Ankara’nın hamlesi Atina’nın kimyasını bozdu

9 Aralık 2019

Barış Pınarı Harekâtı’yla Suriye’deki oyunu bozan Türkiye, Libya ile işbirliği hamlesiyle de Doğu Akdeniz’deki bütün dengeleri değiştirdi. Yani Türkiye bölgede yine “esas aktör” olduğunu gösterdi ve şer ittifaklarına karşı sahada üstünlük kazandı. Çünkü Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Doğu Akdeniz’de saf dışı bırakma planları bu hamleyle alt üst oldu, çöpe gitti. Yunanistan’ın feryat figan hali, Libya’nın büyükelçisine kapıyı gösterme küstahlığı da bunun çok açık kanıtı. Ancak Atina yönetimi hala Türkiye karşıtı adımlarına devam ediyor ve Türkiye’yi Girit’i haritada yok sayarak anlaşma imzalamakla suçluyor. Dolayısıyla Ankara’nın bu hamlesinin Atina’nın kimyasını da bozduğu ortada. Özellikle de tutarsız ve mantık dışı Girit Adası savı dikkate alındığında. Niyesini Deniz Kuvvetleri Komutanlığı  eski Genel Sekreteri ve Washington eski Deniz Ataşesi emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Hiçbir hukuk ya da mantık kuralı kendisinden kat kat büyük bir kıta Ülkesi karşısındaki adalara aynı boyutlarda Kıta sahanlığı verilmesini doğrulamaya yetmemektedir. Uluslararası Adalet Divanı 1969 Kuzey Denizi Kıta sahanlığı davalarına ilişkin kararında bir deniz alanına sahip olmak başka şey, orada kullanacak yetkilere ilişkin sözleşme hükümleri ile sınırlandırma sorunlarının ayrı şeyler olduğunu söylemektedir. Kararın 85’inci paragrafında ‘her devletin Kıta sahanlığı onun ülkesinin doğal uzantısı olmalı ve başka bir devletin ülkesinin doğal uzantısına girmemelidir’ denmektedir. Türkiye savlarında bu kararı örnek göstermektedir.”

Yani, Kıta sahanlığı sınırlandırılmasında doğal uzantı esas, bir kıta ülkesinin doğal uzantısında yer alan adaların kendi adlarına Kıta sahanlığı yok, olamaz. Bundan hareketle Türkiye’nin hamlesinin çok doğru, yerinde ve akıllıca olduğuna dikkat çeken Asal, devam ediyor: 

“Tezlerimizde biz başından beri haklıyız. Deniz hukukunda hakkaniyet ilkesine göre Türkiye zaten haklı bu hamleyi yapmakla biraz da hukuken inisiyatif almış oldu, öne geçti. Libya ile yaptığımız bu hamle onların birleştirmeyi düşündükleri Girit ile Kıbrıs arasını da böldü, koridor açtı. Şimdi mesela buna Suriye’yi de dâhil etmek lazım. Kıbrıs adasının karasuyunun olduğunu kabul ederek, Suriye ile de böyle bir şey çizdiğimiz zaman daha da güçlü oluruz. Böylece Türkiye adaların kıta sahanlığı olmadığını kendi adasından da vazgeçerek ortaya koymuş olur. Hem de bir üçüncü ülke daha devreye girer. Tabii bu Mısır’da olabilir…”

Yunanistan’ı zora sokacak başka hamle seçenekleri de var mı?

