O harekât kozmetiktir, eğer…

16 Eylül 2019

Bugün Ankara’da önemli bir zirve gerçekleşiyor. Astana süreci garantör ülke liderlerinin üçlü zirvelerinin beşincisine Başkan Erdoğan ev sahipliği yapacak ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile Rusya Devlet Başkanı Putin katılacaklar.

Geçen ay Kazakistan’da yapılan hazırlık toplantısında liderlerin ve dışişleri bakanlarının özel temsilcileri, bu kez görüşmelerin ana konusunu “Kalıcı Çözüm Bulma” olarak belirlediler.

Türkiye açısından kalıcı çözüm, üç buçuk milyon Suriyelinin ülkesine dönmesinin sağlanmasıdır. Türkiye, varıyla yoğuyla Suriyeli kardeşlerine kapılarını açtı ve altı yıldır, birkaç ırkçı-faşist yerel yönetim dışında, Suriyelilere mümkün olan en iyi ev sahipliğini yaptı. Ancak resmi olmayan rakamlarla 5 milyona yaklaşan “yabancı” kardeşiniz bile olsa, sıkıntı verir ve nitekim “Suriyeliler” sorunu, sonuçları seçimlere yansıyan bir sosyal bunalım halini aldı.

Suriye rejiminin mezhepsel hamisi İran ve siyasal müttefiki Rusya kabul etmeliler ki, ülkede BAAS’ı ve Beşar Esad’ı istemeyen, bunlardan kurtulmak için kan dökmeye hazır bir muhalefet vardır. Bu muhalefetin silahı bırakması için derhal yeni anayasa yapılması ve yarından tezi yok serbest ve adil seçimlere gidilmesi şarttır. Seçimler Astana garantörleri tarafından adil ve serbest olarak tasarlanırsa, hiç kimsenin bir dış güce ihtiyacı kalmaz. Bunu sağlamayan her çözüm, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun orijinal buluşuyla ifade edersek, “kozmetik” olacaktır.

Ancak üç liderin üzerinde anlaşmaları gereken bir diğer nokta, ABD’nin Suriye’yi üçe bölme planıdır. ABD, altı yıldır tuğlaları üst üste koyarak, TIR kamyonlarını sürülerle göndererek, her bir PKK-PYD militanını tek tek eğiterek kurduğu Kuzey ve Doğu Suriye Devleti’ni Türkiye’nin kuzey Suriye’ye girerek yok etmesini önlemek için, son çare olarak, kozmetik bir devriye planını burnumuza dayadı. Ama başaramadı: zira dürbünle değil çıplak gözle dahi sınırın öte tarafındaki YPG militanlarının varlığı görülebiliyorsa, Türkiye’ye sığınmış Arap ve Kürtlerin hiç biri, çoluğunu çocuğunu alıp, ülkesine dönmez. Bu yüzden, devriye ve onun parçası olduğu sözüm-ona güvenli bölge yutturmacası kozmetiktir; göz boyamadır.

Putin ve Ruhani’nin ABD’nin bölgede PKK militanları dışında sözünün geçtiği silahlı radikal grupları kullanarak rejim birliklerine saldırttığını görmek ve rejimin bu grupları tahrikine engel olmaları şarttır. BAAS ve Esat için ciddi tehlike, HTŞ ve diğer radikal gruplar değil, PKK/PYD ve onların silahlı kanadı YPG/SDG’dir. Şaşırtan şey, Putin, Ruhani ve Esat’ın nasıl bu gerçeği göremedikleridir: ülke bölünüyor, parçalanıyor. Mahkemesiyle, polisiyle, valisiyle bir sözde Kürt Devleti kuruluyor. Bu sözde yapı, Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi gibi, gerçek Kürt halkının, tarihsel, geleneksel, kültürel varlıkları ile siyasal deneyimleri ile donatılmış değildir. Bunlar, bir avuç PKK teröristidir. Bunlar peşmerge değil, sergerdedir.

