2019 yazında sahillerde bunlar çalacak

8 Haziran 2019

Bu yaz tatil yörelerimizde, sahillerimizde, beach’lerimizde muhtemelen en fazla duyacağınız dans şarkıları hangileri merak ediyor musunuz? Klasik tabirle, işte 2019’un yaz hit’i adaylarım.

“Never Really Over” Katy Perry: Tam “Katy Perry nerde kaldı” diyorduk ki geldi. Yaza girerken yine bir radyo dostu şarkı yapmayı başarmışlar. Cidden çok klasik ama kabul edelim, garantili çözümler üretilmiş. Synthe’lerin desteklediği dans vuruşları, Perry’nin melodik yapıyı güçlendiren dramatik vokalleri. Yaz şarkıları arasında ders olarak okutulacak bir formül şarkısı. Hiçbir playlist’ten eksik olmayacaktır.

“All Day and Night” - Jax Jones and Martin Solveig presents Europe: İngiliz (Jax Jones), Fransız (Martin Solveig), Amerikan (Madison Beer) iş birliği açıkçası beklenenden büyük etki yarattı. “All Day and Night” neredeyse bütün stream listelerinde ve resmi listelerde tepede. Daha önce “Intoxicated” gibi büyük dans hit’lerine imza atan Solveig ile Jax Jones’un Europe adı altındaki iş birliği 2019’da büyük çıkış yapacak isimlerden Madison Beer ile çok uyumlu. Beer dinleyene Rihanna’yı hatırlatan dramatik bir vokale sahip. Yaz hit’i için gerekli olan her şey bu üçlüde mevcut.

“Electricity” (Feat. Dua Lipa) Silk City: Diplo ve Mark Ronson ikilisinin Silk City adı altında kaydettikleri 2018’de yayınlanan şarkı, Dua Lipa’nın vokaliyle yılın en büyük hit’lerinden biri oldu. Etkisi kolay kolay geçeceğe de benzemiyor. Dua Lipa’nın bir önceki yaz ortamları kasıp kavuran “One Kiss”i gibi “Electricity”nin de bu yaz her yerde duyulması muhtemel. Radyoların ve playlist’lerin demirbaşı olarak yoluna devam edecektir. Dua Lipa 2019 sonbaharında yayınlanacak yeni albümü için Nile Rodgers ile çalışmalara başladığını açıklamıştı. Yaz ortası bir single ya da ortak çalışmalı yeni bir şarkı gelebilir.

“Bad Guy” Billie Eilish: Son dönem pop ve alternatif müzikte en büyük çıkışlardan birini Billie Eilish yaptı. Karanlık albümü “When We All Fall Asleep Where Do We Go?” pop için hayli sıra dışı bir sound’a ve hikayelere sahip. “Bad Guy” klasik bir yaz hit’i değil. Dans pistlerine uygunluğu dahi tartışılır ama DJ’ler bu şarkının yarattığı etkiye hayranlar. Bence çok yerde risk alma pahasına playlist’lerde yerini alacaktır.

Yazının devamı...

iTunes kapanıyor, yeni uygulamalar yolda

4 Haziran 2019

Müzik dinlemek bugün hayli efor gerektiren bir iş. Hep daha yeni telefonlara, yeni sürüm işletim sistemlerine, yeni yazılımlara ve elbette daha geniş internet paketlerine ihtiyacımız var. Mahmurluğa, tembelliğe yer yok. Hayatımızda “güncelleme” diye bir şey yokken nasıl yaşıyorduk biz?

iTunes’un müzik dünyasında devrim yaratacak, müzik dinleme alışkanlıklarını kökünden değiştirecek bir hizmet olarak sunulduğu zamanlar daha dün gibi. Oysa 18 yıl olmuş. Ve bakın şimdi iTunes kapanıyor. Bloomberg’in haberine göre yerine müzik, televizyon ve podcast’ler için üç yeni uygulama gelmesi bekleniyor.