“Ege adalarını, özellikle 12 adayı Yunanistan’a silahsızlandırılması koşuluyla bıraktık. Yani turistik kullanım amaçlı bırakıldı. Dolayısıyla bunların zaten ekonomi bölgesi, kıta sahanlığı, karasuyu olmaması gerekiyor. Diğer adaları kast etmiyorum ama 12 ada ve Rodos silahsızlandırma koşuluyla verildiğine göre demek ki bu adaların bir egemenlik hakkı yok. Dolayısıyla Türkiye bu tezi işleyebilir. Çünkü egemenlik hakkı olsa adam silah koyabilir, silahsızlandırılacak denildiğine göre silah konulamayacağı açık ama Rumlar bunu çiğnedi. Ve biz onların etrafına 6 mil karasuyu çiziyoruz hala, yanlış. Onları sıfır kara suyu, sıfır ekonomik bölge, sıfır kıta sahanlığı kabul edip bu tezleri işlememiz lazım. Çünkü egemenlik hakkı yok orada..”

Bu tez ne kazandırır?

“Bu tez Yunanistan’ı daha çok sıkıştırır. Ege’yi daha çok almak isterken kara sularımı 12 mile çıkaracağım  genişleteceğim derken senin zaten bu adaların hiçbirinin karasuyu yok. Sen bir mil bile karasuyu ilan edemezsin deme hakkını kazandıracak... Ama Türkiye yıllardır bu tezi savunmadı. Bizde mesela akademide yıllarca okuduk kimse bunları bize söylemedi...”

Yazının devamı...

AB’yi panikleten göçmen trafiği

7 Aralık 2019

Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle yıllardan beri düzensiz göçün en uğrak güzergâhlarından biri. Resmi verilere göre, yakalanan düzensiz göçmenlerin sayısında 2013’ten bu yana artış var. 2013 yılında 39 bin 890 olan yakalanan düzensiz göçmen sayısının 2018 yılında 268 bine çıktığı görülüyor, bu yılki rakam ise şu an 420 bin ile 430 bin arasında. Bu göçmenlerin bazıları Türkiye’yi hedef ülke olarak değerlendirirken, önemli bir bölümü ülkemizi transit ülke olarak görüyor.

Dolayısıyla da Türkiye 4 milyonu Suriyeli sığınmacı olmak üzere sahip olduğu yüksek miktarda mülteci nüfusun yanında göç hareketlerinin geçiş güzergâhında bulunmasıyla da kilit ülke konumunda. Özellikle de AB ülkelerinin sınır güvenliği açısından. Çünkü bu insanların öncelikli hedefi Ege Denizi’ni geçerek önce Yunanistan’a ve oradan da İtalya, Almanya ve Fransa gibi daha gelişmiş AB ülkelerine ulaşmak. O nedenle de Türkiye’nin düzensiz göç ve insan kaçakçılarına karşı verdiği amansız mücadele aslında doğrudan AB ülkelerini ilgilendiren bir durum. Nitekim bu NATO’nun son Londra toplantısında da liderlerin gündemindeydi ve dünkü Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ile İçişleri Komiseri’nin Ankara’yı sebeb-i ziyareti de buydu. Ancak onların hâlâ bu işin ciddiyetini ne kadar anladığı noktasında bazı soru işaretleri var. Hele de mücadelenin sorumluluğu ve maliyetini sadece Türkiye’nin üzerine yıkmak niyetleri dikkate alındığında. Yani onların kafasındaki tek çözüm formülü, bu insanlar ya Türkiye’de kalsınlar ya da geldikleri yerlere siz gönderin muhabbeti... Bunun ne anlama geldiğini, zorluklarını İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi (İGAM) Başkanı Metin Çorabatır (eski BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Dış İlişkiler Sözcüsü) anlatıyor:

“Geri göndermeyi sözel olarak çok kolay kullanıyoruz ‘Yakala bunları gönder’ diye ama birçokları kimliklerini falan yok ediyorlar. Dolayısıyla, hangi ülkeye göndereceğini belirlemek çok zor oluyor. Şu anda tespit yöntemi olarak beyan ya da başka belgelere bakılıyor. Örneğin, Türkiye’ye gelmeden önce İran’da yediği bir lokantanın ya da kaldığı otelin makbuzu veya yolcu bileti gibi. Dün Meclis’te kabul edilen yasayla ise artık cep telefonları, bilgisiyar ve diğer elektronik aletleri inceleme imkânı da var. Çünkü insanlar geldikleri yerlerle haberleşiyorlardır.”

