Çocuklar kurallara nasıl uyar?

25 Mayıs 2021

Bir otorite figürü, karşımıza aniden bir kuralla geldiğinde ilk yaptığımız şey; “Nedenmiş?” diye karşı çıkmak oluyor, değil mi? Eğer ki bizim mantığımıza uygun bir açıklaması varsa, çıkarımıza olmasa dahi o kurala uymayı tercih edebiliyoruz ama bize bir anlam ifade etmiyorsa sinirleniyor, bazen kuralları ihlal edip, karşı geliyoruz, bazen de o kurala mecburen boyun eğiyoruz ama başka bir yerden (gücümüzün yettiği noktada) öfkemizi çıkarabiliyoruz.

Mesela trafik kuralları hepimiz için gerekli. Eğer ki yeşil ve kırmızı ışık hayatımızda olmasaydı hem kaosun içinde bulurduk kendimizi, hem de kazalardan kurtulamazdık.

Çocuklara da ev kurallarını böyle açıklamak gerekiyor işte. “Ben bu kuralı koydum, sen de uygulayacaksın.” demekle, iki tip çocuk yaratabiliyoruz…

01- Ya susup boyun eğen ve ömrü boyunca okulda-işte-eşine bağımlı veya evde sustuğu için toplumdan sinirini çıkaracak, şiddete meyilli bir birey,

02- Veya daha çocukluktan, dediğimizi uygulamayıp, asilikleriyle ebeveynlerini zorlayan bir çocuk.

Kısaca, korku yönetimi her türlü karşımıza olumsuz sonuçlar doğuruyor: Özgüveni eksik bireyler yetiştirerek, ya silik (toplumda görünmeyi tercih etmeyen kişilikler) veya asi, (evdeki başı ezilmişliği belli olmasın diye, korkunun şişirdiği ego ile) her an sivrilen tipler.

Tamam gelecekte nasıl olacaksa olacak, sonuçta onu yaşamaya çok var, değil mi? Değil. Çocuğumuzun geleceğini de sağlıkla inşa etmeliyiz. Günümüzü kurtarırken, geleceğini de emniyete alabileceğimizi söylesem? Bir hamleyle, iki kazanç... Hangimiz istemeyiz ki?

-Öncelikle çocuğunuzu, “o çocuk ya/çocuk işte” diye görmeyi bırakmak gerekiyor çünkü

Yazının devamı...

Çocuklarla pozitif iletişim

15 Mayıs 2021

Disiplin kelimesi size ne çağrıştırıyor?

Benim için yukarıdan bakan çatık kaşlar, çocuğa doğru yöneltilmiş sallanan bir baş parmak, çocuğa faydası olmasa da sırf bir büyük istediği için uygulanan kurallar, yapılması gereken zorunluluklar, kurallara uyulmadığı taktirde, odasına gönderilen çocuklar, sevdiği eylemden mahrum bırakılan evlatlar, yani ceza için hayatlar… Hep olumsuz duygular hissettirir; korku, endişe, üzüntü, yalnızlık, özgüven eksikliği. O yüzden, günümüzde ‘pozitif disiplin’ kelimeleri çok popüler bir yaklaşım olsa da, ben onu pozitif iletişim diye duymayı tercih ediyorum. Aksi taktirde, içimdeki negatif hisler uyandığından, disiplin pozitifine bile kanalize olamıyorum. Aslında pozitif disiplinden de kastedilen, çocuklarla şiddetsiz iletişim kurmak. Klinik Psikolog Pınar Mermer’in Pozitif Disiplin Seminerleri oluyor, katılmanızı tavsiye ederim.

Şu pandemi dolayısıyla eve kapandığımız günlerde ve bir süre daha kapalı kalmamız gerekecek zaman diliminde size bazı önerilerde bulunmak istiyorum...

Çocuğunuz kaç yaşında olursa, olsun uygulamaya sabırla niyet ettiğiniz sürece hem ebeveyn çocuk ilişkiniz olumlu anlamda gelişecek, hem de vakti zamanında kopan bağlar zamanla onarılabilecektir.