Bu yapının dağıtılması da hemen anayasa-derhal seçim formülüyle sağlanabilir.

 

Yazının devamı...

Esad’a rağmen Suriye...

12 Eylül 2019

Kabul: Biz ABD’nin mütte- fikiyiz. İttifak halindeki ülkeler, sorunla karşılaşınca birbirlerine danışırlar. Yine kabul: İttifaklar içinde üyeler eşit olmakla birlikte bazı üyeler öteki üyelerden daha çok eşittirler!

Nitekim hâlâ ne idüğü tam bilinmeyen Arap Baharı Suriye’ye eriştiğinde, NATO’nun büyük üyesi ABD, diğer üyelere hiçbir şey danışmadı. Şöyle ki: Başkan Obama ile Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, önce Beşar Esad’ın ve rejimin değişmesini istediler; sonra “Esad gitsin ama BAAS kalsın” dediler. Şimdi ise Trump’ın ne dediğini bilen yok.

Baba Esad’ın ve şimdi oğlu Beşar’ın diktatörlükleri kendileriyle değil, bu Sovyet-artığı, sözde sosyalist, temelinde Arap milliyetçisi, Şii diktasının aracı BAAS ile kaimdi. Ülkenin dörtte biri ABD tarafından PKK/PYD’ye verilmiş, 17 milyon nüfusunun yarısına yakını ülke dışına kaçmış olduğu halde, bugün hâlâ BAAS, mahalle düzeyinde örgütlü, silahlı milise sahip bir partidir. İçinde 12 partinin bulunduğu ama en büyüğü BAAS olan Milli İlerici Cephe, son 7 yıl içinde sadece Değişim ve Özgürlük için Halk Cephesi’ne izin vermişti. İzinsiz olmakla birlikte varlığı bilinen 15 parti hiçbir zaman ne milletvekili seçimlerine ne de başkanlık seçimlerine katılabildiler.

Ancak bu partilerden yıllarca Osman Sabri ve Daham Miro’nun yönetimindeki Suriye Kürdistan Demokratik Partisi (KDPS) Arap Baharı ile gelişmesi gerekirken yok oldu; ama Suriye Kürtleri nezdinde hiçbir hükmü olmayan, yıllar önce oraya sığındığında Abdullah Öcalan tarafından kurulmuş olan Demokratik Birlik Partisi (PYD), sadece inanılmaz bir hızla örgütlenmekle kalmadı, kendi silahlı örgütünü (Halkın Koruma Birimleri-YPG) oluşturdu; ele geçirdiği Kuzey ve Doğu Suriye’deki yerel Arap ve Türkmen yönetimlerini yok etti; mahalli idarelerin paralarına, aşiretlerin hazinelerine ve Suriye’nin bütün petrol varlıklarına el koydu. PYD, bugün Irak, İran ve Türkiye’deki bütün partilerden daha zengindir.

ABD, bu partiyi ve onun silahlı kanadını güya DAEŞ’e karşı mücadelede kendine ortak yaptı; eğitti, donattı ve ona işgalindeki topraklarda anayasası, yasası, hükümeti ve ordusu olan bir terör devlet kurdurdu.

ABD’nin, Türkiye’nin bu yapı ile PKK teröristleri arasındaki aktif stratejik iş birliğinin verdiği zararı önleme çabasını tepetaklak ederek, “güvenli bölge” kavramını, bu devlete Türkiye’ye karşı güvenlik sağlama çabasına dönüştürdüğü artık herkes tarafından kabul ediliyor.

Bu kabulün mantıki uzantısı, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumada rejimin meşru hakkını tanımaktır.

Bu hak, 570 bin yurttaşını bombalayarak öldürmüş, 2 milyon kişinin yaralanmasına, 300 bin kişinin sakat kalmasına, 8 milyonun mülteci olarak başka ülkelerde sürünmesine sebep olan bir lidere ve onun rejimine tanınabilir mi? İnsan vicdanı böyle bir hakkı kabul edebilir mi?