Hiçbir şey yoksa?

Yazının devamı...

Kim kimi kullanıyor belli değil

5 Aralık 2019

Türkiye, neredeyse 40 yıldır PKK terörüne karşı mücadele veriyor. Son dönemde buna DAEŞ ve FETÖ de eklendi. Yani Türkiye üç terör örgütüyle aynı anda mücadele eden tek ülke. Buna karşın ABD ve Avrupa ülkelerinin özellikle PKK ve FETÖ ile ilgili tutumu müttefiklik ilişkisine çok açık aykırılık içinde.

Çünkü terör örgütünün adı DAEŞ oldu mu herkes safları sıklaştırıyor, PKK ve türevleri YPG/PYD ya da FETÖ denildiğinde ise kimseden çıt çıkmıyor. Bunun en somut örneğini de NATO’da yaşıyoruz, adamlar onları terör örgütü olarak görmüyorlar bile. Aksine, yekten sahiplenme, koruma, kollama gibi bir durum söz konusu. Dolayısıyla, şu anda YPG/PKK ABD’nin mi yoksa Fransa, İngiltere, Almanya’nın mı müttefiki belli değil. Dahası, bu kirli ilişkinin bir de Rusya ayağı var. Yani terör örgütü herkesle ilişkide ve kimin kimi kullandığı da flu. Dün bu durumu Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı, Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin’e sordum. Yanıtı şuydu:

“Ortak bir politika var; o bölgede bir Kürt devletçiği kurmak suretiyle bu işi bitirmek peşindeler ve buna karşı durduğu için de Türkiye’yi dışlamak istiyorlar. Çünkü Türkiye o bölgeye girdiği zaman onların başta İsrail olmak üzere hayal ettikleri konunun gerçekleşmesi mümkün değil. Onun için Mazlum Kobani kod adlı teröristi parlatıyorlar, general diyorlar. Bu adamı büyük ihtimalle Irak’ta da kullanacaklar. Bir de ABD ve Rusya Kürt kartını ayrı ayrı kendileri kullanmak istiyor.”

Ülkeler mi YPG/PKK’yı kullanıyor yoksa terör örgütü ülkeleri mi?

Yazının devamı...

PKK’nın hamisi Macron’un amacı ne?

2 Aralık 2019

Sınırının hemen ötesinde bir terör gücü oluşturulmasına seyirci kalmayacağını Barış Pınarı Harekâtı’yla çok net ortaya koyan ve bu konudaki duyarsızlığı nedeniyle üyesi bulunduğu NATO’ya tepki gösteren Türkiye’ye verilen yanıt bundan önce yaşanan her gerilimde olduğu gibi bildik yuvarlak sözler:

Türkiye, NATO için önemli bir ülke. Ya da Türkiye önemli katkılarda bulunan değerli bir NATO müttefikidir...

Yani NATO üyesi ABD’nin desteğiyle palazlanan terör örgütü PYD/YPG/PKK’nın bir başka NATO üyesi Türkiye’nin bekasına yönelik bir tehdit oluşturması umurlarında bile değil. O nedenle de hem NATO hem de üyeler ABD’nin aleni gönderdiği binlerce TIR dolusu silah ve terör örgütünü devletleştirme çabalarına karşı tam anlamıyla üç maymunu oynadılar, oynuyorlar... Bu da genellikle “NATO’nun patronuna üyeler ne diyecek” diye yorumlanıyor. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un son “Türkiye hem Suriye operasyonunu oldubittiye getirip hem de NATO müttefiklerinden dayanışma bekleyemez” şeklindeki küstah çıkışıyla anlaşıldı ki ABD’den çekinmenin ötesinde Türkiye’ye karşı yekten hasmane bir durum da söz konusu. Yani NATO’nun söze geldi mi “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” felsefesi falan hikâye… Dolayısıyla da NATO’nun 70. kuruluş yıldönümüne denk düşen yarınki Londra toplantısı öncesi gerilim had safhada. Tabii bunda Macron’un bir başka saçmalığı “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözlerinin de etkisi var. Gerçekten olabilir mi? Soruya 1998-2001 yıllarında Belçika’daki NATO karargâhında görev yapan İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim üyesi emekli tuğgeneral, Dr. Naim Babüroğlu, yanıt veriyor:

“NATO’nun kuruluşundan itibaren Fransa ittifakta ABD’nin eşit olduğu ağırlığı hep ister. Yani Fransa NATO’da ABD’nin güçlü olmasını içine sindirememiştir. Bu nedenle NATO’da önemli söz sahibi olmak için de arada bir bu tür şeyler işte ‘beyin ölümü gerçekleşti’, şöyle oldu böyle oldu der. Bunun pek NATO gerçeğiyle ilgisi yok. NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmesi falan mümkün değil. Bu tamamen dönemsel bir açıklama diyebiliriz. Yani Macron’a özgü o andaki iç ve dış politikaya bağlı bir açıklama diye değerlendire-biliriz.”

Ya Macron’un Türkiye NATO’dan destek beklemesin sözleri?

“Der çünkü Fransa, Macron Suriye’de yapılan Barış Pınarı Harekatı’na karşı. Neden? PKK/PYD’nin hamisi Fransa. Paris’te Elize Sarayı’nda terör örgütü PYD/PKK’nın sözde liderlerini eskiden beri protokolle karşılıyorlar. Kürt kartını oynadığını söyleyerek PKK bölücü terör örgütüyle işbirliği yapıyorlar. Onun için Macron bunu der ama bunun fazla bir hükmü yok, gelip geçicidir.”

Macron’un tehditleri hikâye o zaman?

“Hikâye, Macron’un dönemsel o anda söylediği sözler. Beyin ölümü sözleri de hikâye. O tamamen NATO’daki bazı üye ülkeleri kışkırtıp Türkiye’nin aleyhinde tutum sergilemeleri için yapılan hamledir. Fransa hep böyledir. NATO’da Türkiye’ye mesafelidir. Ben NATO’da görevliyken de öyleydi. Fransa’nın özelliği bu çünkü Fransa bu terör örgütünün hamisi durumunda.”

Yazının devamı...

Kuklacı ABD’nin Ortadoğu oyunu

30 Kasım 2019

Türkiye’nin Irak politikasının temel amacı, bir terör örgütü olarak tanımlanmasına rağmen küresel ve bölgesel aktörlerin doğrudan ya da dolaylı destekleriyle onlarca yıldır varlığını sürdüren ve kendisine yeni alanlar bulan PKK terör örgütünün tamamen ortadan kaldırılması. Nitekim bu bağlamda son dönemdeki en geniş çaplı hava harekâtlarıyla terör örgütüne ağır darbeler indirildi. Pençe harekâtları kapsamında da Irak’ın kuzeyinde terörist temizliği ve sığınak imhaları gerçekleştirildi, gerçekleştiriliyor. MİT ve TSK senkronizasyonuyla Kandil ve Sincar’daki nokta operasyonları da devam ediyor. Dolayısıyla da Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı olduktan sonra ilk resmi ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştiren Mesrur Barzani’nin, terör örgütü PKK’nın Sincar ve Irak’ın başka bölgelerindeki varlığını onaylamadıklarına dönük açıklamaları kritik önemde. Hele de Barzani’nin istihbaratçı kimliği ve terörle ortak mücadele konusunda verdiği sözler dikkate alındığında. Tabii ne kadar samimi olduğuyla orantılı olarak. Çünkü bu konunun bir de PKK’nın hamiliğini yapan ABD boyutu da var ve IKBY-ABD ilişkileri de malum! Dün bu durumu MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. Öncelikle de Barzani’nin PKK konusunda ne demek istediğini. Yanıtı şuydu:  

