Hepimizin, özellikle 90'larda gençlik yıllarını yaşayanların mutlaka bir yerde yolunun kesiştiği ve unutulmaz anlarımıza anlam katan gizli kahraman Özkan Turgay. Besteci, Aranjör, Söz Yazarı, Prodüktör, Piyanist, Orkestra şefi, Yapımcı, Tonmaister dan çok daha fazlası o. Mevlana'nın ''Bir mum başka bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez'' sözünü özümseyerek verdikçe çoğalmış ve evrenle bütünleşmiş bir ruh. Uçurtmayı Vurmasınlar, Perihan Abla, Mahallenin Muhtarları gibi birçok film ve dizinin müziğini yapan Özkan Turgay'ın kayıt altında 1800 bestesinin olmasının yanı sıra Ebru Gündeş, Gülşen ve Serdar Ortaç gibi birçok starı keşfedip müzik dünyasına kazandırmıştır. Burada özetlemesi çok zor olan yüzlerce başarıya imza atan Özkan Turgay'la doyumsuz bir sohbet gerçekleştirdik...
 
Sizinle daha önce yaptığımız görüşmelerde müziğin matematiği ile ilgilendiğinizi öğrenmiştim. Türkiye'de klasik haline gelmiş bestelerinizde de müziğin matematiğini kullandınız mı? 
 
Müziklerimi Sezisel olarak besteliyorum .Bunu böyle ifade etmem gerek. Eğer bunu bilimsel anlamda soruyorsanız, yine sadece sezisel diyebilir. Eser ortaya çıktıktan sonra ben nerede, ne yapmışım sorularının cevabını müzik bilimiyle araştırıp, savurduğum ruhumu bilmsel kelimelere dökebiliyorum.
Yaptığınız her müzik büyük kitleler tarafından beğenilip hit oluyor. Bu tesadüf olamaz.
Değil tabi. Tesadüf diye bir şey yok evrende. Böyle bir yaratılış var. Dede Efendi’nin de yaptığı her şey tutuyordu, Mozart’ın da, Beethoven’ın da… Bu bir yaradılış.
 
Peki bu besteleri yaparken “İnsanlar bunu sever mi?” düşüncesi var mı, yoksa “Benim içimden bu geliyor, bunu yapıyorum” durumu mu mevcut?
 
Benim içimden bu geliyor, bunu yapıyorum. Tamamen iç ses. Onun matematiği sonra. Meraklı kişiler soruyor “Bunu nasıl yaptın?” Ben oturup bunu nasıl yaptığımı düşünerek ve araştırarak nasıl yaptığımı anlatmaya çalıştım. Bunun tamamen bir yaradılış olduğunu fark ettim. Müziğin matematiğini kuran kişi Pisagor’dur. Eski Mısır’da müzik, matematik ve Ezoterik birlikte okutulurdu. Formülleri ortaya konurdu. Bunları incelerken tarihe merak sardım, dinlere merak sardım. 
 
Ne zamandır bu merak?
 
1978'de İstanbul belediye konservatuarında yatılı okuyordum ve o zaman sokaklarda kardeş kardeşi vuruyordu. Karşımızda da bir yurt vardı. Çok sevdiğimiz bir tiyatro öğrencisini öldürdüler. Sağ-sol çatışmaları vardı. Ben müzisyen Özkan Turgay olarak ne yapmalıyım diye bir soru sordum kendime. Bunları durdurabilmek için ne yapabilirim? Benim bir tek özelliğim var o da müziğim, ondan başka bir şeyim yok. O zaman tabi internet falan yok fakat bir sürü ansiklopediler var evin içinde. Onları araştırırken, karıştırırken Şaman kültürünü incelemeye başladım. Çok basit bir şey gözüme çarptı. Şamanlar tef çalarlar ve kötü ruhları kovarlar diye küçücük bir yazı. Sonra müziğin insanlar üzerinde etkisine yoğunlaştım. Türkiye geneline hitap eden Perihan Abla dizisinin müziğini yaptım. Perihan Abla dizisinde insanların üzerindeki o kötü bulutları yani korkuyu, endişeyi dağıtmayı amaçladık. Ve sonra insanların üzerinde kötü etki yaratan korku ve endişeyi dağıtmanın yolları üzerinde yoğunlaştım.
 