Yazının devamı...

ABD’nin gözünden dünya

9 Eylül 2019

ABD Genelkurmay başkanı Joseph Dunford geçen hafta hayli kapsamlı bir konuşma ile ülkesinin dünyaya nasıl asker perspektifi ile baktığına dair ipuçları verdi.

Elbette bir genelkurmay başkanı ülkesinin askeri değerlendirmelerini olduğu gibi açıklamaz; sadece bilinmesini istediklerini ifade eder. Ama bu bile o ülkenin dünyaya bakış açısını göstermeye yeter. Kim düşmandır, kim dosttur? Ne gibi “ulusal çıkarları” vardır? Bunları bir genelkurmay başkanının ağzından duymak, her zaman öğretici oluyor.

Orgeneral Dunford, Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (CSIS) yaptığı konuşmada, Kuzey Suriye’de ABD’nin ulusal çıkarlarını korumak için 50-60 bin “asker” eğitmeye ihtiyaçları olduğunu söyledi. Orgeneral, çıkarları tek tek sıralamadı ve sadece “İslami şiddetli aşırılık” (Islamic violent extremism) ile mücadeleyi zikretti. Daha sonra bu kavramı açıklarken, “DAEŞ, El Kaide ve diğer gruplar” demekle yetindi.

El Kaide değilse bile DAEŞ, Suriye’de ABD için daima çok kullanışlı bir “ulusal çıkar” ögesi olmuştur.  ABD iç siyaseti icabı, bitmesi gerektiği zamanlarda bitivermiş, ama Suriye’de PKK türevlerine (YPG, PYD, SDG) destek verileceği zamanlarda ihtiyaç olduğunda yeniden ortaya çıkıvermiştir. Fakat genelkurmay başkanının işaret ettiği üzere, Türkiye’nin hem de garantili şekilde bir daha ortaya çıkmamak üzere kökünü birkaç ayda kurutabileceği bu “nesne” hala ABD genelkurmay başkanının konuşmasında, Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore ile aynı sırada, “ABD’nin stratejik düşmanları” arasında sayılıyor.

ABD genelkurmay başkanı eğer âlemi enayi sanmıyorsa, en azından bir kere Türkiye’ye, “Peki hadi gelin görelim; yok edin şu İslami şiddet aşırılarını!” demesi gerekmez mi? 50-60 bin kişilik güç (50 mi? 60 mı? Aradaki fark, herhalde orgeneral rütbesindeki bir askerin küçümseyeceği bir yuvarlama hatası olamaz) kurmak, eğitmek ve sürdürmek, hele hele bu gücün önemli bir bölümünün bölgedeki en büyük müttefikin, Türkiye’nin terörist ilan ettiği insanlar ise, nasıl mümkün olacaktır. Bunun gerçekleşmeyecek bir ütopya olduğu, Dunford’ın altı yılda henüz bunun ancak yarısını sağladıklarını itiraf etmesinden bellidir.

Yeniden dirilmesi muhtemel DAEŞ ve bir anda oluşması ihtimali bulunan El Kaide kaç kişilik terör örgütleridir ki, ABD kendi 7 bin kişilik kuvvetine ek olarak 60 bin kişilik ordu oluşturmak gerektiğini düşünmektedir.

Org. Dunford eğer gerçekten CSIS’teki dinleyicileri veya daha sonra bu konuşmayı okuyacak olan insanları enayi sanmıyorsa, bu sözleri söylememeliydi. Biz ve herkes, amacın burada bir Kuzey ve Doğu Suriye Şeyi oluşturmak olduğunu anlamış olmalı. Nitekim kendisi de konuşmasının bu bölümünde hemen Suriye ilgili siyasal sürece işaret ederek, Rusya ve Suriye hükumetlerinin çabasına işaret etti. (Ardından rüşvet-i kelam niteliğinde bir “Türkiye’nin kaygılarını anlama” cümlesini de ihmal etmedi.)