· Pozitif iletişimin en önemli sorusu, hiçbir zaman aklınızdan çıkarmadan aksiyon almanız gereken konu: Amacınız ne? Çocuğunuza güçlü olduğunuzu kanıtlamak mı? Yoksa ona destek olmak mı? Bazen güç savaşına girebiliyoruz çocuklarımızla, değil mi? Bize saygı duymalarını istiyoruz, bizim sözümüzü dinlemelerini… Çünkü bu durum işimize geliyor, rahatımıza gidiyor. Ama sizinle küçük bir sır paylaşayım; ebeveynlik kabul etmek gerekir ki; pek de kolay bir iş değil. Emek ve sabır istiyor. Bazen geçmişimizden gelen, bizi sarıp sarmalamış düşünce kalıplarımıza baş kaldırmayı gerektiriyor. Ezber bozan bir iş. ‘‘Ben annem-babam gibi olmayacağım.’’ dediğimiz her an ya onların tamamen kopyası olup, çıkıveriyoruz, ya da tam zıttı kişiliklere bürünüyoruz. Eh iki seçim de sağlıklı olmayabiliyor çünkü merkezde kalabilmek en dengeli yol. O yüzden kendimize sormamız gerekiyor; ‘‘Peki biz, onlara (çocuklarımıza) saygı duyuyor muyuz? Ve onların hem fiziksel, hem de bilişsel olarak bizim kadar gelişmiş olmadıklarını kendimize hatırlatabiliyor muyuz? Bunun için Pınar’ın çok güzel bir önerisi var… ‘‘Avcunuza O ÇOCUK yazabilirsiniz.’’ diyor. Bazen aklımızdan çıkabiliyor gerçekten ve tam öfke patlaması anında, gözümüze soktuğumuz yazı, karşımızdakinin çocuğumuz olduğunu, en sevdiğimiz varlıkla göz göze olduğumuzu bize hatırlatabilir. (Öfke patlamaları genellikle, kendimizin neye ihtiyacı olduğunu göz ardı ettiğimiz anlarda çıkabiliyor. Bunun için de bir önceki yazım olan ‘Pandemide Ebeveynlere Öneriler’ yazıma bir göz atmanızı tavsiye ederim.

· Unutmayın, bizim çocuğumuz olması, bizim bir eşyamızcasına, ona hükmedebileceğimiz anlamına gelmiyor. Çocuğumuza karşı hem saygılı, hem de şefkatli yaklaşmalıyız. Bu yaklaşım tabii ki karşılıklı ama iyi bir haberim var ki; çocuklar zaten size bakarak öğreniyorlar. Siz onlara şefkatli ve saygılı yaklaşırsanız, onlar da zaman içerisinde hem size öyle karşılık verecekler, hem de kendilerine öyle davranan kişileri hayatlarına dahil edecekler çünkü kendilerinin değerini bilecekler. Zaten çocuğumuz için en çok istediğimiz şey de bu değil mi? Ben sevdiğim bir arkadaşımı düşünürüm hep çünkü en yakın arkadaşımıza karşı bile sınırları çok aşabiliyoruz bazen, değil mi? O yüzden saygı duyduğunuz, iyi niyetli bulduğunuz bir arkadaşınıza nasıl davranıyorsanız, çocuğunuza da o kelime, bakışlar, beden diliyle yaklaşabilirsiniz. Mesafeden bahsetmiyorum. Sonsuz sevgiyle ama saygı sınırlarını aşmadan yaklaşmak… Emir vermeden, hükmetmeden, kısıtlamadan, cezayı hayatınızda dahil etmeden.

· Hep deriz ya… ‘‘Ama kaç kere söyledim ya çocuğum sana!” deriz ya, “YETMEZ!” diyor Pınar. “1000 kere söyleyin, çok kez tekrar edin, oyunla pekiştirin. Anca idrak edecekler.” O yüzden o kafanızda dönüp, dolaşan nine cümlelerini bırakın lütfen ve sadece söylemeye değil, davranışlarınız ve oyunlarla da oturtmaya çalışın, çocuğunuzun istediğiniz davranışları hayatına katabilmesi için. Mesela her yemek öncesi, yüksek sesle ellerinizi yıkadığınızı kendi kendinize söyleyin, o da özenip, yapacaktır. Oyun sırasında, uyku öncesi bebeklerinize diş fırçalatın. Kavga eden iki arkadaş kuklası oynatın ve doğru davranışı tiyatro sahnesinde izlemesini sağlayın. (Ne öğretmeye ihtiyacınız varsa…)

·

Yazının devamı...

