SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

ARNAVUTKÖY’ÜN ENFES TATLARI

İleri yaşlardaki okuyucularıma hitap edersem, neredeyse bir yılı aşkın bir süredir kâh savaştığımız, kâh kendi haline bıraktığımız kapanmalar, açılmalar yaşadığımız bir dönemdeyiz. Son evde kalma uygulaması ise 17 gün gibi iki haftadan fazla sürecek çok radikal bir uygulama. Özellikle gençlerin ve 65 yaş üstü kişilerin fiziksel aktivitelerini yapabilmeleri, apartman hayatında zor görünüyor. Zaten bundan değil mi ki yasak saatine kadar tüm büyük şehirler neredeyse boşaldı... Herkes Bodrum’da, Datça’da, Marmaris’te, Çanakkale yöresinde veya Karadeniz’deki yazlık evlerine akrabalarının yanına gittiler. İnşallah oralarda bu hafta bulaş görmeyiz.
Bu satırları kaleme aldığım gün 3 Mayıs Pazartesi ve Sağlık Bakanı Prof. Dr. Fahrettin Koca’nın bir mesajının mutluluğunu yaşıyorum. Yazıma da yansıtmak istiyorum: “Son iki haftada hastaneye müracaat edenlerin sayısı yarı yarıya düşmüş durumda”. Bu bana diyor ki; çok yakında turkuaz tabloda vaka sayılarında ve ağır hasta sayılarında da bir küçülme göreceğiz.
Tabii bizlerin hayatından giden bir yılın psikolojik çöküntüsü herhâlde hiçbir zaman unutulmayacak. Beklentim aşıların bir an evvel yurdumuza gelmesi ve aşılanma sistemine girmesi ve de hastalığın kontrol altına alınması...
Kara tablo çizmek istemiyorum ama şartlar beni size gerçekleri aktarmaya zorluyor. Ağzımız bu yazılarda tatsız. Şimdi tatlı bir konu anlatalım da o lezzetle ve güzelliklerle köşemizi değerlendirelim.

Markiz değil Pierre

Beyoğlu’nun tarihe mal olmuş simgeleri vardır. Markiz, Lebon, Japon Mağazası, Degustasyon ve Abdullah Efendi Lokantası gibi. Özellikle bizim nesil, bunları bugün çok özlüyor. İşte, kitaplardan, büyüklerinden Önel çifti hep bunları dinlemiş, okumuş sonra da hafta sonları çoğu zaman Fransa, bazen İngiltere ya da çikolatanın kalbi Belçika’ya gidip pastaneleri, lokantaları ve kafeleri ziyaret edip, La Pierre’i yaratmışlar. Bahar Önel, 16 yıldır sürdürdüğü halkla ilişkiler ajans başkanlığını, eşi İlker Önel ise aile mirası susam ve tahin fabrikasının yanında gerçekten günlük temiz, katkısız ve lezzetli pasta eşliğinde doğru yapılmış kaliteli kahve ya da sağlıklı çay içerek Fransız şansonları veya caz müziği dinleyerek, değişik bir kültür yaşatma imkanında Arnavutköy’de misafirlerini ağırlamaya hazır hale gelmişler. Düşündüm, ‘Arnavutköy’ün Bulgar sütçüsü, balık lokantaları, tavernası ve yalılarından başka nesi meşhur?’ diye, bir de aklıma Arnavut kaldırımları geldi. Tahminim o dur ki ‘La Pierre’ ismi de oradan geliyor.