Türkiye’nin kaygısı bu “şey”in bağımsız bir devlete dönüşmesidir. Ama görünen o ki, Türkiye’den başka bu konuda kaygılanan da yoktur.

Yazının devamı...

Yüz yüze görüşmeden olmayacak bu iş

5 Eylül 2019

Beşar Esad hopladı zıpladı ama sonunda Rus ağabeyinin “Biz Türklere söz verdik. Bu teröristlerin tahriklerine kapılma; ateşi kes!” sözünü dinledi. Ama umutsuz vaka, yine ABD.

Daha belirgin olacak isek, CENTCOM.

ABD Silahlı Kuvvetleri’nin “ordu” kavramına benzeyen yedi coğrafi, dört fonksiyonel “birleştirilmiş muharip komutanlığı” var; 1983’te kurulan CENTCOM bunlardan “dünyanın merkezinden sorumlu” kuvvet komutanlığıdır. Görev alanı, Ortadoğu, Orta Asya ve Basra Körfezi’dir; şu anda başlıca harekât alanı Afganistan, Irak ve Suriye’dir. Bu komutanlığın uzun hikâyesi hem kendi sitesinde var hem de wikizeroo.org’da (Wikipedia’nın yeni adı).

CENTCOM sıradan bir komutanlık değil. ABD Silahlı Kuvvetleri hiyerarşisinde, merkezinin ülke dışında bulunması, başka ülkelerde yapılan ve adına “koalisyon” denen başka ülke askerlerini barındırmasıyla, adeta bir tür özerkliği var. Bu özerklikte, orgeneraller Norman Schwarzkopf, John Abizaid, David Petraeus (çuvalcı general olarak hatırlarsınız), Jim Mattis (eski savunma bakanı; 1 Mart tezkeresinde Türkiye’ye girmesi reddedilen askerlerin başındaki komutan: “Türkler bunu ağır ödeyecekler” ifadesinden tanırız) ve 2016-19 arasında, PKK/PYD ve YPG’yi “Amerika’nın karadaki çizmeleri ve DAEŞ’e karşı ortağı” seçen Joseph Votel’in komutanlığının da önemli katkısı var. Son üç aydır Votel’in yerini Kenneth F. McKenzie almış bulunuyor.

ABD’de genellikle askerlerin bir ideolojisi olmadığı söylenir; ancak bu söylentinin bizzat kendisi bir ideolojidir. Evet, ABD ordusu hiç darbe yapmamıştır, ABD başkanı ve bakanı asmamıştır; ama başka ülkelerde darbe yapmış, yaptırmış ve onların krallarını, diktatörlerini, başbakanlarını, bakanlarını asmış, astırmıştır. Nitekim Obama önceki Başkan Bush’un Afganistan ve Irak pisliklerini temizleme vaadiyle seçildi; ama bırakın onları temizlemeyi, kendisi ilave askerler göndererek ve Usame bin Ladin’in öldürülmesi ve El Kaide’nin temizlenmesi gibi gerekçelerle Afganistan’ı adeta yok etti; yerine bir çadır devleti kurdu. Aynı şeyi Irak’ta yaptı. Sonra Suriye’yi bugünkü kan gölüne çevirmek için stratejik ve taktik yapılabilecek tüm hataları yaptı.