Çocuklarda konuşma bozukluğu

1 Mayıs 2021

Çocuklarda konuşma takılması ebeveynleri çok endişelendiren bir konu. Daha önce oğlumun 2 yaş civarı yaşadığı ‘kelime veya hece tekrarlı konuşma’ şeklini yazmıştım. Bu konuyla ilgili o kadar çok geri dönüş aldım ki; tekrar daha detaylı bir rehber yazmaya karar verdim.

‘Hece veya kelime tekrarı, bazı harflerde zorlanma, bazı kelimeleri telaffuzda zorluk veya tekrar’ gibi bir sürü şekilde karşımıza çıkabiliyor.

Bir sabah kalkıyorsunuz ve bir bakıyorsunuz çocuğunuz eskisi gibi akıcı konuşamıyor. Oysa konuşmaya da çok erken başlamıştı. Gayet de seri ve düzgün konuşuyordu. Tabii kafanızdan kaynar sular dökülüyor. ‘‘Acaba hiç geçmeyecek mi? Bu çocuk kekeme mi oldu? Kekeme kalırsa insanlarla iletişim problemi yaşar mı?’’ soruları beyninizde dönüp, duruyor. (Biz ebeveynler her türlü konuşma problemlerine kekemelik desek de uzmanlar hepsine kekemelik adını vermiyorlar bu arada.)

Öncelikle sakin olun…

Kekemelik neyse ki; çok da büyük bir sağlık sorunu değil düşünüldüğünde. Evet, iletişim kurmakta zorluk yaşanan bir sağlık durumu olabilir ama birçok hastalığa göre sizi endişelerden, endişelere sürüklemesine gerek yok. Çocuğunuz, sağlıkla sizinle bir arada kalacak.

Ayrıca, çoğunlukla ve zamanında müdahaleyle çözümü de var.

Ve sıkı durun, en iyi haberi henüz vermedim: Çocuğunuz 5-6 yaşından küçükse, büyük bir olasılıkla, geçici bir süreç yaşıyorsunuz. Çocuğunuzun konuşma hızı, düşünme hızına yetişemiyor.

Tabii ki böyle bir dönemden geçerken, uygulamanız gereken elzem kurallar var:

Yazının devamı...

Sınav Sonucu Ebeveyn Tutumu

27 Haziran 2019

Tam da mezuniyetler yapılıyor, kimileri üniversitede istediği bölüme girebilecek, kimiyse kazanamamanın üzüntüsünü yaşayacakken... Bu sırada liseler için öğrenciler tercihlerini dolduracakken... Mir de okulunu geçen hafta sonlandırmışken birkaç lafım olacak.

Bizim yatak odamızın duvarı, Mir’in kendi seçimiyle, bu sene okulda yaptığı aktivite ganimetleriyle doldu. Muhtemelen yaptığı çizimi, kesimini-yapıştırmasını veya ortaya çıkan işin ne kadar iyi olup-olmadığını değil de; hissini sevdiği, o andan keyif aldığı, arkadaşlarıyla bir arada olma duygusunu içinde yaşattığı etkinliklerin kağıtlarını seçti. Benim için hepsi kıymetli, hepsi onun minik ellerinin emeği, şimdi de evimizin en değerli eserleri... Muhtemelen arkadaşları tarafından daha iyi tamamlanmışlar da vardır. Belki daha kötüleri de... Hiç sormadım öğretmenine; “Sınıfa göre nerede?” Beni tek ilgilendiren onun çabası, yapabildiği kadarıyla mutlu olması. Öğretmenleri anlatıyor; “İngilizce’ye şöyle hevesli, böyle matematiği iyi, o kadar güzel bilmem ne yapıyor ki...” Bu tarz övgüler duymak, elbet insanın hoşuna gidiyor ama bugüne kadar duyduğum en şahane şey; arkadaşlarıyla sandalye kapmaca oynarken, dans etmesi, müziğe kendini kaptırmasıydı. Yarıştan çok, o ana odaklanabildiğini, oynadığı oyundan keyif aldığını bilmekti.

Benim okul hayatım, sınavlardan doksan alarak geçti ve eve bu notu ilettiğimde “Sınıfta yüz alan var mı?” sorusunu duyarak... Sadece tebrik beklerken, en yüksek notu aldığım için ‘aferin’ kelimesini duymanın şaşkınlığı yaşayarak... Belki de tam bu yüzden farkındalığım arttı. “Bir bebek konuşmaya çabalarken, kelimeyi nasıl telaffuz ettiğine değil, ne dediğine odaklanın.” derler ya, işte o andan itibaren çocukların yapabildikleriyle değil, yapmaya olan istekleriyle ilgilenmemiz gerektiğini anlamıştım.

