterisine veya kullanımına dayanmadıkça, uluslararası platformda istenen sonucu elde etmek mümkün olmuyor. Ters de görünse, “oldubitti”lerin ve de”çifte standart”ların hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz işte...

***

Bu gerçeklerin ışığında Türk diş politikası son zamanlarda askeri güce dayalı birtakım hamleler gerçekleştirdi.

En son hamle, Kıbrıs’ta İnsansız Hava Araçları (İHA) için bir hava üssünün kurulmasıdır. KKTC’de Geçitkale Havaalanı dünden beri Türkiye’den sevk edilen İHA’lara ev sahipliği yapıyor. Bu sayede Türkiye Doğu Akdeniz’i havadan kontrol edebilecek, Rum tarafının bölgede tek yanlı hakimiyet kurmasını engelleyecek.

Türkiye Kıbrıs açıklarında hak sahibi olduğunu ilan ettiği bölgelerde gaz arama faaliyetini Türk savaş gemilerinin koruması altında sürdürüyor. Rumların yabancı şirketlerle birlikte çalışmasını önlüyor.

Yazının devamı...

Yeni cephe: Libya

13 Aralık 2019

Türkiye’nin kabarık dış politika gündemine şimdi bir de Libya krizi ekleniyor.

Ankara önümüzdeki günlerde ve haftalarda bu yeni cephede de mücadele vermek durumunda.

Hukuki ve diplomatik alanda bu mücadele, özellikle uluslararası platformlarda başladı bile. Şimdi olası bir askeri cepheden de söz ediliyor.

Libya’yı birdenbire bu şekilde gündeme getiren olay, Türkiye’nin bu ülkeyle, Doğu Akdeniz bölgesinde, deniz alanlarının sınırlarını belirleyen bir anlaşma imzalamasıdır. Bu geçen günkü yazımda da belirttiğim gibi, bölgedeki jeostratejik dengeleri değiştirecek bir gelişme. Buna karşı çıkan bölgesel ve küresel güçler, karşı bir hamle için adeta seferber oldular. Yunanistan’ın önayak olduğu bu kampanya, hukuk cephesinde Lahey Adalet Divanı’nda, siyasi cephede AB’den BM’ye kadar çeşitli uluslararası platformlarda yürütülüyor. Bu vesileyle Libya meselesinde zaten bir süreden beri mevcut olan gruplaşmalar veya diğer bir deyişle cepheleşme olayı daha belirgin şekilde gözlerin önüne seriliyor.

Böyle bir ortamda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin Libya’ya asker gönderme olasılığından söz etmesi, krizin bir de askeri cephesinin oluşabileceğinin işaretini veriyor...

Kim kimden yana...

Aslında Cumhurbaşkanı’nın da vurguladığı gibi, Libya’ya Türk askeri, Libya yönetiminin bir daveti veya çağrısı üzerine gönderilecek. Şimdilik böyle bir durum yok. Ama Türkiye son imzaladığı güvenlik ve askeri iş birliği anlaşmasına da dayanarak böyle bir söz vermek ihtiyacını duymuş görünüyor.

Bunun amacı, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni ve lideri Fayez El Sarraj’ı korumaktır. Deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmanın yürürlükte kalması, önemli ölçüde, El Sarraj rejiminin iktidarda kalmasına bağlı...

Yazının devamı...

Türkiye’nin NATO çıkışı

3 Aralık 2019

NATO, kuruluşunun 70. yılını bugün Londra’da düzenlenecek zirvede kutlamaya tam hazırlanırken, bir “Türk sürprizi” ile karşılaştı.

Bu beklenmedik olay, Türkiye’nin, NATO’nun Polonya ve Baltık ülkelerini kapsayan kuzey cenahının yeni savunma planlarını veto etmesiyle ilgili. Aslında Ankara, “Rus tehdidi”ne karşı tasarlanan bu savunma planına karşı değil. Prensipte bu konuda ittifak içinde bir görüş birliği var. Ancak Türkiye’nin bu çıkışı başka bir nedene dayanıyor: Türkiye, NATO’nun güney cenahının savunma planlarında “tehdit” algısının açıklık kazanmasını, dolayısıyla PYD/YPG’nin bu tehdidin bir kaynağı olduğunun vurgulanmasını istiyor. Böyle olunca da, tüm müttefik ülkelerin bu terör örgütüne destek vermemesi ve buna karşı savaşan Türkiye ile dayanışma halinde olması gerekir.