Aynı şeyi Trump tekrar etti. “Obama ve sahtekâr Hillary DAEŞ’i kurdu!” diye oy alan Trump, sahadaki komutanlarının DAEŞ’in bir tümüyle haritadan silindiğini, bir yeniden tehdit olduğunu açıkladıklarının farkında değil. Kendisine önce “Tamamen çekileceğiz”, ardından “Tamamen değilmiş; 2.000 kişi bırakacakmışız!” dedirttiklerini göremiyor. Özel elçileri geliyor, “Türkiye’nin sınırında güvenli bölge oluşturacağız” diyerek ortak karargâhlar kuruyorlar; karargâhtaki subaylar “Güvenli bölge 30 kilometre mi olsun, 10 kilometre mi olsun” diye tartışmaktan, bir türlü işe başlayamıyorlar. Bu arada, bilmem kaç yüz TIR ile sınırda oluşturulan terör devletine silah, mühimmat ve yiyecek taşınıyor.

Çare? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son bir kere daha ABD Başkanı’na, kendisine oynanan oyunu yüzüne karşı anlatması gibi görünüyor.

Yazının devamı...

Yine uluslararası basın

2 Eylül 2019

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği’nin (Gazeteciler Cemiyeti neyine yetmiyor radyocu ve televizyoncu kardeşlerimizin?) ödül töreni gecesinde, Türkiye’ye yönelik dış yayınlarının objektiflikten uzak olduğunu söyledi, “Türkiye’nin başarıları kasıtlı bir şekilde görülmüyor” dedi.

Cumhurbaşkanının bu sözlerinin henüz Londra, Paris ve New York’ta yayın yönetmenlerinin kulağında çınlamayı sürdürdüğü ertesi gün, iki büyük gazetede, Washington Post’ta ve Londra’da The Times’da, iki makale yayınlandı. “Makale” kelimesi, bu yazıları nitelemek için kullanılamaz. Bu iki yazı da herhangi bir Türkiye düşmanı Birleşik Arap Emirliği veya Yunanistan kaynaklı trolün, 240 karakterlik nefretinin uzun şekliydi. Yazarının nefreti, öfkesi ve Erdoğan düşmanlığının kâğıt üzerindeki yansımasından ibaretti.

Washington Post’taki yazıda, Erdoğan’ın otoriteryan (yetkeci) yönetiminin Batı’da sanıldığı gibi kolayca kök salamayacağı, derinleşemeyeceği belirtiliyor; yerlerine kayyım atanan üç belediye başkanıyla ilgili karara “tüm Türkiye’de gösterilen karşı koyuşun ve direnişin” kanıt olduğu öne sürülüyordu. Yazı, bazı üniversite mensuplarının imzaladığı ve “Barış Akademisyenleri Bildiri” alarak bilinen belgede imzası bulunan birkaç kişinin ifadeleriyle devam ediyordu.

Londra’daki yazı da Erdoğan’ın “Karadenizli bir kaptanın oğlu iken nasıl yükseldiğinin hikâyesini” anlatıyor. Karadenizli kaptanların çocuklarının yükselmemesi ve onların da babaları gibi mesela küçük tekne kaptanı olarak kalmaları gerektiği çarpık inancı ve bariz yalanları bir yana, Erdoğan popülizmle bir yandan diktatörlükle itham ediliyor. Popülizmin halk iradesinin egemenliğinde nihai aşamalardan biri olduğunu bile hatırlamayan yazar, Erdoğan’ın şahsına düşmanlığını o kadar ileri götürüyor ki onun, ülkeyi askeri vesayetten, yetkisini halk iradesinden almayan kendi üyelerini kendisi atayan bir takım kurulların seçilmişlerin siyaseti üzerindeki veto yetkisinden kurtaran bir halk devriminin lideri olduğundan tek kelime söz etmiyor.

Yazar yazmış diyelim! Ya yayıncı ne yapıyor? Yazıyı, Erdoğan’ın askeri şura üyeleri ile Anıt Kabir ziyaretinden bir fotoğrafla süslüyor. Ortada (yazıda ‘uzun adam’ diye adeta fiziği hafife alınan) Erdoğan ve çevresinde üniformalarıyla etkili bir grup oluşturan şura üyeleri, Türkiye’yi yöneten ekip olarak algı malzemesi yapılıyor.