Henüz hamileyken, karnımdaki oğullarıma “Sen beni hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğratamazsın, seni her koşulda çok seviyorum.” demekle geçti. Ve fakat, bunu uygulayıp, uygulayamayacağımı bilemiyordum çünkü bilinçaltım tam tersiyle doldurulmuş bilgilerle doluydu. Zamanla anladım ki; farkındalık, yaşama tarzımızı değiştirebilmek için ilk kural, ikincisi yarısı ise pratikle oluyor.

Şimdilerde ebeveynler çocukları sınıftaki başarılarıyla, not ortalamalarıyla, sınav sonucu dereceleriyle ölçümlediklerinde tüm aile için çok üzülüyorum. ‘‘Kim bilir o anne-baba ne yaşadı da bu hale geldi, kim bilir o çocuk nasıl kendi değerini bir notla ölçümlüyor olacak?’’ diye içim içimi yiyor. Henüz bebeklikten itibaren çocuğumuzun gelişim hızını (yürüme, konuşma, tuvalet eğitimi, kendi kendine yiyebilme-giyinebilme) kabul edemezsek, sonralarda da çocuklarımızı ortamdaki diğer herkesle kıyaslayacağımızın göstergesi oluyor. Kardeşiyle, aileden başka çocuklarla, sınıf arkadaşlarıyla, iş yaşamında... ‘‘Sizinki kaçıncı ayda yürüdü? Benim evladım çok hızlı konuştu. Kendi yaş gruplarına göre önde gidiyor, önde.’’ cümleleri kime göre? Okulda çok başarılı olup, iş hayatında başarı elde edemeyen bireyler duymadınız mı hiç? Veya okulda silik bir öğrenciyken, sonralarda adını herkesin bildiği birinin hikayesine denk gelmediniz mi?

Bunun sonu yok. Evlatlarımızı başarılarıyla değil, oldukları kadarıyla-beklentisiz sevebildiğimizde mutlu bireyler ve neticesinde huzurlu bir toplum olabileceğiz çünkü koşulsuz sevgi; özgüvenli, ego problemlerinden sıyrılmış, benlik bilincini oturtmuş kuşaklar yetiştirecek.

Küçük bir tüyo: Çocuğunuzun yaş gruplarına göre daha eksik yönlerinin olması (sınav başarısızlığı gibi), sizi neden bu kadar sinirlendiriyor, üzüyor? Temelinde yatan sebebi bulabilirseniz, çözmeniz gereken sorunun çocuğunuzla ilgili olmadığını da kavrayabileceksiniz.

Yazının devamı...

Çocukla Tatil Planı

20 Haziran 2019

Çocuklarla tatile giderken, daha uçağa binmeden bir anlaşma yapıyoruz: “Tatil eğlenmek içindir. Birbirimizin isteklerine saygı duyacağız ve birbirimizi ne olursa olsun kırmayacağız. Kimse kimseyi üzmeyecek. Herkes paylaşımcı, anlayışlı ve sabırlı olacak.” Bu bizim eşimle altın kuralımız ve elimizden geldiğince her seyahat uygularız.

Çocuklu olunca somut yükler artıyor. Valizi, bebek arabası, bezi-ıslak mendili, ilacı ve tüm ebeveynlerin tahmin edebileceği bir sürü ıvır zıvır. Ama şuna karar vermek gerekiyor; onlarla keyifli vakit geçirmek mi- kafa dinleyip, evliliği beslemek mi? Eğer ki; sakinliği tercih ediyorsanız, o zaman bebekli-çocuklu tatil sizin isteğinizi karşılamayacak. Ama “Çocuklarımla olmak istiyorum.” diyorsanız, buyurun taktiklere...

Çocuklar küçüklerse, zaten tatili gün ve yapılanlar olarak hatırlamayacaklar. Geriye fotoğraflar, ebeveynlere anılar ve hepinize sevgi dolu hissiyatlar kalacak ki; bu bizim için çok kıymetli olduğundan tatillerimizi çocuklarla organize ediyoruz.

Peki tatilden minimum hasarla dönebilmenin yolları nelerdir?