Apple’ın pek çok konuda geleceği gördüğü, zamanın ötesinde işlere imza atarak hep rakiplerinden bir adım önde yarışa başladığı doğru. Sadece stream konusu biraz farklı. Burada Spotify gibi çok dişli ve güçlü bir rakip var. Üstelik Apple’ın tasarım ve felsefe olarak sunduğu yalınlık ilkesini uygulayarak Apple’la mücadele ediyor. Apple bir müzik ve multmedia yönetme platformu ve oynatıcısı olarak kurup geliştirdiği iTunes’la artık bu işin yürümeyeceğini düşünmüş olmalı ki 2015’te yeni bir ürün olarak stream platformu Apple Music’i lanse etmişti. Spotify’ın 2008’deki ilk lansmanından yedi yıl sonra. Teknolojide elbette yedi yıl uzun zaman. Aranın nasıl kapatılacağı merak konusuydu. Belki yeni hamle bu merakı biraz giderebilir.

Gelen haberlere göre, Apple yeni uygulamalarla birlikte yeni nesil cihazlar da lanse edecek. iPhone’un her şeyin merkezinde yer aldığı bir dünyadan, ona kardeş cihazların da hayatımıza gireceği bir dünyaya doğru geçeceğimiz öngörülüyor anlaşılan. Bu bence önemli bir hamle çünkü şu an bütün dünya akıllı telefonların bütün hareketin merkezi olduğunu düşünüyor. Apple’ın bu ters yöne gibi görülen gidişi nasıl sonuç verecek, merak konusu. Apple Watch, iPad gibi cihazların iPhone’dan bağımsızlaşması bekleniyormuş. Bunlara kardeş de gelecek mi henüz belli değil.

iTunes’un işlevini yitirmesinde belki de en büyük etken insanların müziği artık download etmemesi yani indirmemesi, satın almaması olabilir. Müziği bir yerlerde depolamak ve yönetmek yerine bir stream platformuna girip, bulunduğu yerde dinliyoruz. Oradaki hesabımızda tutuyor ve yönetiyoruz. İşin en önemli kısmı da şu: Stream platformları çok uzun zamandır “dinlediğimiz şarkıları bulabileceğimiz alanlar” değiller. Çünkü stream platformları çok uzun zamandır “Sevdiğim şarkıları dinleyeyim” diyenlerin değil, “Ben neyi seviyorum acaba?” diye merak edenlerin mekânı. Bugünün ruhu bu.

Spotify ilk lanse edildiğinde kocaman bir arama motorundan ibaretti. Ama insan Şimdi insanlar “Sevgilim beni Spotify’dan daha az tanıyor” diye espri yapıyor.

iTunes zamanında büyük bir dönüşüme yol açmış öncü bir uygulamaydı. Ama bugünün multimedia tüketim alışkanlıklarına yanıt veremiyordu. Dinleyici mi teknolojiyi ileri itiyor, yoksa teknoloji mi ileri gidip dinleyiciyi yanına çekiyor? Güzel bir yumurta-tavuk sorusu. Benim yıllar içinde öğrendiğim şu: Yenilik demek genellikle “pamuk eller cebe” demek. Kesin bilgi.

Yazının devamı...

'Artık sanatçıya gerek yok'

1 Haziran 2019

“Black Mirror”ın yaratıcıları Charlie Brooker ve Annabel Jones: “Bugün müzik, imaj ve sanatçıyı ayrı ayrı dijital yaratım sürecinde bir araya getirerek üretim yapmak teknik olarak mümkün. Bizim hikayemizde yapay zeka sanatçının yerini alıyor”

Black Mirror’ın yeni sezonunu izledikten sonra şöyle düşünmekten kendimi alamadım: Burada sci - fi yok. Distopya yok. Olaylar gelecekte geçmiyor. Hatta bayağı eğlenceli bölümler var. Yoksa “Black Mirror” yumuşadı mı? “White Mirror” falan mı oldu? Ya da gelecekten değil günümüzden mi hikayeler anlatmaya karar verdi? Bilim kurgudan ve “vay be demek gelecek böyle olacak” dedirtmekten vaz mı geçti? Sorularımı içime atmaktansa “Black Mirror”ın yaratıcıları Charlie Brooker ve Annabel Jones’la buluştuğumuzda söyleşiye bodoslama bunlarla girdim. Tamamını bir nefeste sordum, şu yanıtları aldım.