PKK’nın şu anda hâlâ Irak’ta bir yerleşik yapısı var ve PKK’nın merkez yönetimi orada üslenmeye devam ediyor. Tarihsel gelişim içinde de Irak Kürtleri, yani Irak Bölgesel Yönetimi ile PKK arasında hem ideolojik farklılaşma hem de iktidar mücadelesi var. O bakımdan IKBY her zaman için PKK’yla ideolojik olarak çatışma halinde olmuştur ve bugün de bu devam etmektedir. Şu anda Irak Bölgesel Yönetimi’nin Suriye Kürtleri üzerinde de etkinliğini artırmak için çabası sürüyor. Dolayısıyla, orada da PYD/YPG ile bu güçler arasındaki çatışma Irak’ta olduğu gibi devam ediyor. Fakat bu ideolojik çatışma Kürt meselesinde temelde ayrı olduklarını göstermez bize. Çünkü her ikisi de ABD’nin kontrolünde...”

Barzani bu durumda PKK konusunda Türkiye’ye nasıl destek verebiliyor?

“Kendi meşruiyetini, kendi iktidarını koruyabilmek için PKK’yla mücadelede açık destek veriyor. Baba Barzani de aynı şeyi yapmıştı. Yani o da kendi iktidarını koruma amacıyla karşıydı ama PKK’yla doğrudan çatışma gibi bir sürece hiçbir zaman girmediler. Çünkü bu çatışmadan kaynaklanabilecek bir güç kaybetme olayını göze alamadılar. Tabii PKK esasında ABD’nin kontrolünde olduğu için ABD buna izin vermedi.”

Bunun 1990’lı yıllardan itibaren gelişen süreçteki “ikili oyun” olduğunu ve ABD’nin her iki güce, gruba destek verdiğini belirten Öneş, devam ediyor:

“Ortadoğu’daki yapılan çalışmalarda ortaya çıkan gerçek, ABD’nin Irak’tan sonra Suriye’de de bir hukuki meşruiyeti sağlayabilirse ileride gelişmelere, konjonktüre göre ikisini birleştirme planı. Yani bağımsız bir Kürdistan düşüncesi var ama bu birden olabilecek bir olay değil. Konjonktürel gelişmelere göre zamana yayılan bir süreçte karışımıza çıkacak riskler. Türkiye de onun için zaten bu gelişmelere karşı hassas davrandı ve ABD’ye rağmen Suriye müdahalesini yaptı. Ancak ne ABD ne de onun Ortadoğu’daki uzantısı İsrail bu stratejilerinden vazgeçmiş değiller...”

Peki, ABD için Barzani mi yoksa PKK mı daha ön planda ya da mecbur kalırsa hangisinden yana tavır alır?

“Hangisi güçlüyse ama diğerinden de elini çekmeden... İşte PKK’nın Ortadoğu’daki yapısına, gelişimine bakın, liderini teslim etti ama PKK’yı orada tuttu ve ardından Suriye’ye geçirdi...”

Yazının devamı...