Peki Perihan Abla dizisinde senaristte senaryoyu yazarken aynı düşünceden mi yola çıktı?
 
Perihan Abla dizisi benim aile köklerimin yüzlerce yıldan beri yaşadığı Kuzguncuk'ta çekildi. Kuzguncuk bütün azınlıkların beraber yaşadığı, cami ile kilisenin yan yana olduğu sevgi ve saygının en üst noktada olduğu bir mekan. Orada plato kuruldu. Senaristle aynı düşüncede miydiniz derseniz şöyle açıklayayım. Bu tip şeylerde insanlar hep birbirlerini çeker, birbirlerini bulur ve bunun için konuşmazlar bile. Sadece işlerini yaparlar. Böyle bir durumdu bizimkisi. Mahalle kültürünü aşılama, bir ve birlikte olmayı anımsama, aramızda hiç konuşulmadan önümüzdeki filme aktarılıyorduk. Ben Perihan Abla'nın müziğinde dansöz zilleri kullandım. Bütün Türkiye ve Ortadoğu'daki insanların dansöz zilleri ile aynı anda aynı zamanda tek bir ekrana bakmalarını sağladım. Yaptığım şey buydu. Ama bunu nasıl yaptığımı sorarsanız, daha önce de dediğim gibi tamamen sezisel. Ülkemde bir şeyler tekrar canlandı. Yeni yeni sanatçılar çıktı. Yeni starlar doğdu, eskileri tekrar parladı. Bunun için bir müzik şirketi kuruldu; Raks Müzik Yapım. Ben bu şirkette yaratıcı beyin olarak serbest bir şekilde çalışıyordum. Yeni starlar meydana getirdim, besteler yaptım, sözler yazdım.
 
Kimin gerçekten star olabileceğini de anlıyorsunuz ve seçtiklerinizin hepsi şu anda Türkiye'nin starları konumundalar
 
Seçtiğim insanların star olmasının sebebi öyle doğmalarıdır. Yine sezisel olarak bunu algılayabiliyorum. 
 
Şiddetin artması ile müziğin değişimi arasında bir bağlantı var mı?
 
1953 yılında ISO (International Organization for Standardization) tarafından dünya üzerindeki radyo da, televizyonda ve müzik stüdyolarında ses kaydı yapılan müzikler LA 440 frekansına göre akortlandı. Eskiden La sesi 432 Hz olarak akortlanıyordu. Mozart'ta da Dede Efendi'de de La sesi 423,5-432 arasındadır. Daha geriye doğru gittiğimiz zaman müziğin standart akordu önemli ama etkisi de önemli. Dijital dünyada LA 440 frekansı değişmiyor. Ama senfonik orkestraya girdiğinizde 442 ile başlayıp 446 ile bitebiliyor. Fizik kuralları nedeniyle tellerin ısınması, sürtünmesi vs. gibi sebeplerden dolayı bu oluyor. Yani dijital kayıtta frekanslar sabitken, enstrümanı dinlediğimde frekans zamanla değişebiliyor. Dijital müziğin frekansının LA 444'den LA 440'a ayarlanması ile karşımıza enteresan bir şey çıkıyor. DNA'ların sudaki düzenleri değişiyor. DNA'nın yapısı bozulabiliyor. Yapılan tüm araştırmalar LA=440Hz’in insanların kalp ve kuyruk sokumu arasındaki enerji merkezleriyle (çakralar) uyumsuz olduğunu göstermiştir. Bundan önceki müzik çalışmalarında yer alan LA=444 Hz’in ise doğayla ve insanla daha uyum içinde olduğu gözlemlenmiştir. LA 444(C 528) sevgi frekansında müziktir ve iyileştirici gücü vardır.
 
