Geçen gün basket maçında Tayfur’a “Sence neden yabancı oyuncular serbest atışların ikisini de çoğunlukla sayıya dönüştürürken, Türk oyuncular ancak bir sayı alabiliyorlar?” (bu sadece benim izlediğim maçlar kadar kısıtlı bir bilgiyle yargıya varmış olduğum bir durum) diye sordum. O da “Eğer böyle bir istatistik olsaydı, stres yönetimi sorunu yaşıyorlar derdim.” diye yanıtladı. Onun üzerine düşününce, gerçekten ben de o kadar beklenti içinde seyirci önünde olsam kesin minimum birini karavana yapardım çünkü düşünce yapım öyle... “Ya atamazsam?” Türk toplumunun yetiştirilme tarzı böyle; ‘hep en iyisini- en mükemmelini yapmak zorundayım- hata yapmamalıyım- en sevilen olmalıyım’ egosuyla baş edememe. Büyütülürken ebeveynlerine kendilerini beğendirme derdiyle boğuşan çocuklar, gelecekte farklı karakterlere bürünüyorlar... Ya ‘ben bu işi hiç beceremem’ ya da ‘en iyisini ben yaparım’ veya ‘ya eleştirilirsem diye işe kalkışamam’ gibi. Hepsinin alt metninde ‘en’e ulaşma çabası var. Hatasız, yanlışsız olayım derken, çabalayan-bazen başaramayan-ama sürekli başarmak isteyen-stresli-mutsuz bir yaşam.

Halbuki kendileriyle uğraşmaya, psikolojiyi bizden önce düşünmeye başlayan toplumlar, “Ya atamazsam?” sorusu yerine, “Attığım kadarı benimdir.” diyebilerek ilerliyor ve başarılı oluyorlar. Zaten başaramadığı noktada da büyük hayal kırıklıkları yaşamıyorlar. Ama bu düşünce yapasıyla, kendilerine yüklenmedikleri için hata yapma oranları azalıyor. (Bunu basket özelinde söylemiyorum, hayata indirgediğimizde bizim kadar kendileriyle uğraşıp, kendilerine hayatı zindan etmiyorlar. Duygularını göstermekten, yaşamaktan utanmıyorlar. Açıklar, şeffaflar çünkü sürekli eleştirilerek, kendilerini beğendirmeye çalışarak, ailelerinin istekleri doğrultusunda hareket etmeye çabalayarak büyütülmemişler, özgüvenleri yerinde.)

Şimdi böyle düşününce ve etrafımdan önce kendime bakınca, hep bir yetememe kaygısıyla burun buruna geliyorum. ‘En iyi anne’ olmak. En iyi ebeveynliği es geçmemek... Kendim için nefes alma alanları yaratırken, mahcup olmak çünkü çocuğum için adım atmadığım her seferinde bir şeyi eksik yapıyor olmaktan korkmak. Dinlenmeyi hayal ederken bile bu düşünceden utanç duymak. Her isteklerine koşmaya çalışmak. Sabrımın dayanamadığı noktalarda bile kendimi suçlamak ve bunun gibi bir sürü şey sayabilirim.

“Sanki sana tam not bile yetersiz. Bu biraz yüz üzerinden, yüz beş almaya çalışmaya benzemiyor mu? Kendine fazla yüklenmiyor musun?” diye sordu nefes eğitmenim. “Bilmem, öyle mi ki?” diye düşündüm...

Hayatı bu kadar karmaşıklaştırdığımız noktada, kendimizi unutabiliyoruz. Ne istediğimizi, neyi sevdiğimizi, kendimize özeli... Sonucunda da nefes almakta zorlandığımız yaşamların içine sıkışıp, kalıyoruz. Anne olarak bile bu duyguyu yaşayabiliyoruz ki; iş hayatında çok daha fazla böyle hissediyoruz.

Şimdiki nesil olarak, bu problemi kırmaya çalışıyoruz. Kendine güvenen çocuklar, mutlu bireyler yetiştirmek amacımız. Bazen ipin ucunu kaçırıyoruz, özgüven ve benmerkezciliği karıştıran bireyler çıkarıyoruz ortaya. Bu toplum değişmelerinde, doğruyu-ortayı bulana kadar hep yaşanan zorluklar. Uçlara kaçmak ve sonunda huzurlu-mutlu-normal olana ulaşmak.

Peki ne yapmak gerekir? Kendimizi anlamaya, geçmişimizi çözümlemeye, çocuklarımız için doğalı öğrenmeye çalışmak... Çocukluğumuzda ebeveynlerimizin bizim üzerimizde yaptığı yanlışlardan ders çıkarmak, onları ezberden tekrarlamak yerine doğrularıyla yer değiştirmek. Herkes evladını sonsuz sever ama beklentisiz sevgi beslediğini çocuğuna hissettirmek o kadar kolay değildir. Onu her haliyle sevdiğini, kabul ettiğini göstermek gerekir. Daha hamile kaldığı andan itibaren, doğum sırasında yaşanılanlar, anneyle ilk temas eden bebeğin hissettikleri, sonrasında yaşadığı tüm ömür bireyin kişiliğinin oturmasında önemli etkenlerdir. Saf sevgi en iyileştiricisidir. İlk olarak ebeveynlerden duymak, hissetmek, yaşamak çocuğun güvenini besler. Özgüveni gelişmiş bireyler, kendilerine inanan, zorluklar karşısında ayakta durabilen, başaramadığında da kendine yüklenmeyen kişilere dönüşürler. Bu da onları mutlu yapar. Hiçbir koşulda kendine kızmamayı öğrenir, kendinden nefret etmez. Böylelikle sağlıklı bir ömür sürer çünkü her hastalığın zihinsel bir sebebi vardır. (Daha ayrıntılı bilgi için Louise Hay, Düşünce Gücüyle Tedavi ve Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri kitaplarını inceleyebilirsiniz.)

Sonuç olarak diyeceğim o ki; çocuğunuz için önce kendinizden beklentilerinizi kısıtlayın. En iyi anne olmak, en mükemmel baba olmak imkansız. ‘En doğal’ ebeveyn olmak ise en işe yarayanı. Muhtemelen ailenizin yetiştirme tarzından size miras kalmış olan kendinize yüklenme eylemini bir kenara bırakabilirseniz, o zaman çocuğunuzdan beklentileriniz de daha insani boyuta azalacak, böylelikle ileride enlerin peşinden koşmayan, huzurlu bireylere dönüşeceklerdir.

Ben yapabildim mi? Uğraşıyorum. Kendimi en iyi anne olacağım diye paralamayı bırakmayı deniyorum. Deniyorum çünkü bu şekilde çırpındıkça hatalarım artıyor. Ne zaman sırf kendim için hissettiğim duygulardan suçluluk duymayacağım (yorgunluk, keyif alma hissi: yalnız bir tatil gibi, mola vb.), o zaman çok daha sağlıklı bir anne olacağım, biliyorum. Siz de bu konuyu bir düşünün derim.

https://www.facebook.com/bebekolduannedogdu/

https://www.instagram.com/bebekolduannedogdu/