Yargıdaki ‘kendini örten’ FETÖ’cüler

28 Kasım 2019

15 Temmuz hain darbe girişiminden bu yana Fetullahçı Terör Örgütü’yle yapılan mücadelede önemli mesafeler kat edildi. Geldiğimiz nokta itibarıyla FETÖ’nün çok önemli güç kaybına uğradığı ve bunun da devlet faaliyetlerinde, devlet yapısında pozitif bir durum ortaya çıkardığı açık. Özellikle de Silahlı Kuvvetler, emniyet teşkilatının operasyonları ile istihbarat ve yargıda. Nitekim TBMM’de devam eden Plan ve Bütçe Komisyonu toplantılarında da her bakanlık sırayla 2020 yılı bütçe sunumunu yaparken bu konudaki son rakamları ve gelişmeleri de veriyor. Bu bağlamda da hafta başında Adalet Bakanı Gül sunum yaptı ve “15 Temmuz’dan bu yana meslekten çıkarılan hâkim ve Cumhuriyet savcısı sayısı 3 bin 926’dır” dedi. Yani yargıda da ciddi anlamda bir temizlik söz konusu. Ancak bu tam anlamıyla örgüt deşifre edildi anlamına gelmiyor. Hele de kendini örten FETÖ’cülerin varlığı ve derinden faaliyetlerini sürdürdüğü iddiaları dikkate alındığında. Nasılını Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski başsavcısı, emekli Albay Ahmet Zeki Üçok anlatıyor:

“Keşke bitse ama bu 3 bin 926 rakamı ne yazık ki yargının tamamen FETÖ’den temizlendiğini göstermez. 2014 yılı HSYK seçim sonuçlarını bile incelesek en az bugün 2 bin 200 civarında FETÖ mensubu ya da FETÖ sevenlerin yargı bünyesinde görev yapmaya devam ettiğini görürüz.”

Nasıl?

“2014 seçimlerinde yargı FETÖ’cüler ve Yargıda Birlik Platformu diye ikiye bölünmüştü. Neredeyse bütün oylar blok halinde verildi ve FETÖ’cülerin dışında kalan Atatürkçü, sağcı solcu, muhafazakâr, dindar bütün yargı mensuplarının bir araya geldiği platform ancak göğüs farkıyla seçimi kazandı. Dolayısıyla, FETÖ’cülerin aldığı toplam oylardan atılanları çıkarırsanız, geride kalanlar yargının içerisinde hâlâ devam ediyor. Yani 2014’te bu rakam 7 bine yakındı; 3 bin 900 çıkardığımızda, sanki yeni hiçbir FETÖ’cü girmemiş gibi hesaplasak dahi 2 bin 200 diyoruz. Kaldı ki bu atılanlar içinde 2014 yılından sonra 2015’te, 2016’da darbe olmadan önce girenler de var. O atılanları çıkarırsak, bu rakam 2 bin 500-3 binlere falan varıyor.”

Bu durumda yargıda temizlik için ne yapılması lazım?

“Birincisi, TSK’da da çok işe yarayan ve 15 bine yakın, hiç kimsenin bilmediği, darbeye fiilen katılmamış FETÖ üyesini tespit eden ankesörlü, sabit hatlar telefon uygulamasının mutlaka yargıda, emniyette ve MİT’te de uygulanması lazım. İkincisi, özellikle FETÖ üyeliği için esas delil sayılan bazı şeyleri itibarsızlaştırmaya dönük mahkeme kararları ve bu kararları verenlerin mutlaka gözden geçirilmesi lazım. Çünkü tutarsız kararlar FETÖ’cüleri korumaya, örtmeye yönelik faaliyetler.”

Peki, ya yanıt verilmeyen Fetullah Gülen’i iade talepleri ve şimdilerde dillendirilen Türk vatandaşlığından çıkarılma konusu? Üçok devam ediyor:

“Bütün uluslararası sözleşmelerde, bu suçluların iadesi olsun, suçluların yargılanması olsun, hep vatandaşlık temel alınarak karşılıklılık ilkesi yerine getiriliyor. Dolayısıyla, Türk vatandaşı olmayan birisini hiçbir ülke zaten iade etmiyor, şimdi bir de bunu gerekçe yaparlar. Ya da siz Türk vatandaşlığından çıkardınız, o da Alman vatandaşı oldu diyelim, Almanya bu sefer bunu size asla vermez. Vatandaşlıktan çıkarmak hukuki olarak elinizi zayıflatır bu iade işlemlerinde.”

Yazının devamı...