Charlie Brooker: Düşünüyorum da bu görüşe çok katılamayacağım. Geçmişe bakarsak, “National Anthem”i yaptık. İçince sci- fi yoktu. “Waldo”da sci-fi yoktu. “Shout Up and Dance” yine günümüzde gerçek dünyada geçiyordu. Yeni sezonda yer alan “Smithereens”, bu anlamda yine eski usül bir “Black Mirror” hikayesi. Yine yeni sezondan “Striking Vipers”ın da daha önce yaptığımız işlerin çok uzağında olduğunu düşünmüyorum. Evet, bu bir ilişki draması, bir korku filmi değil kabul ediyorum. Ama yine de “Black Mirror” tarzı bir tokat var sonunda. Bence “Black Mirror” her zaman “tatlı/ekşi” oldu.

- Yeni bölümlerde, her zamanki eleştirel dozunuzu daha belirgin hedeflere yönelttiğinizi düşünüyorum. Mesela Facebook’u çok andıran sosyal medya şirketi Smithereens’in CEO’su Billy Bauer karakteri gibi veya Miley Cyrus’ın rol aldığı hikayede gözlemdiğimiz pop müzik sektörünü yöneten aktörler gibi. Nasıl yorumlarsınız?

C.B.: Doğrusu, haberlere bakıp ardından masaya oturarak “Evet bu bölümde kimleri eleştiriyoruz” diye düşünerek yola çıkmıyoruz. Başlangıç noktamız insanı ilgilendiren meseleler ve bu konudaki sohbetlerden çıkan fikirler oluyor. Komik bir fikir, sıra dışı bir fikir, tüyler ürpertici bir fikir. Amacımız aslında salt eleştiri de olmuyor. Mesela Billy Bauer şeytani bir karakter ya da Bond filmlerindeki gibi bir kötü adam değil. İnsanların özel bilgilerini kullanarak dünyayı berbat bir yer haline getirmeye çalışmıyor.

Annabel Jones: Billy Bauer aslında teknoloji dünyasının dişlileri arasında ezilmiş biri. Hızla büyümüş şirketini yönetmeye, ayakta kalmaya çalışıyor. Aynı zamanda bu büyük gücün, tasarımcılar ve yazılımcılar tarafından yaratılan muazzam araçlarını kontrol etmeye çalışıyor ve bunda çok başarılı olamıyor. Yarattığı şeyin insanların hayatında nasıl bu kadar önemli hale geldiğini ve hangi noktadan sonra artık sağlıksız bir şeye dönüştüğünü anlamaya çalışıyor. Bugün teknoloji devlerinin tavrı ve yaklaşımı bir dönemin tütün şirketlerinin tavırlarına benziyor. Yarattıkları teknolojinin insanlar üzerindeki etkilerini öngöremediler. Şimdi herkes işin çok sağlıksız bir yere doğru gittiğini görüyor ve kontrol altına almanın yollarını arıyorlar.

C.B.:

Yazının devamı...

Yurt dışında festival ve gözlemler

28 Mayıs 2019

Doğu Londra’nın akciğerleri Victoria Park’ta gerçekleşen üç günlük All Points East’in ikinci gününe gelmek istememizin nedeni, The Strokes, Interpol, The Raconteurs, Johnny Marr, Courtney Barnett, Jarvis Cocker gibi isimlerin aynı gün yer almasından başka, festivalin şehir merkezinde olmasıydı. Şartlar Leyla’ya göz kulak olacak birini bulduktan sonra birkaç saatliğine de olsa festivalcilik yapmak için çok uygundu. Şehir merkezi festivallerinin avantajı bu.

Dezavantajıysa ses. Saat 22.30 itibarıyla festivalin assolisti The Strokes sanki karşımızdaki sahnede değil 10 kilometre uzakta saz çalıyor gibiydi. Solist Julian Casablancas’ın zaten mır mır sesini saymazsak, sadece belli belirsiz bir davul ve yer yer seçilebilen bas duyuluyordu. Sadece seviyesi değil, sesin kalitesi de kötüydü. Bütün sahnelerde problem vardı. Jarvis Cocker’ı duyamadık. Interpol’ü duyamadık. Johnny Marrı’ı duyduk. The Raconteurs’ü kulak kabarttığımız için duyduk. Eğer yanımızda sahnede çalan şarkıya eşlik eden biri olsaydı onu da duyamayacaktık. Çünkü grup bildik yerden çalınca gaza gelen seyircinin sesi sahneyi bastırıyordu.