The Times editörü John Witherow kendisini gazete yayınlıyor sanabilir. Ama Murdoch’un arzu ettiği her şeyi yayınlamanın ve önlerine uzatılan her herzeyi sayfaya koymanın gazetecilik olmadığını bilmesi gerekir.

Ondan önce o koltukta oturanlar, babası taka kaptanı olanların da artık eh azından John Fiske’leri okuduğunu ve fotoğrafla algı yönetiminin ne olduğunu anladıklarını biliyorlar ve dikkatli davranıyorlardı. Ama kapitalizmin gazeteciliği ayağa düşürmesi süreci, Pazar ilavesi editörü John Witherowların Times’ı yönetmelerine imkân veriyor.

Sonra da biz bunlardan objektif yayın bekliyoruz. Daha çok bekleriz.

Yazının devamı...

Türkiye’nin endişesini anlamak yetmiyor

29 Ağustos 2019

Rusya ikiyüzlü bir tavırla ateşle oynuyor ve Putin Erdoğan’ın bunu bildiğini biliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki gün önceki Rusya ziyareti sırasında Putin bunu her haliyle belli etti; “Türkiye’nin hassasiyeti” ve “endişeleri” ifadesini defalarca tekrarladı.

Ama bunun İdlib sorununu çözmeye bir yararı yok. Putin, İdlib’de sığınıp kalmış olan silahlı grupların tümünü “terörist” diye nitelemekle, 12 ay önce şiddetin tırmanmasını önlemek amacıyla çatışmasızlık bölgeleri oluşturmak ve bunları Türk askerinin gözetimine vermek için yapılan toplantıda ifade edilen görüşleri tamamen unuttuğunu göstermiş oluyor. Türkiye, Rusya ve İran ile Astana ve Soçi’de masaya otururken, masum Suriye halkının demokratik taleplerinin karşılanmasında katil Beşar Esad yönetimini aklıselim yoluna getirecekleri inancıyla hareket ediyordu. İdlib anlaşmasına ve anayasa konferansına giden yolda Türkiye, Rusya ve İran’ın kendi halkını varil bombalarıyla yok eden, 500 bin kişinin katili bir rejimi meşrulaştırmaktan başka işlevi olmayan iki ülkeyle birlikte hareket edeceği beklentisi içinde değildi.

Suriye’de Esad’ın cinayetleri durmalı ve bir an önce mevcut de facto sınırlar bozulmadan serbest ve adil bir seçime gidilmelidir. Esad, Putin ve Ruhani bilmelidirler ki Suriye’nin bölünmemesinin tek garantisi, serbest ve adil seçimlerdir. Yeni anayasanın demokratik bir metin olmasının ve seçimlerin özgür ve adil şekilde yapılmasının garantisi ise Putin’in 6 milyon masum mültecinin gözlerine bakarak İdlib’deki terörist diye nitelediği rejim aleyhtarı güçlerdir.

Rusya ziyaretinin bir olumlu sonucu Cumhur- başkanı Erdoğan’ın, Rusya’ya “İdlib’de rejimin terörizmle mücadele bahanesiyle sivillere karadan ve havadan ölüm yağdırması kabul edilemez” mesajını yanlış anlamaya imkân vermeyecek şekilde iletmiş olmasıdır. Bir diğer olumlu sonuç, Türkiye Kuzey Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgenin, ABD’nin Suriye’nin doğusunda bir “Kürt” devleti” projesine de resmiyet kazandıracağı iddiasının Rusya tarafından benimsenmediğini görmektir.

Yazının devamı...

Trump’tan kurtulma ihtimali

26 Ağustos 2019

ABD’de modern zaman-larda muhafazakârlığı Evanjeliklerin ve Hitlercilerin elinden kurtararak adeta yeniden icat eden National Review dergisinin kurucusu William F. Buckley (1925-2008) “Muhafazakârlığın 11’nci Emri” diye adlandırdığı bir ilke ortaya atmıştı: “Asla Cumhuriyetçilerin aleyhinde bulunmayacaksın!”