Ben son zamanlarda müziğin şifası üzerine yönlenmiş durumdayım. Burada kullanacağımın LA 432 olması gerektiğini düşündüm. Dijital ürettiğim stüdyolarda da LA 444'e ayarladım. Bu frekanslarda şifalanmanın artması söz konusu. İkinci Dünya Savaşının çıkmasında, müzikte La'nın frekansının 440'a ayarlanmasının etkisinin olduğu ile ilgili spekülasyonlar da bulunmaktadır. İnsanları şiddete çağıran bir frekanstır.
 
Bazı sorularımın cevaplarını din kitaplarının içerisinde arıyorum. Suyun şifası, suyun her şeyi yapabilmeye muktedir olduğu Bakara suresinde mevcuttur. 22. Ayette ''O Rab ki yeri sizin için bir döşek, göğü de kubbemsi bir tavan yaptı. Gökten su indirerek size besin olsun diye yerden çeşitli ürünler çıkarttı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.'' Tamamen şifa su... Dikkat ederseniz kubbemsi yani akustiğin yayılması için camilerde ve kiliselerde de bu böyledir.  Ve yerde de su olmadığı zaman her şey kurur. İnsanlar hep su kenarına yerleşmeye çalışırlar. Suyun şifalandırmak için müzikle kodlanabileceğine kanaat getirdim. Her şeyi suya kodlayabilirsiniz. Müziği de suya kodlayabilirsiniz. Bu konudaki çalışmalarım devam etmekte. Bilim insanları ile bir araya gelerek müzik dışı kısımlarda destek alırken aynı zamanda kendi çalışmalarıma da devam ediyorum.
 
Suya müziği nasıl kodlayabilirsiniz?
 
Derdinizi suya anlatın. Gidin bir su kenarına. ‘Suya anlat derdini’ derler ya. suyun içerisinde ses uzun zamanlı olarak yayılır. Bakın size şimdi suyun şifası adındaki bir kaç gün önce kaydettiğim müziği dinleteyim. Suya dua edip o suyu içmekle veya müzik dinletip o suyu içmekle şifalanmak mümkün.
(Çok dinlendirici bir su sesi üzerine yapılmış huzur verici hafif bir müzik dinliyoruz.) 
 
Bu müziği belli kurallara bağlı kalarak veya bir formülden faydalanarak mı yaptınız yoksa içinizden geldiği gibi mi?
 
Zemin bilgilerini kullandım elbette. Nedir zemin bilgisi? Burada yine kubbemsi gök ve yer içerisinde yayılacak bir frekans grubu meydana getirdim. Bu frekans grubunda sürtünme esasına göre doğal sesler var. Su ancak taşa  veya başka bir cisme sürtünerek sesini bize duyurabilir.  Doğal sesi seçtikten sonra müziğin temel kuralları olan pentatonikten yola çıktım. Ve bu pentatonik alt yapının üstüne en düşük belleğin algılayabileceği frekansta, rüzgarın kamış içerisinde itme ile meydana getirdiği doğal bir sesi ekledim. Bunu dijital ortamda yaparken tabi ki örnekler kullandım. Şovlarımda ya ben çalıyorum ya da flüt ya da ney ile eşlik ediliyor. Burada seçtiğim tek şey miracle (mucize) dediğimiz tonlar. Tabi ben bunları ölçemiyorum. Neye göre nasıl ölçüldüğü ile ilgili tam bir fikre sahip olmasam da güneşin yarıçapı, buradan satürne olan uzaklığımız gibi faktörler devreye giriyor. Bunlar evren matematiği ile oluşan tonlar. Mi sesini de bu miracle denilen tonların oluşturduğu söyleniyor.  
Metroda duraklara gelmeden bir uyarı müziği vardır. O ses insanları gerer ve korku frekansı yayar. Günümüzdeki dizilerin müziklerinde de artık benzer şeyler vardı. Bilinçlendikçe müzisyen arkadaşlarımız bu tip müzikleri kaldırmaya başladı. Konservatuarda Alman bir hocam ''Sanat taklitle başlar.'' derdi. Ne yapıyor bu işlere yeni başlayan gençler? Hollywood filmlerindeki frekansları da örnek alarak ve moda olan frekansları da beraberinde seçerek müzik yapıyorlar ve karşımıza subliminal mesajlar çıkıyor. Fakat yapan arkadaşımız da bunun farkında değil. Çünkü taklit ederek yapıyor. Hollywood filmlerinin subliminal mesajlar içerdiği zaten herkes tarafından bilinen bir gerçek. Görsel müziği üreten müzisyenler, bu müzik sitilini de kopyalayınca farkında olmadan bu akımı devam ettiriyorlar. Biz öyle şanslıyız ki Alaturka dediğimiz bir müziğimiz var. Batı müziği dünya müziğidir. Ama Türk müziği evren müziğidir. Türk müziğindeki sesler evrenin gerçekleridir.
 