MİT’in MOSSAD’ı kıskandıran başarısı

25 Kasım 2019

Günlerdir “Beşte-pe’ye giden CHP’li” iddiasıyla başlayan gazetecilik etiği dersleri ve karşılıklı siyasi kumpas senaryolarına odaklandık… Dün itibarıyla geldiğimiz noktada ise İnce’nin sert çıkışıyla kumpas açısından oklar CHP genel merkezine yönelmiş durumda... Dolayısıyla ülkede bir yanda nerede, nasıl sonlanacağı flu, dipsiz bir tartışma, diğer yanda da başta terörle mücadele olmak üzere sorunlar ve çözümlere dönük “gerçek” gündem gibi iki farklı görüntü söz konusu. Nitekim dün siyasi arenada “kumpas” tartışmaları sürerken Savunma ve İçişleri bakanlıklarından teröristlere yönelik operasyonlarla ilgili peş peşe gelen açıklamalarla da bunun en somut örneğini yaşadık. O nedenle de “gerçek” gündeme odaklanmak da yarar var. Öncelikle de terörle mücadeleye...

Şöyle ki;
PKK/PYD/YPG,DAEŞ ile FETÖ’ye peş peşe indirilen ağır darbeler Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığının yanı sıra imkân ve kabiliyetini de çok net ortaya koydu, koyuyor. Özellikle de istihbarat açısından. Çünkü terörle, teröristle mücadele başarı güvenlik güçlerinin donanımı ve kullanılan teknoloji kadar doğrudan istihbaratın etkinliğiyle de bağlantılı bir durum. Yani caydırıcılık açısından var olan vurucu güçle birlikte güvenilir, net bilgi elde etmek ve doğru ya da nokta hedeflere yönlendirmek de gerekiyor. Ki bu bağlamda hem teknik yetersizlik hem de teşkilat bünyesindeki FETÖ’cü hainlerden kaynaklanan geçmişte yaşanmış kötü örnekler de var. Dolayısıyla da son dönemlerde yakalanan, etkisiz hale getirilen terörist sayılarına baktığımızda şu anda istihbarat olarak Türkiye’nin çok önemli bir yerde olduğu çok açık.

Nedenlerini Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin, özetliyor:

“Bu işin iki, üç boyutu var. Birisi İHA, SİHA’lar başta olmak üzere teknolojiyi kullanıyoruz, ikincisi MİT bölgede insan istihbaratı olarak yerleşmiş vaziyette. Yani kurduğu teşkilat vasıtasıyla yerel unsurlardan haberler alıyor ve o haberleri size aktarıyor… Ya da bir başka yerden haber geldiği zaman da onlar teyit ediyorlar. Bu iki önemli gelişme Türkiye’nin önünü açtı. Bir de yurt dışı ve içinde çeşitli renklerdeki arananlar listelerinde yer alanların takibi var. Yani MİT belli hedefler üzerine de yoğunlaşmış vaziyette. O nedenle de hem insan istihbaratı hem teknoloji kritik önemde. Çünkü eskiden bir kaç tane olan İHA’lar şimdi çok sayıda, böyle olduğu için de 24 saat aralıksız gözetleme imkânı veriyor. Tabi bu arada Türkiye çok kısa zamanda profesyonel birlikler de oluşturdu. Ve bunların hepsi hibrit savaşa göre biçimlendirilmiş durumda. Yani hem özel harekât hem de klasik harekât yapabiliyorlar.”

Yazının devamı...