Menü değişik ve zengin

Sabahın ilk saatlerinde iş görüşmesi yapmak isteyenlerin rağbet ettiği klasik tarzda şık konforlu masa ve sandalyelerle benzenmiş mekanın çok zengin bir kahvaltı menüsü var. Burada Ezine peynirinden Tavaklı ve Antakya’dan gelen zeytinlere, Karadeniz’in yüksek tepelerinde üretilen baldan anne reçeline, yumurta çeşitleri ve Kıbrıs’ı özleyenlerin hellim peynirinden ailenin tahin pekmez üreten fabrikasında yapılan spesiyallere kadar çok geniş bir seçenek mevcut. Tabii pastane olur da unlu mamuller olmaz mı? Fırından taze çıkan açmalar, poğaçalar, simitleriyle mekan, özellikle İstanbul’un en iyi kruvasan imal eden yerlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Kruvasan çeşitli, brownie’ler gün boyu mevcut. Müdavimlerin en çok tercihi ise ayçöreği, paskalya ve tahinli çörek.
Fransız tipi patisserie’nin bana göre en önemli spesiyali macaron’dur. Bunu pasta şefi Zeki Ciritçi, başarılı bir şekilde imal ediyor ve yılların deneyimini sunuyor. Tartlar o kadar çok çeşitli ki burada saymakla bitmiyor. Ben üç tanesini söyleyeyim çikolatalı, taze meyveli ve de mevsiminde çilekli olanı...

Pastalara gelince...

Bu arada on parmağında on marifet olan Bahar Hanım, pasta konusunda deneyimli şeflerden aldığı tatbiki eğitimlerle çizgiyi yükseltmiş. İddiası şöyle: “Ben Paris’teki ve Londra’daki ünlü pastaneler kadar, usulüne uygun mamul yapacağım.”
Sonuç olarak günün akışı içerisinde bir Avrupai yaşam arzu ederseniz, ailenizle iş arkadaşlarınızla veya flörtünüzle gidilebilecek bir mekan La Pierre.

Milliyet ve annelerimiz

Bu köşede geçtiğimiz hafta değerli gazetemizin ‘Hayat hızlı akıyor, Milliyet nefes aldırıyor’ mottolu projesinden bahsetmiş ve yeni eklerle dergilere değinmiştim. Pazartesi günü ise Milliyet 71 yaşına girdi. Ne kadar mutluyum ki, bunca yıllık tarihi bulunan bir gazetede köşe yazarlığı yapıyorum ve bunu da uzun senelerdir sürdürüyorum. Birlikte nice senelere!

En sona en kıymetlilerimiz, annelerimizi sakladım. Benim de bu dünyada en sevdiğim varlığım annemdi. Onun aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor ve Anneler Günü’nünüzü kutluyorum. Sağlıkla kalın.

Yazının devamı...

TAM KAPANMA TAM KORUNMA

Ülkemiz, dün itibarıyla aylar sonra tam kapanmaya gitti. Hafta içinde yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı eminim ki uzun tartışmalar sonucu mecburiyetten doğan kararı zor da olsa aldı. Şahsen bu yasakları tamamen destekliyorum. Eğer eski durum devam etseydi, sonuçları çok vahim olacaktı. Herhâlde siz değerli okuyucularım da benimle aynı kanaattedirler. Yoğun bakımların doluluk haberleri her gün ekrana geliyor. Bu noktada salgın başından beri canla başla mücadele eden sağlık çalışanlarımızın her birine gönülden teşekkürlerimi iletiyor ve onları takdir ediyorum.

Aşı konusu önemli

Bu dönemi biz kendi lehimize çevirebilirsek ve de ülkeye çeşitli kanallardan ciddi miktarda aşı gelirse, bir taşla iki kuşu vurmuş olacağız. 17 Mayıs sabahı yeni bir döneme başlarken, bizler de şu anda İngiltere’nin içinde bulunduğu durum gibi rahat ve huzur içinde yaşayacağız.
‘Çin aşısı’ olarak bilinen Sinovac’ın yanı sıra ‘Alman
aşısı’ diye anılan BionTech’in de gelmesiyle Türkiye’de artık iki çeşit aşı var. Sputnik V aşısı da yolda... Pandemiden bir an önce kurtulmak için birinin mutlaka yaptırılması gerekiyor. Elbette yan etkiler görülebilir. Ancak bunların geçici olduğunun unutulmaması lazım. Uzmanlara göre koronavirüse yakalanmaktansa, aşının bazı geçici yan etkilerini yaşamak çok daha akılcı.