Gördüğüm en acayip şeylerden biri sahnenin tam karşısına kurulmuş iki VIP kulesiydi. Huawei artık nasıl bir ödeme yaptıysa, bu kuleleri buraya diktirmiş. İnsanların tam önünde duran bu kuleler yüzünden sade vatandaşın sahneyi görmesi iyice zorlaştırılmıştı. VIP alanı dediğimiz, sahneye yakın olur tamam da, yanlarda olur, ya da sahneyi karşıdan ama geriden gören bir yerde olur. Vatandaşın tam önüne ceza gibi konmaz ki. Kulelerde toplam 30’ar kişi puro içerek The Strokes seyredecek diye bu yapılır mı ey Huawei?

Festivalin ertesi günü başlatılan paramızı iade edin temalı (en ucuz bilet 65 pound’du. Haklı bir itiraz olabilir) imza kampanyasının ses dışındaki en önemli argümanı buydu.

Merak edenlere söyleyeyim, tuvaletler temiz, herkes medeniyet içinde sırasını bekliyor. Yani klasik bir İngiliz festivali gibi hiç değil. Ne havada uçan bira bardakları gördüm, ne de işini ağaç dibinde görenler. Öte yandan, yiyecek içecek fiyatlarının dışarıdan daha pahalı olması ayıptı. İngiltere, döviz kurlarındaki artış olmasaydı bile çok pahalı bir yerdi. Bütün yemekçilerde aşırı kuyruk olduğundan tavuk dürüm yapan önü bomboş bir yere gittim. Açlıktan ve çaresizlikten bildiğiniz tavuk dönere 8 pound verdim. 64 TL ediyor. Yanına bir plastik bardakta içecek 5.5 pound. 44 TL de o ediyor. Yurt dışında festival planı yapanlar dört işlemden özellikle çarpma işleminde iyi olsunlar. Sekizle çarpa çarpa festival izledik.

Bebekleriyle gelenlere eskiden pek bir sempati beklerdim. Ne güzel festival ruhu falan derdim. Şimdi deli gözüyle bakıyorum. Çocuklara da acıyorum. Değer mi bu eziyete. Bir iki sene festivale gelmesen ölmezsin. Kundakta bebeyle gelmişsin, bekle çocuk anlayacak yaşa gelsin. O zaman karşılıklı keyif al.

Julian Casablancas kalbimizi kırdı. Ha bire bizi aşağıladı, grup zoraki biste herkesin beklediği “Is This It”i çalarken sahneye çıkmamak, şarkıyı söylememek de nedir. Sonunda iki dizeye gelip şarkı küt diye bitince de “zaten siz benden iyi biliyorsunuz sözleri” demek büyük saygısızlık. Şarkıyı resmen berbat etti. Çalmasa daha iyiydi. Çok sıkılıyorsan sahneye çıkmazsın. Kimse zorlamıyor.

O kadar insan şehir merkezini kitlemeden nasıl da çıkıp tıpış tıpış metroya yürüyor insan hayret ediyor değerli okurlar. Çıkışta taksi - dolmuş keşmekeşine izin verilmemiş. Yollar kapanmış. Görevliler neredeyse tek tek herkese yürüyerek metroya nasıl ulaşılacağını anlattı. Zaten kalabalığı izlemek yeterli. Metroya bindik, uyuya uyuya eve döndük.

Yazının devamı...

Bu yaz dinlemeniz gereken 5 albüm

25 Mayıs 2019

Yaz kapıya dayanırken yeni albümler birbiri ardında gelmeye başladı. Şu ana kadar yayınlanan albümlerden beş tanesini derhal sıralıyorum.

“HERE COMES THE COWBOY” MAC DEMARCO:

Mac DeMarco’nun kafası çok net. Modu çok güzel. Düğmelerini fazla kurcalamadığı bir gitar ve amfisi, kendi kendine mırıldanır gibi bir sesi ve oturduğu yerden dünyayı seyrederek uydurduğu onlarca hikayesi var. Baştan beri daha fazlasına da gerek duymadı zaten. Yeni albüm insanı tembelliğe, biraz yavaşlamaya davet ediyor. Bunu pasif bir protesto gibi yapıyor (kabul ediyorum konforlu bir protesto şekli). Kafanızı kaldırıp sizi çevreleyen basit şeylere dikkatle bakarsanız ne çok hikaye var aslında demeye getiriyor belki de. “Nobody” bu özelliklere sahip temsili şarkı olarak şurada dursun. Mac DeMarco’nun 13 şarkıda dinleyeni götürdüğü yer çok rahat, huzurlu, yüklerin hafiflediği bir yer. 46 dakika sürüyor albüm. Önünüzde koca bir yaz var, 46 dakikasını ayırın.

