Bazen toplum için Mir Kaya’ya karşı davrandığımı fark ediyorum. Sonra durup, düşünüyorum, kendime notlar alıyorum; sinirlerime hakim olamadığım zamanlarda açıp-okumak, bilincimin gerilerine giden bilgileri hatırlamak için...

Çocuklarımız, istemediğimiz bir davranışta bulunduklarında, (Onlar adına tehlike söz konusu olmadığı anları kastediyorum.) onları engelliyoruz; kızıyoruz, kaşlarımızı çatıyoruz, ‘hayır’ diyoruz, sinirli davranıyoruz, bazen bağırıyoruz; yani onlara karşı şiddet uygulamış oluyoruz. Bizim bu davranışımızdan çekinerek-korkarak-ebeveynini kızdırmamak adına yapmayı kestiklerinde ise ‘aferin’ diyerek onları ödüllendiriyoruz. En sevdiği kişi (annesi vs.) tarafından güler yüzle taktir edilmek, onaylanmak onları mutlu ediyor. Sırf bu yüzden de içinde fırtınalar koparak, devam etmek istemesine rağmen kendine engel oluyor, yaptığına son veriyor ve bu esnada kendini durdurabilmek adına vücudunu kasıyorlar. Örneğin, kendi kendine yüksek sesle çığlık atar gibi şarkı söyleyen bir çocuk ve bu sesten rahatsız olup, çocuğunu susturan, sırf annesi öyle istedi diye, bağırmaya devam etmek istemesine rağmen kendine engel olan bir çocuk düşünün... Çünkü ses kesilince anne çocuğa ‘aferin evladım, söz dinledin.’ diyecek.

Sonra çocuk büyüdüğünde, "Haydi kendi kararlarını verebilen, kendine güvenen, kendini savunabilen, sağlam adımlarla ilerleyen, güçlü-kuvvetli-başarılı-özgüvenli bir birey ol." diyoruz. Sürekli bir şeyler diyoruz da; kendi yaptıklarımızı fark edemiyoruz... Onlar daha çocukken engel olduğumuz duygu-eylem ve vücuda, bildiğinin aksine davranması için talepte bulunuyoruz bu defa. Sırf o an, mesela kulaklar yoruldu diye (kendi huzurumuz) için kaskatı kestirdiğimiz vücudun özgürce-özgüvenli ilerleyebilmesini istiyoruz. İstediğimiz başarılı adımları atmaya korktuğunda da hayıflanıyor, çocuğumuz adına üzüldüğümüzü söyleyerek geriliyor, sinirleniyoruz.  

Başka bir örnek vermek gerekirse, bir-iki yaşında henüz ‘paylaşmak’ kavramına çok uzak bir çocuktan, oyuncaklarını arkadaşlarıyla paylaşmasını istiyoruz. Vermediği taktirde, kızıyoruz. Hatta bazen elinden alıp, diğer çocuğa veriveriyoruz. Çünkü o sırada kendi malına sahip çıkan çocuğumuzdan belki de utanıyoruz. Bu tavrından kendimizi sorumlu tutuyoruz. Sonuç olarak kendi çocuğumuzun kararlarına saygı duymuyor ve sırf diğer çocuk mutlu olsun veya onun ebeveyni bizi ayıplamasın diye evladımızı ezip, geçmiş oluyoruz. Peki büyüdüğünde? Öyle bir duruşu olsun ki; ona saygı duyulsun, öyle özgüvenli olsun ki; istediğini elde etsin istiyoruz. Yani, onlara karşı davranış şekillerimizle, törpülediğimiz karakterlerini, tam zıt şekilde geliştirebilsinler beklentisine giriyoruz.

Halbuki; Wilhelm Reich (özetle) der ki; ‘‘Biberona ihtiyaç duyan bir çocuğu, sırf beş yaşına geldi diye zorla biberondan kesersek, sadece semptomu ortadan kaldırmış oluruz, problemi çözmüş, ihtiyacı gidermiş değil... Etrafımıza rezil olacağız düşüncesiyle, o çocuğun elinden ağlatarak biberonu alıp, neden emmeye ihtiyaç duyduğunu anlamak yerine, ‘Sen artık büyüdün, bunu kullanamazsın, okula başladın, çok ayıp.’ dersek sorunu göz ardı ederek ilerleriz. Fakat ona o biberonu verip, okulda başına geleceklerden bahsedip; duyacağı alaylara karşı kendisini nasıl savunması gerektiğini öğretirsek (arkadaşlarına o biberona rağmen bebek olmadığını, sadece biberon kullanmak istediği için biberona devam ettiğini dimdik anlatabilmesini sağlarsak) işte o zaman ayakları üzerinde duran birey yetiştirmiş oluruz. İleride istekleri peşinden koşan, ne pahasına olursa olsun kendini savunabilen bir kişi durur karşımızda. Diğer türlü ihtiyacını elinden alıp, kendi menfaatimiz uğruna onun isteklerini yok sayar ve çocuğumuzu büyük bir boşlukla baş başa bırakırsak, sadece onun duygularını umursamamakla kalmaz, aynı zamanda ömrü boyunca sırtında taşıyacağı ezikliği, bu hissin doğurduğu ego problemini de ona hediye etmiş oluruz.’’

Bu tıpkı, çocuğumuza yasak koyup, onu odaya kilitlememize benzer. İlk başlarda kapıyı yumruklar ve oradan çıkabilmek için bağırmaya başlar. Tepki vererek istediğini elde edeceğini, ebeveyninin onu oradan çıkaracağını düşünür. Ebeveyn bu yakarışları duymazdan gelir, çocuk karşılığını alamaz ise, o kollar yavaş yavaş kasılarak, kapıyı yumruklamayı bırakır, o kuvvetli haykırış tizleşir ve çocuk, amacına kavuşma isteğinden vazgeçmiş olur. Aslında buna mecbur kalır çünkü talepleri en sevdikleri tarafından karşılanmıyordur. ‘Demek ki hayata karşı tepki vermek boşuna.’ diye düşünür. Başına gelenlere razı olmak ve susarak kabullenmek en doğrusudur. Böyle davranarak, çocuğumuza tek öğrettiğimiz hayata karşı koyamaması, isteklerinin peşinden gitmek için çabalamaması olacaktır. Her olumsuzlukta, harekete geçmek isteyen vücudunu, bilinçaltındaki 'gereksiz, boşa çabalıyorum' duygu-düşüncesi engelleyecektir. Tekrarlar vücudunu ve duygularını artık kaskatı yapacak; böylelikle istediğinin peşinden gidemeyen, mücadele etmeye hevesi kalmayan, kendi seçimlerinin yerine ailesinin seçimlerini kendi yolu belirleyen, kendine güvenmeyen bireyler yetişmiş olacaktır. Sonuç tatminsiz ebeveynler ve mutsuz çocuklar.

Sizin huzurlarınızda kendime diyeceğim o ki; "Bu döngüye düşmek istemiyorsan, çocuklarını özgür bırak Melis. Onlara hayatı tanımaları için müsaade et. O bardağı kırmaması için elinden almak yerine, suyunu kendisi içmesi için, ona bir şans ver. Bardak elinden kayıp, düştüğünde-kırıldığında ise bu tarz kazaların herkes tarafından yapıldığını anlat, hatanın sadece ona mahsus olmadığını söyle. Söyle ki; çocuğun tekrar o bardağı eline alarak, üzerine dökmeden-kırmadan içebilmeyi öğrenmek için denemeye devam etsin."

https://www.facebook.com/bebekolduannedogdu/

https://www.instagram.com/bebekolduannedogdu/