''Ruha Sesleniş'' projenizi sormak istiyorum. Ne zamandır devam ediyor ve bu proje ile vermek istediğiniz mesajlardan biraz bahseder misiniz?
 
Daha önce Perihan Abla'da ne verdiysem ki, vermek istediğim her zaman sevgi idi. Sevgi frekanslarından yola çıktım. Sevgiyi kelimelere en iyi döken Hz. Mevlana'dır. Onun sözlerini alıp, İngilizce'ye çevirip, hatta 9 dilde şarkılar meydana getirerek, onun kelimeleri ile benim frekanslarımı birleştiriyorum. 21. yüzyıldaki bu kaosun, kin, öfke ve nefretin daha farklı bir şekilde yok edilebilmesini müziğimle sağlamaya çalışıyorum. Öyle şanslı bir coğrafyada yaşıyoruz ki birçok şeyi çok iyi biliyoruz. Her zaman Allah'ın gönderdiği kitaplar içerisinde bilgiyi aramak en doğru yoldur. Elbette birçok şey okumalıyız. ama dayanacağımız nokta yaradılıştır. Ruha Sesleniş de buna dayanıyor.
Ruha Sesleniş sahneye çıkıp birkaç kişiyi de yanıma alıp ana çekirdek kadroyla sahneye koyduğum Rumi' müzikal projemin ön çalışmasıdır. Ana kadroda şiirleri okuyan Hakan Yılmaz aynı zamanda TRT'de program yapımcısıdır. Ney sanatçımız Enver Aydoğan Hacettepe Ünivesitesinde öğretim görevlisidir. Berlin'de bir arkadaşımız var, Semra Tewes. O da bir müzik dehasıdır. Virginia operasında da görev yapmış soprano bir arkadaşımız var Ümran Akpınar. İstanbul'da olduğu dönemlerde onunla çalışıyorum. Ruha Sesleniş suya attığım tek bir taştır. Bu hareler gittikçe büyüyor ve büyüyecek ve ben o küçük taş olarak kalacağım.
 
Rumi projem ve Ruha Sesleniş projem arasında küçük bir fark var. Rumi projemi bütün dünyada gösterime girecek bir müzikal olarak tasarladım. Üzerinde dokuz yıldır çalıştığım bir proje bu. Sahneye konması ile ilgili Dünyadaki önemli şirketlerle görüşmeler aşamasındayım.
 
Son olarak okurlarımıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mıdır?
 
Sevgi yolu, bu dünyada insan olarak daha iyi koşularda  yaşayabilmemiz için tek seçenektir. Birbirimizi koşulsuz sevelim, bütün sorunlarımızı çözmenin yolu sadece SEVGİdir.