“FATHER OF THE BRIDE” VAMPİRE WEEKEND:

Vampire Weekend’e kişiliğini veren iki beyin vardı. Bunlardan Rostam Batmanglij artık kendi solo kariyerine odaklandı. Geriye kaldı Esra Koenig. Vampire Weekend’in bildik neşeli, Karayip ve Afrika ritimlerinden, folk, rock ve popa doğru savrulan müziğinde bir değişiklik yok. İyiye doğru evrilme var. Ezra Koenig 18 şarkıdan oluşan albümde bestelerin ve müziklerin tamamına imza atıyor. Bir saatten daha kısa süren albümde vurgusu sağlam, detayları iyi çalışılmış şarkılar söz konusu. Onları dinlerken Amerika’nın en iyi besteci ve söz yazarlarını, (bazen ciddi ciddi Paul Simon’ı) hatırlamamak elde değil.

“STOCKHOLM MARATHON” KORNEL KOVACS:

Yazının devamı...

Eurovision her yıl daha renkli, çünkü hayat değil

21 Mayıs 2019

Eurovision’u hayatımızdan çıkardık biliyorum. Ama ilgimizi de mi çekmesin? Hiç mi bahsetmeyelim? İyiden iyiye tatsız tuzsuzlaşan, yer yer basbayağı kuru bir inada dönen gündemimiz azıcık da mı renklenmesin?

Geçenlerde okuduğum bir makalede Japonların geleneksel animasyon kültürü Manga’nın konu zenginliği ve temaları inceleniyordu. Japonların hayatı ne kadar zor, stresli, renksiz ve tekdüzeyse, Manga dünyası o kadar renkli, çılgın, fantastik oluyor yazıya göre. Gerçek hayatta yapamadıkları her şeyi Manga âleminde yapabiliyorlar. Neden olmasın? Eurovision’ın geldiği noktayı da bu şekilde açıklamamak için bir neden göremiyorum. Dünya son 10 yılda öyle sıkıcı, tekdüze ve siyah beyaz bir yer oldu ki sanki hayatın tatsız tuzsuzlaşmasına tepki olarak Eurovision giderek renklendi, çıldırdı, açıldı saçıldı ve sıkıcı dünyanın günlük yaşamının çılgın ‘afterparty’sine döndü.

Üstelik tam biz Eurovision’dan vazgeçtiğimiz anda oldu bütün bunlar. Biz 40 yıllık Eurovision’a katılmayı bıraktıktan sonra Eurovision’a katılım arttı. Avustralya bile katılıyor. Çünkü herkes sıkılıyor ve herkes biraz eğlenmek, stres atmak istiyor.

Eurovision’un son 10 yılda kendini bir “kitsch” (bilinçli rüküşlük ve abartıdan doğan estetik diyelim) festivali olarak yeniden keşfetmesi bir yana, LGBT hareketi için de önemli bir mesaj panosu halinde geldi. Belki de bu yüzden uzak duralım dendi, belki sadece kuralları beğenmediği-mizden. Bilemiyorum. Belki hepsi, belki sadece vizyonsuzluk. Bence hepsi ve vizyonsuzluk. Hayatın tadını tuzunu önemsememek. Eğlenceyi anlamamak. Mizah duygusu eksikliği. Bütçe diyen de var ama güldürmeyin şimdi.

Bu yıl İsrail’de Tel Aviv’de yapılan Eurovision’u Hollanda kazandı. Bu kadar şaşaalı performans arasında tek başına piyano çalıp şarkı söyleyen Duncan Laurence’ın kazanması, “Müzik önemsiz artık Eurovision’da” diyenleri düşündürecektir. İtalya adına katılan Mahmood ikinci oldu (Evet, göçmen karşıtı hareketin yükseldiği İtalya adına Mısır asıllı bir İtalyan şarkıcı katılabiliyor. Tam da bu yüzden Eurovision ilginç.) Rusya adına katılan Sergey Lazarev üçüncülüğü aldı.