İstismara dikkat!

Bugünkü rakamların sebebini tamamen kendimizde arıyorum. Eğer bizler için çırpınan başarılı Sağlık Bakanımız Dr. Fahrettin Koca’nın maske, mesafe ve hijyen kavramlarını dinleseydik, büyük toplantılara, kutlamalara, anmalara katılmasaydık, rakamlar bu denli büyümeyecek, en kötüsü de bu kadar çok vefat olmayacaktı.
Sizin de bildiğiniz gibi geçtiğimiz hafta neredeyse dünyanın en çok vakası olan ülkelerden biri haline geldik. Şimdi temennim, en az hasta sayısını yakalamak. Tek şansımız; ülkemizin iklim olarak mayıs ayından itibaren güneşle dost olması. Bu durumun özellikle kuzeyden güneye Kovid-19 virüsünü bulaşmasını zorlaştırıcı bir etmen olacağını düşünüyorum.
Burada önemli bir faktör de çeşitli vesileler ve kurnazlıkla yanlış beyanla kimsenin bu istismarlara meydan vermemesi ve de zor olmakla beraber bu mübarek Ramazan’ı evinde yapacağı ibadetlerle geçirmesi...

Yazlıklar doldu

Ne var ki özellikle İstanbul’dan büyük bir göç başladığının haberlerini birkaç gündür alıyoruz. Memleketine, yazlığına ya da ailelerinin yanına gitmek isteyenler, şehirler arası seyahatin özel izne bağlı olduğu dün öncesi yolculuk yapmak için çalışmalarını hızlandırdı. 17 Mayıs’a dek bilet satın alanların yüzde 93’ü tek yönlü tercih etti.
Tatil bölgelerindeki yazlıklara gitmek isteyenler yollara düştü. Öte yandan 17 günlük kısıtlamaya özel kiralık villa arayışları patladı, boş yer kalmadı. Bodrum, Çeşme, Alanya, Kemer gibi bölgelere büyük ilgi var ve buralarda 12 ay boyunca yaşanabilecek ev arayışları da zirve yaptı.

Hayat ve Milliyet

Sayılı gün çabuk geçer derler... Uzunca bir müddet evlerimizde olacağız. Bu noktada kıymetli gazetemizin kültür artırıcı, ve dikkat çekici ‘Hayat hızlı akıyor, Milliyet nefes aldırıyor’ mottolu projesinden bahsetmek istiyorum. Milliyet’in ekleri ve yeni dergileri, hayatın hızlı akışı içinde okuyucularına rahat bir nefes aldırıyor. Arkeolojiden sanata, enerjiden mimariye, edebiyattan çocuk dünyasına kadar geniş bir yelpazede altı ek, meraklılarıyla buluşuyor. Üstelik her gün, her hafta ve her ay...
Gelin bizler de bu zamanımızı doğru değerlendirelim ve kendimize katkıda bulunalım. Bu durumu bir mahkumiyet değil de genel kültürümüzü geliştirmek, sağlıklı yaşama dönmek veya hobilerimize vakit ayırmak için bir şans olarak görelim. Krizi fırsata çevirmek, hepimizin elinde...

Yazının devamı...

23 NİSAN BAYRAMINDA NOSTALJİ VE RİCA...

Çocukluğumda nisan, en sevdiğim aydı. Bunu, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle ekim takip ederdi. En sevmediğim ay ise ülkemizin kurucusu, büyük devlet adamı, eşsiz komutan Mustafa Kemal Atatürk ölümü nedeniyle kasım ayıydı. Nisanın güzelliğine gelince tabii ki çocuklara armağan edilen bayram nedeniyleydi.
Nisanın ilk haftası stadyumda yapılacak gösterilerin provaları başlardı. Bir taraftan da giyeceğimiz kıyafetlerin ölçüleri alınırdı. Geceleri anneme; “Beni Fenerbahçe stadyumuna gelip izleyeceksin değil mi?” diye hep sorardım.
Gün yaklaştıkça, o zaman i tek süsleme materyali olan krepon kağıtlarıyla sınıf süslenir, getirdiğimiz ‘Büyük Atatürk’ resimleriyle adeta atamızın bahçesi olurdu. Biz o zaman bir apartman dairesinde otururduk. İstanbul’un bahçeli tarihi konaklarında, evlerinde oturan arkadaşlarım ise Atamızın resimlerini bahçelerinden getirdikleri ilkbahar çiçekleriyle bezerlerdi.