İşte bu son noktada, ABD başta olmak üzere 8 NATO üyesi bu görüşe karşı çıktı. Bu itiraz karşısında da Türkiye, Kuzey cenahı ile ilgili savunma planlarını bloke eden bir tavır ortaya koydu. Diğer bir deyişle, Ankara NATO içinde bir misillemede bulundu, bir bakıma “mütekabiliyet” esasına göre hareket etti, yani “Siz bizi tehdit karşısında desteklemezseniz biz de sizi benzer şartlarda desteklemeyiz” mesajını verdi.

***

Bu NATO’nun ortak güvenlik ve savunma konularında kendi içinde karşılaştığı ilk uyuşmazlık değildir. Daha önce de Türkiye dahil çeşitli ülkelerin farklı tutumları nedeniyle benzer gerginlikler yaşanmıştır. Ancak bunun tam 70. yıl dönümü kutlamalarına rastlaması dikkatleri daha çok çekmiş oldu.

Türkiye’nin bu çıkışı yapmasından itibaren, NATO’da diplomasi çarkı bu yeni uyuşmazlığı halletmek için işlemeye başladı. Bu çabaların nasıl bir sonuç vereceği, hatta bir sonuç verip vermeyeceği henüz belli değil.

Türkiye’nin talep ettiği gibi, müttefik ülkelerin NATO’nun güney cenahında, PYD/YPG’yi bir tehdit unsuru olarak görmesinin ve ona destek olmaktan vazgeçtiğinin açıkça ifade etmesinin zorluğu ortada: ABD başta olmak üzere birçok ülke, bu örgütü PKK’nın bir uzantısı, dolayısıyla Türkiye için tehdit oluşturan bir terör çetesi olarak görmüyor. Hatta Washington, onu bir “partner” olarak nitelendiriyor ve ona her türlü desteği sağlıyor. Dolayısıyla, NATO son söz konusu savunma planlarında PYD/YPG’yi terörist ve de güney cenahında bir “tehdit” olarak tanımlayan bir ifadeye yer vermesi ihtimali zayıf.

***

Yazının devamı...

Laf olsun diye görüştüler

29 Kasım 2019

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yapıldığı 1974’ten bu yana, yıllar boyunca, karşılıklı uzlaşmaya dayalı bir çözüme varılması için, sayıları artık hesaplanamayacak kadar çok görüşme gerçekleşti. Bunca toplantıdan, plandan ve diplomatik girişimden sonra, bu uzun müzakere sürecinden bir arpa yol kat edilmedi. Sorun hep yerinde saydı.

Geçen hafta sonu, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, iki yıla yakın bir zamandır kesik bulunan müzakereleri yeniden başlatmak için bir girişimde bulundu: İki toplumun liderlerini, Mustafa Akıncı ve Nikos Miçotakis’i Berlin’de bir araya getirdi.

Aslında bu buluşmanın amacı, Kıbrıs meselesinin özündeki anlaşmazlıkları müzakere edip ortak bir çözüme ulaşmak değil, böyle bir sonuca nasıl varılabileceğini araştırmaktı. Yani bu, yöntem ve usulle ilgili bir egzersizdi, diğer bir deyişle, “görüşme için görüşme” niteliğindeydi...

Eğer bu kadar spesifik ve sınırlı bir mutabakat sağlanabilseydi, gene de Guterres’in inisiyatifinden somut bir sonuç çıkmış sayılacaktı. Ama Berlin’de saatlerce süren görüşmelerden somut fazla bir sonuç çıkmadı. Gerçi Guterres, bir fırsat penceresinin açıldığından söz etti, ama beklenen “yol haritası” çıkmadı; temasların devam edeceği söylendiği halde bunun bir “takvimi” verilmedi, Guterres’in Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarıyla birlikte “beşli Konferans” fikrinin ne zaman gerçekleşeceği de belli değil. KKTC’de Nisan’da yapılacak Başkanlık seçimleri dolayısıyla bunun daha sonraki bir tarihe, yani “başka bir bahara” kalacağı anlaşılıyor...

Temel uyuşmazlık

Kıbrıs meselesini başından itibaren yıllar boyunca yakından izleyenler için, Berlin’deki üçlü toplantıdan bir yol haritasının dahi çıkmaması şaşırtıcı değil.

Tarafların tutumları, talepleri ve şartları belli. Temel pozisyonlarda bir değişiklik yok. Tutum değişikliğine yol açabilecek iç veya dış kaynaklı yeni bir motivasyon da yok.

Bir ara Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının keşfinin iki taraf için de “birleştirici” bir etken oluşturacağı ümit edilmişti (daha önceki yıllarda AB üyeliği için de öyle olacağı sanılmıştı)... Ama öyle olmadı, tam aksine, daha da “ayrıştırıcı” bir faktör oluverdi....

Yazının devamı...