Bunlar bir yana, aslında herkes bu yıl İzlanda’nın Filistin bayrağı açmasını ve Madonna’nın tartışmalı performansını konuşuyor. Promosyon dönemindeki Madonna, Eurovision’da şarkı söylemeyi uygun buldu. Roger Waters’ın başını çektiği İsrail’e kültürel boykotu savunan sanatçı hareketi tarafından sert eleştirildi. Ardından, boykotçulardan Primal Scream solisti Bobby Gillespie, BBC’de katıldığı radyo programında Madonna’yı para için her şeyi yapabilecek bir fahişeye benzetince konu iyice büyüdü. Madonna sahne şovuna biri Filistin, diğeri İsrail bayrağı taşıyan ve el ele tutuşan iki dansçı ekledi. Ekledi diyorum çünkü bunun provalarda yer almadığı ve hazırlanan koreografinin bir parçası olmadığı belirtildi. Bu arada puanlama sırasında 2019’un renkli ekiplerinden İzlanda kamera kendilerine döndüğünde kendi bayrakları yerine Filistin bayrağını salladı.

Eurovision her zamanki gibi politika, eğlence, sahne şovu ve elbette müziğin birbirine karıştığı bir parti ortamıydı. Asık suratlar bir an olsun güldü, 200 milyon online izleyici canlı olarak bu yarışmayı izledi. Halen dünyanın en büyük live stream etkinliği Eurovision. 46 ülkede de karasal yayın yapan televizyonlardan canlı yayınlanıyor.

Biz de eskiden çekirdek çitleyerek izler, dünyadaki yerimize bakar biraz olsun stres atardık. Şimdi daha mühim işlerimiz var.

Yazının devamı...

İki yeni rap /soul albümü

18 Mayıs 2019

Londralı rapçi Little Simz “Grey Area”da, Amerikalı rapçi Anderson .Paak ise “Ventura”da rap ile soul arasındaki sihirli uyumun peşinde.

Simbi Ajikawo, Little Simz adıyla iki albüme sahip. Ama sesini daha geniş kitlelere duyurması 2019 tarihli üçüncü albümü “Grey Area” ile mümkün olmaya başlamış gibi duruyor. Bu albümden yayınlanan ve kendi gibi genç soul vokali Cleo Sol ile söyledikleri “Selfish” şu anda İngiltere’nin neredeyse bütün pop radyolarında saat başı dönüyor. Açıkçası bu şarkıyı duyup da kayıtsız kalmak mümkün değil. Tipik bir dance/soul beat’i ve Cleo Sol’un yumuşak vokaliyle, doğrudan nakaratla açılıyor. Ardından Little Simz’in kendine has rap’i giriyor. Duyar duymaz sevdiğimiz şarkılar kategorisine derhal not ettik.

Nakaratla açılan şarkılar bugün artık sıra dışı değil. Stream dünyasında şarkılar kendilerini duyar duymaz sevdirmek zorunda. Spotify’da bir şarkının “dinlenmiş” kabul edilmesi ve tabiri caizse “kontörün işlemesi” için 30 saniye boyunca kesintisiz dinlenmesi gerekiyor. 29 saniye dinlendiyseniz hiç dinlenmemiş kabul ediliyorsunuz ve bu stream’den geliriniz olmuyor. Dolayısıyla müziğin çoğunlukla stream edildiği çağımızda besteciler, prodüktörler, şarkıcılar bütün hünerlerini ilk 30 saniyede sergilemek ve ne yapıp edip dinleyiciyi tutmak zorunda.

Litte Simz, yeni albümü “Grey Area”da müzikal anlamda sadece bu basit ve hayati kurala bağlı kalmakla yetinmiyor. Böyle söylersek haksızlık etmiş oluruz. İnsanın kulağını hemem yakalayan intro ve beat’ler üzerine çalışmak sound’un tamamına olumlu yansımış. “Grey Area”da zaman çok ekonomik kullanılmış. Her saniye detaylı düşünülmüş izlenimi veren şarkılar (“101 FM”) aynı zamanda gayet eğlenceli. Little Dragon ile ortak çalışma “Pressure” albümün genel yapısına tezat yavaş yavaş açılan bir şarkı. “Therapy” ve “Boss” rock / garaj, “Offence” arızalı bir funk, “Venom” caz, “Wounds” soul esintili beat’lere sahip şarkılar. Albümde bu yelpaze büyük bir uyum içinde kullanılıyor. Cleo Sol, Little Dragon, Michael Kiwanuka destekleri albüme renk katmış.