Nitekim Buckley bu kural gereği kimleri desteklemedi ki! Fakat Buckley’nin bile 11’nci emre uymadığı zamanlar oluyordu. Örneğin oğul Bush’tan hiç hazzetmedi Buckley.

Romancı olan oğlu Christopher Buckley, Trump Cumhuriyetçi Parti adaylığını kazandığında “Baban hayatta olsaydı, Trump’a ne derdi?” diye soranlara cevabı şöyle olmuştu: Trump muhafazakâr değil ki babam onu hakkında düşünmeye layık bulsun!”

National Review dergisi de iki yıl sabrettikten sonra nihayet bu hafta, Trump’ın gelecek yıl başkanlık seçimini kazanmaması ihtimali bulunduğunu yazdı. Hem de hiciv veya mizah yapmadan: Çin ile ticaret savaşının ABD’de bir ekonomik durgunluk başlatması muhtemeldir. Kendi döneminde ekonomik durgunluk başlayan bir başkanın yeniden seçim kazandığı ise görülmemiştir.

Derginin yazısında Trump’ın Çin stratejisinin bir hesap hatasına kurban gittiği, Çin’in karşı koymasının ve ABD yaptırımlarının bir savaşa yol açacağını asla beklemediği kaydediliyor. Trump, kendisini düştüğü bu uçurumdan ABD Merkez Bankası’nın çıkartacağını umuyordu. Ancak bu göreve bizzat getirdiği Fed Yönetim Kurulu Başkanı Jerome Powell’in Trump’ı kurtarmak şöyle dursun, “Dünyanın büyük ekonomileri arasında gümrük vergilerini tırmandırma yarışına son verilmesini” istemesi Trump’a ekonomik durgunluğa yuvarlanması için bir tekme atmak” oldu. National Review, bu açıklamayı 11’nci Emri çiğnemeden, Trump’tan kurtulma ihtimalinin belirmesi olarak gördüğünü açıkça yazıyor. Trump’ın, ABD Merkez Bankasını “Çin beter ABD düşmanı” ilan etmesini kınayan dergi yayın kurulu, öfkesini “Amerika’nın sonsuz düşman listesine şimdi de Merkez Bankası başkanı eklendi,” diye ifade etti.

Geriye bakınca, ABD’nin çok değil 20-25 yıl öncesine kadar bu denli düşmanı yoktu. Gerçi  Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ABD’de bazıları yeni düşman arayışına başlamıştı; ama dünyadaki birçok ülkenin yurttaşı, İsrail’e karşı dengeli bir politika güden, Filistinlilerin yaşadığı mülteci kamplarına düzenli ve ciddi ölçüde yardım yollayan, küresel ısınma ile mücadeleye ciddi katkıda bulunan ve en önemlisi Rusya ile stratejik nükleer silahların sınırlandırılması için anlaşmalar imzalayan ABD için olumlu düşüncelere sahipti.

Oğul Bush ile başlayan olumsuzluklar, Trump ile adeta zirveye ulaştı. ABD’nin İkinci Dünya Savaşını sona erdirmek için attığı iki nükleer bomba ile bir saat içinde 250 bin kişiyi öldürdüğünde bile hakkındaki olumsuz düşünceler bugünkü kadar yüksek olmamıştı.

Eğer Muhafazakârlığın İncili sayılan bir yayın organı, sonunda Trump’tan kurtulma ihtimalini beslediği için ABD’nin ekonomik durgunluğa düşmesini bile sevinçle karşılıyorsa, Trump için “tehlike çanları çalıyor” denilebilir.

Yazının devamı...