Ve o günün sabahı

Bir gece öncesi heyecandan gözümü uyku tutmazdı. Çünkü yarın bayramdı, hem de benim bayramım. O güne özgü elbiseler, ayakkabılar giyilirdi. Sabahları uyanmayı sevmeyen Reha, o sabah güneşin doğuşuyla hazırlanmaya başlardı. Törende Kadıköy kaymakamının bizi teftişindeki “Günaydın çocuklar” cümlesine coşkuyla “Sağ ol!” diye cevap verirdik. Galiba insanlar yaşlandıkça, ülkenin şartları değiştikçe eskiyi daha çok özlüyor. Hele salgın nedeniyle, ülkemin ve dünyanın içinde bulunduğu durum bizlere evlerimizde bayramı yaşatmaya, dijitalleştirmeye ve duyguları sunileştirmeye başlıyor.

Dijital nesil

İnternet üzerinden yapılan dersler ve video oyunlar nedeniyle odalarından çıkmadan ‘dünyayı sözde keşfeden’ bir nesil yetişiyor. Durum, özellikle büyük şehirlerimizde maalesef böyle... Sadece ülkemizde değil; dünyada özellikle Japonya’da artan ‘hikikomori’, çağın hastalığı olarak nitelendiriliyor. Japonca bir sözcük olan ve ‘içeri çekilme, hapsedilmiş olma’ anlamını taşıyan hikikomori, insanlardan kaçma, tek yaşamı güvenilir hissetme, bireyin kendini sosyal hayattan izole etmesi şeklinde görülüyor. Bu kişilerin temel ihtiyaçları dışındaki tüm zamanlarını odalarında geçirdiklerini belirten uzmanlar, aşırı koruyucu aile tutumları ve teknoloji bağımlılığının hastalığı tetiklediğine dikkat çekiyor. Uzmanlar, özellikle miniklerde sosyal etkileşimin ve aile bağlarının güçlendirilmesinin önemini vurguluyor.

Obez jenerasyon

Bir başka mühim mesele de az önce bahsettiğim tüm bu vaziyetlerin obez bir jenerasyon tehlikesini de beraberinde getirmesi... Bu konuda son dönemde okuduğum bir haberde yer alan bir ifadeyi vurgulamak isterim: “Beslenme eksikliği, vücutta mineral eksiklikleri büyümede duraklama, enfeksiyon hastalıklarına yatkınlık, ağır seyirli enfeksiyon hastalıkları, uyku bozuklukları, öğrenme ve algıda azalma gibi ciddi sorunlara yol açabilir.” Maalesef konu yalnızca fiziksel açıdan sağlıksız bir duruma düşmek değil, beyinsel ve zihinsel anlamda da tabiri caizse bir kara deliğe sürüklenmektir. Bir çocuğun algısının azalması demek, tüm dünyanın algılamasının azalması demektir.

Nice kutlamalara!

Bu haftaki yazımda yeni neslimizin karşı karşıya olduğu iki büyük tehlikeden özellikle bahsetmek istedim.
Siz kıymetli okuyucularımdan ricam; ülkece evde kaldığımız bu günlerde küçük hanımlar ve küçük beylerle kaliteli vakit geçirmenizdir. Büyükler olarak bir yol gösterici ve rol model olduğunuzu unutmadan onlarla konuşmanızı ve bir birey yetiştirdiğiniz farkına vararak onlara rehberlik etmeniz, bazen sorular sormanız bazen de beyin fırtınası yapmanızdır. Bu bir film ile de olabilir, yemek, oyuncak ya da kitapla...
Her ne olursa olsun 101 yıl önce bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açarak ulusumuza egemenlik veren Atamız Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözünü de aklımızdan çıkarmayalım: “Türk milletinin geleceği, bugünkü çocuklarının doğru görüşü ve yorulmak bilmeyen çalışma azmiyle büyük ve parlak olacaktır.” Çocuklarımızın çocukluğunu yaşayacağı nice mutlu bayramlara!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

Yazının devamı...