Hikayelere gelince, çağdaşı rapçiler gibi Little Simz de sokaklardan besleniyor. Londra Islington’da doğup büyümüş, bu kentin zengin alternatif müzikal ve kültürel altyapısını özümsemiş birisi. Eğlence, yani tabiri caizse “entertaining” odaklı değil çok. Bazen sinik olduğunu söyleyebilirim. “Bu kadar insan pisi pisine ölürken şarkılar besteler kimin umurunda” diyor mesela. Hangimiz yaptığımız işi fuzuli görmedik ki son zamanlarda gündeme bakıp?

Hayatta kalmak için mücadele veren kadın, ayaklarının üzerinde durmak, bunu gerçekleştirmek için ödenen bedeller, bazen içindeki şeytana kulak vermek, zayıf düşmek ama güç de olsa ayağa kalkmak. Bunlar temalardan bazıları. Little Simz’in müziği salt dans etmek ya da eğlenmek için değil. Beat’lere yaslanıp kendinizi rahatlıkla olayın gelişine bırakabilirsiniz. Ama her güçlü müzik gibi Little Simz de kafanız bozukken dinlediğinizde etkisini gösteriyor.

70’lerin izinden

Yazının devamı...

Asabiyet dünyası

14 Mayıs 2019

Günde kaç kez sinirleniyorsunuz? Bir? Üç? Daha fazla? Dürüst olun. Bu yazıyı okuyana dek kaç kez sinirlendiniz mesela? Ya bu yazıyı okurken?

İtiraf ediyorum. Saat daha 09.00 ve bir kez sinirlendim bile. Havaalanındayım. Erken geldim. Pasaporttan geçtim. Güvenlik aramasından sonra gidip bir kahve içip uçağa binene kadar yazımı yazacaktım. Sakindim. Derken, yanımda biri belirdi. Önümde kuyruk, arkamda kuyruk. Yanımdaki bu adam kim ve nereden çıktı? Bir iki bakındım, sessiz kaldım.

Görmezden mi gelsem... Adam resmen kaynıyor. (Ne bileyim acelem var de, uçuşuma geç kaldım de, rica et ve geç) Sonunda şu oluyor. Gülerek: “Siz sırada değilsiniz, sıra arkamdan devam ediyor”. Karşıdan gelen tepki şu: “Buyur geç o zaman.”

Cidden detaya girmeyeceğim. Ama işte günün ilk siniri nur topu gibi geldi. Sinir hastası mıyım? Bilmiyorum. “Sıraya kaynamaya çalıştım evet ve bundan pişmanlık dahi duymuyorum. Üstelik buyur geç diyerek seni ‘patronize’ etmeye çalışıyorum ki daha da sinirlen” diyen biri var. Ve ben hasta mıyım diye kendime soruyorum.

Sinirimi içime atıyorum ben. Dışarıdan çok sakinim. Sağlığa zararlı biliyorum. Gülmeye başladım. Sinirlenince gülmek, en azından elimden bu geliyor.

Twitter’a bakıp sinirlenmeyen var mı? Trafiğe çıkıp araba kullanırken sinirlenmeyeniniz var mı peki? Kalabalık bir otobüste, haberleri dinlerken, Twitter’a, Facebook’a bakarken?

Modern hayat sinirlendirmek üzerine kurulu. Dikkat çekmek, prim yapmak, mesajını vermek hep sinirlendirerek mümkün. Sinirlendiren hep kazançlı, hep üstün. Biz sıradan insanlara da oltaya takılan balıklar gibi kıpır kıpır sinirlenmek düşüyor. Kimse, “Sinirlenmiyorum, sakinim, bende böyle şeyler yok” numarası yapmasın. Bu şartlarda, bu hayatları yaşayıp, bu gerçekliğin içinde sinirlenmeden var olmak neredeyse imkânsız.

Guardian hafta sonu asabiyet dosyası yapmış. Asabi profilleri çıkarmış. Çünkü dünyamız artık asabiyet dünyası. Oku oku kendimden geçtim. Hakikaten ben bu tipleri tanıyorum dedim. Asabi tiplemeleri şöyle. Siz de kendinizden geçin: Korkutucu: Siniriyle karşıdakini ezmeye, sindirmeye çalışır. Bu çok sıradan. Ama bunlardan çok var.

Yazının devamı...