Güvenli bölgenin ötesi

22 Ağustos 2019

İdlib çevresinde 15-25 kilometrelik güvenlik kuşağı oluşturan Türkiye-Rusya anlaşması, hafta başında, Suriye uçaklarının bu bölgedeki gözlem noktalarından birine gitmekte olan Türk konvoyuna saldırmasıyla ikinci büyük yarayı aldı. 16 Eylül 2018’de yapılan anlaşma, 19 ve 20 Eylül’de Beşar Esat’a bağlı Suriye birlikleri tarafından Heyet-i Tahriru’ş Şam’a (HTS) yapılan yoğun saldırılarla zaten hayatına yaralı başlamıştı. HTS önceleri Taliban’a bağlı denilerek terör örgütü ilan edilmiş; ancak ABD daha sonra çoğu sivillerden oluşan bu grubu terör örgütü saymadığını açıklayarak onlara silah ve teçhizat yardımı yapmıştı. İdlib’deki diğer gruplardan çoğu, ABD’nin denetimindeki örgütlerdi.

Trakya kadar bir alanı kaplayan İdlib’de, DAEŞ dışında Suriye’deki kanlı rejimi silah zoruyla devirmek isteyen, ılımlı-aşırı ve silahlı 20 bin rejim aleyhtarı ve aileleri birikmiş durumda. Türkiye bu ili kuşatan sınırın çevresindeki güvenli bölgede gözetim noktalarında bulundurduğu birlikleriyle bu gruplarla Esad’ın askerleri arasında tampon oluşturuyor. Esasen Astana Süreci’nin bir devamı olan İdlib Anlaşması’nın uygulanmasının imkânsız denecek kadar zor olacağı ilk günden belli idi. Nitekim ekim, şubat ve mayıstaki saldırılarla İdlib Anlaşması’nı sürdürmek imkânsız hale gelmiş ve anlaşmayı canlandırmak için Türkiye ve Rusya’nın yeniden görüşmeleri gerekmişti.

Pazartesi gününe kadarki saldırılar, Türkiye’nin denetim altında tutmayı taahhüt ettiği rejim aleyhtarı gruplara yapılmıştı. Ama Esad ilk kez doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almış oldu; Türk birliklerini atlayarak, güvenli bölgenin içinde kalan Han Şeyhun kasabasına asker soktu.

Bu, doğrudan Astana Süreci’ni hedef almaktadır. Oysa süreç, Cenevre’de yeni Suriye anayasasının yazılması aşamasına ulaşmıştı.

İdlib’in Türkiye’nin kontrolünden çıkıp muhalif güçlerin Esad’a yeniden saldıracağı ve durumun iki yıl önceki hale döneceği anlamına gelir. İç savaşın sona ermesi, 8 milyon Suriyelinin Türkiye, Ürdün ve Lübnan’dan evlerine dönmesi yeniden hayal olacaktır.

Beşar Esad da babası gibi Moskova’nın izni olmadan tuvalete bile gitmez. Peki, öyleyse yeni anayasa konusunda Astana ortakları arasında bir tutum değişikliği mi oldu? Görünür (ve görünmez) düzeylerde böyle bir şey yok. Ancak yine de İdlib’de yığılmış gruplarda sinsi bir hareketlenmenin olduğu biliniyordu. Bölgeden alınan haberlerde, bu hareketlenmenin Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda temizlik söylemiyle arttığı da alınan haberler arasında idi.

Türkiye’nin ABD’yi tam 35 kilometre olmasa bile, PKK uzantılarını sızma harekâtı ve roket menzilinin dışına çekmeye ikna edeceği belli. Ne var ki bu geri çekme, ABD’nin Suriye’yi bölme ve bir terör devleti kurma planlarını değiştirmesi anlamına gelmiyor. Bu terör devleti, sadece Türkiye’nin değil, İran ve Rusya’nın da şiddetle karşı olduğu bir oluşum.

ABD şimdi İdlib’de yeni bir ateş yakmaya hazırlanıyor; sadece katil değil aynı zamanda ahmak olan Beşar Esad da bu ateşe yakıt taşıyor.

Yazının devamı...