KORONAVİRÜS VE 11 AYIN SULTANI

Değerli okuyucularım, ülke olarak içinde bulunduğumuz durum, özellikle önce Karadeniz’deki iller sonra büyükşehirlerde her gün artan vaka sayısı gayriihtiyari benim gibi sizleri de düşündürüyordur. Genellikle yazılarımın giriş bölümlerini modumun en yüksek olduğu günlerden biri olan pazar günleri yazarım ama bu sabah kötü bir haberle uyandım.

Bodrum’da denizlerde kanunsuzluk yapanların, uzun bir süre korkulu rüyası olan sahil güvenlik bot komutanı Melih Geçgil, çok genç yaşta koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Son haftalarda her gün çok sayıda hasta olan dostlarımın, bunların içerisinden maalesef zaman zaman da gelen vefat haberleri beni çok üzüyor. En son Sağlık Bakanımız Prof. Dr. Fahrettin Koca’nın yaptığı, “Türkiye’deki Kovid-19 vakalarının yarısı İstanbul’da” açıklaması, inşallah insanları, yüzlerine aniden vuran soğuk bir rüzgar gibi uyandırır, MASKE, MESAFE ve HİJYEN kurallarının dikkatine döndürür, evlerine yurtlarına kapatır. Devletimizin almış olduğu kısmi kapanma kararı ve aşılama sürecinin de bu noktada etkili olacağına inancım tam.

Evlerde ibadet

Ramazan, Müslüman alemimiz için en saygın aydır. Hem bize gün boyu aç kalmayı hatırlatır hem de iftar ve sahur sofralarının önemini... Eski yıllarda bütün şehirlerimizde kuruluşların iftar davetleri unutulmazdı. İmkanı olan aileler ise bunları evlerinde veya otel salonlarında yaparlardı. Son dönemlerde belediyeler de bu kervana katıldı ve dar gelirli vatandaşlarımız, onlar sayesinde iftar çadırlarında oruçlarını açtılar. Böylece sağlıklı ve evlerinde bulamadıkları gıdaya kavuştular.
Genellikle her Ramazan Bayramı sonrasında insanlar kilo almaktan şikayet ederler. Pideler, börekler, çörekler ve tatlılar bir ay boyunca yenince, tabii ki sonuç budur. Bu yıl koronavirüs sebebiyle bu etkinlikler yapılamayacağı için içe döneceğiz ve iftarımızı evlerimizde yapacağız. Tabii ki teravih namazları da evlerde olacak. Benim naçizane tavsiyem; karbonhidrattan mümkün mertebe uzak durmanız ve her imkanda hareket etmeniz.

10 altın kural

Elbette her konuda olduğu gibi virüsün kapımızda beklediği bu mühim günlerde de işin uzmanına danıştım. Ramazan ayı, genellikle sindirim ve kilo problemlerini beraberinde getiriyor. Bayramda da daha fazla yeme eğilimine giriyoruz. Yavaşlayan metabolizmamız hem bizleri şişmanlatıyor hem de bağışıklık sistemimizi düşürüyor. Tüm bu düşüncelerle Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Diyetisyen Refik Sezgin’e, Ramazan ayında dikkat edilmesi gerekenler hakkında sordum. “Metabolizma hızı Ramazan ayı boyunca yavaşlasa bile oruç tutarken dengeli beslenmek ve kilo alımını engellemek mümkündür” cevabını aldım.