Pentagon’dan DAEŞ’i hortlatma tezgâhı

23 Kasım 2019

ABD’nin Suriye’deki varlık gerekçesi neydi? DAEŞ’i yok etmek. Ama ABD ne yaptı? Teröristlerle mücadele adı altında bir başka terör örgütü YPG/PKK’yı silahlandırıp eğitti, dahası alan açtı, açıyor. Yani ABD Ortadoğu’daki jandarması İsrail’in yanı sıra kendisine göbekten bağlı bir PYD/YPG garnizonunu kalıcı hale getirmek üzerine kurguladığı kirli tezgâhı için DAEŞ’i bahane etti, kullandı hâlâ da aynı kafada. Dolayısıyla da Türkiye’nin bu oyunu bozma kararlılığından rahatsız... O nedenle de gerçek hedefini gizlemek amacıyla sürekli DAEŞ’e odaklanmak gerektiği mesajları veriyor. Bunun en son örneği, daha doğrusu, en somut kanıtı da ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) DAEŞ’in, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı sonrası ve ABD askerinin çekilmesiyle yeniden güçlendiği gibi zırvalıklar içeren skandal raporu. Çünkü bu öngörüler tespitten ziyade tam anlamıyla DAEŞ’i hortlatmaya dönük bir algı operasyonu niteliğinde... Dahası, ürkütücü boyutu da var. Niyesini İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“Kendisinin beslediği, kendisinin dünyanın başına bela olmasına neden olduğu DAEŞ için Pentagon diyor ki hem Trump’ın verdiği asker çekme talimatı hem Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı bitirmekte olduğumuz veya sıfıra indirgediğimiz bu örgütü güçlendirdi. Yani Pentagon bu raporla kendisini kurtarıyor, suçlamalarıyla da bir taşla iki kuş vuruyor. Bu rapor DAEŞ’le mücadele bahanesiyle ABD’ye Suriye’deki askeri varlığını sürekli kılma, artırma ile buradaki askeri varlığına da bütçe ayırmayı sağlayacaktır. Bu arada ABD de DAEŞ’i istediği zaman istediği yerde kullanacaktır.”

Raporun Batılı ülkelere saldırı tehdidi boyutu da var?

“Pentagon yarın öbür gün Londra’da, Brüksel’de herhangi bir yerde, havaalanında, garlarda veya otogarlarda, kalabalık yerlerde DAEŞ intihar türü bombalı eylemlerde bulunabilir uyarısı yapıyor. Yani ön alıyor ve Batılı ülkelere ‘DAEŞ’le mücadele etmek zorundayız. Suriye’de bulunmamızın amacı bu, Bizi destekleyin’ diyor. Tabii amacı ayrı da bunu demek istiyor.”

ABD kaynaklı manipülasyonlar olabilir mi?

“Kışkırtıcı eylemlerde bulunabilir, provoke edebilir. Elbette yapabilir, dünyanın dikkatini DAEŞ tehdidinin bitmediğini ve arttığını ve bu nedenle ABD’nin bu tehditle mtücadele etmesi gerektiği algısını oluşturmak için yapabilir. Bunu ABD daha önce de yapmıştı, şimdi de yapar. İdlib’de yapar, Afrin’de yapar, Türkiye’de ya da Batı ülkelerinde yapar çünkü ‘Suriye’de bunu önlemek için bulunuyorum, askeri varlığımı bu nedenle artırıyorum’ gerekçesi ve Trump’ın bir daha asker çekin mesajını engellemek için.”

Yani ABD, yine DAEŞ bahanesiyle Suriye’deki oyununa devam edecek. Peki, Avrupa ülkeleri bunun farkında değil mi, DAEŞ’i sen yarattın diyemiyorlar mı? Babüroğlu devam ediyor:

“ABD’nin yaptıklarını hepsi bilir ama demezler onu. Çünkü her ülkenin desteklediği belirli örgütler var. Ayrıca ABD, üyesi oldukları NATO’nun da patronu. ABD’nin en fazla askerinin bulunduğu yer Almanya, demez. Belçika da demez, İngiltere zaten ABD’nin stratejik ortağı, demez. Kim diyecek bu durumda? Ama ABD bunu kendi içinde söylüyor, orada bir kuşku yok. Hem emekli askerleri söylüyor, hem de Trump söyledi, ‘DAEŞ’i Obama kurdu’ dedi mesela. Yani herkes söylüyor.”

Yazının devamı...