1- Günün programı: Her günün yarısını onların keyif alacağı aktivitelere ayırmanız adaletli olacaktır. Şehri gezmek mi istiyorsunuz, sabah hazır onlar dinçken, eğlenmeye açken, onların seveceği yerlere gidin. Müze, deniz, havuz, renkli sokaklar vs. Şehirde onlarla sohbet edebileceğiniz, onların da ilgisini çekebilecek mekanları birlikte (çocuklarla) seçerseniz, onlar da kendilerini değerli hisseder ve yaptıkları etkinlikten keyif alırlar. (İlk başta onların enerjilerini tükettirin, günün gerisi size kalsın.)

2- Oyuncak ve kitaplar: Yemek yerken, kahve molasında, arabada veya bebek arabasında ilgilenebilecekleri, uzun süre onları oyalayabilecek oyuncak ve kitaplar yanınızda mutlaka olsun. Böylelikle molalarda hem sıkılmazlar, hem de size dinlenme fırsatı kalır.

3- Tablet: Bazen tabletlere başvurabilirsiniz. Şehir değiştirirken; uzun bir yolculukta veya artık sizin onlarla ilgilenmeye gerçekten gücünüz kalmadığında, kısıtlı ulaşımla (önceden indirilmiş filmler gibi), zamanlama sınırıyla kendinize zaman, onlara da bir çizgi film hediye edebilirsiniz. Böylelikle kahvenizi yudumlarken, şehrin dokusuna dalabilme imkanınız olur.

4- Beslenme:

Yazının devamı...

Bir Pediatrist Gözüyle Çocuklarımıza Aşı Yaptırmalı mıyız?

5 Aralık 2018

Çocuk yetiştirmek, ekip işi. Ekibiniz ne kadar kalabalık olursa, o kadar rahat edersiniz. Ben ilk oğlumla ailemize Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Mahir Kayıran’ı katmıştım. Çocuk doktoru seçerken, görüşlerinizin uyuşması çok önemli ama bir de sizi hekimliğiyle doğru yönlendiren birine ihtiyaç duyuyorsunuz çünkü anneliğin en zor dönemleri; çocukların sağlık problemleriyle boğuştuğunuz anları oluyor. Benim Sinan Bey’in (birçok özelliği dışında) sevdiğim-güvendiğim tutumu ‘gerektiği kadar müdahalesi’. Çocuğu uzaktan takip edebileceğini düşünse, hastaneye bile çağırmaz. Semptomlardan şüphelendiği bir durum olursa da hemen görmek ister. İlaç gerekmediği sürece, önce vücudun direnç göstermesini bekler, ilaç gereken durumda ise daha kötü bir sonuçla karşılaşmamak için derhal ilaca başlar. Bu yüzden fikirlerine güvenir ve önemserim. Geçen haftaki yazımda enfeksiyon hastalıkları profesörü bakış açısıyla ‘‘Neden aşı yaptırmalıyız?’’ sorusuna cevap bulduk, bu sefer de çocuk doktoru görüşüne danışalım istedim. Sinan Bey’in sorumlarıma verdiği cevaplar için buyurun...

Aşı toplum için neden gereklidir?
‘‘İnsanlık; avcı-toplayıcı-tarım dönemlerinden, bilim çağına ulaşmıştır. Bilimin ışığında ilerleyen toplumlar, yaptığı buluşlarla diğerlerine göre daha çok gelişmiş ve başarılı bir yaşam seviyesini yakalamıştır. Aşı, insanlığın sağlık alanında yaptığı en önemli buluştur. Mikrobik enfeksiyon hastalıklarından ve de kanserden korunmak amacıyla geliştirilen çok sayıda aşı sayesinde, sağlığımızı tehdit eden birçok hastalık dünyadan silinmiş (örneğin çiçek hastalığı 1977) ya da çok az görülür hale gelmiştir.

Aşıların tüm teknolojik gelişmelere rağmen uygulandığı herkesi hastalıktan koruyamayacağı, bağışıklık sistemini uyarmak için aşının içine ölü veya zayıflatılmış mikroorganizma konulduğu ve kişinin bağışıklık sistemi ile ilgili nedenlerden hiçbir aşının %100 etkili olamadığı bilinmektedir. Ancak aşılananların ortalama %90-95’i korunurken, %10-15’inde aşıya rağmen hastalık gelişebilmektedir. Şüphesiz ki; bu oran çok yüksek bir koruma anlamına gelir.

Yazının devamı...