Sayın Sezgin, Ramazan beslenmesiyle ilgili 10 altın kuralı paylaştı, ben de çok değerli okuyucularıma aktarmak isterim:

1 Uzun süreli açlık sonrasında yemekleri yavaş ve çiğneyerek tüketmek çok önemlidir.
2 İftarda ilk gıda alımlarının çok sıcak veya soğuk olmamasına dikkat edilmelidir.
3 Oruç, sıvı-yumuşak yemeklerle açılmalıdır. Oda ısısında bir iki bardak su, çorba ve şekersiz komposto ile iftara başlanabilir.
4 İlk yudumların ardından 5-10 dakika arası küçük bir mola verilmelidir.
5 Ana yemeklerde sağlıklı bir menü planlanmalıdır.
6 Yemekten sonra yoğun egzersiz tercih edilmemeli; 1-1.5 saat sonra hafif bir yürüyüş yapılmalıdır.
7 Yürüyüş sonrasında meyve yoğunluklu bir öğün alınabilir.
8 Sahurda olabildiğince imsak vaktine yakın uyanmalı, bu öğün çok erken bir kahvaltı gibi düşünülmelidir. Gün boyunca çok aç kalınacağı düşünülerek aşırı gıda alımının hiçbir faydası olmamaktadır. Çünkü ne yenirse yensin belirli bir saat sonra mide boşalacaktır.
9 Sahur sonrasında kefir veya yoğurt tüketimi bağırsak sorunlarını engeller.
10 İftar ve imsak arasında, sıvı tüketimi ihmal edilmemelidir.

Tüm İslam alemine hayırlı bir Ramazan diliyor ve bir an evvel bu hastalıktan kurtulmamızı temenni ediyorum.

 

Yazının devamı...

TARİHİ BEYOĞLU ÇİKOLATA VE KAHVE

Çocukluk yıllarımdaki Taksim’i unutamam, Gazi Mustafa Kemal Atatürk anıtıyla resmi bayramlarda eski Sular İdaresi’nin önündeki havuzdan akan ışıklı sular ve de azınlığının göz bebeği İstanbul’un yaşam merkezi Beyoğlu ve Cihangir...
Cumartesi günleri annem Süheyla Hanımefendi ile bundan tam 60 yıl önce Beyoğlu’na çıkarken dikkat edilecek noktalar vardı. Ayakkabılar boyalı olacak, genellikle kravat takılacak, saça briyantin sürülecek, neyse ki o yıllarda tıraş olmuyordum. Beyoğlu’na, arzıendam etmek için Fransız Konsolosluğu’nun muhteşem binasının önünden geçerek, giriş yapardık. O yıllarda oturduğumuz Maçka’dan Taksim’e gidişimiz genellikle tramvayla olurdu. Tabii ki annem de özellikle şık giyinirdi. 
Franguli Kuyumcusu, ziyaret noktalarımızın ilkiydi. Arkasından genellikle İstanbul’un en ünlü oyuncakçısı Japon Pazarı önünden geçilir, vitrindeki oyuncak trene bakılır, Lazarfrango ve Zahariyadis mefruşat mağazalarına uğranır ve gezi Lebon’da pasta ve çay ile noktalanırdı.

Yaldızlı parçalar

O yıllarda bu tipteki lüks pastanelerde en az dört veya beş farklı pasta masaya gelir, misafir seçerdi içinden beğendiğini; tabakta mutlaka milföy ve ekler değişmeyen çeşitti. Gümüş demlik ve Rosendal fincanlarla gelen çay da ayrı bir ritüeldi. Bu 10’lu yaşlardaki bir çocukta tabii ki büyük hayranlık uyandırıyordu. Etrafta gayet şık beyefendiler ve hanımefendiler bazıları tek, bazıları da benim yaşlarımdaki veya daha büyük çocuklarıyla gelirler, genellikle Fransız gazeteleri ve mecmuaları okurlardı.
Dönüş yolumuzun mutlak son durağı Beyoğlu Çikolatacısı’ydı... Oradan beyaz yaldıza sarılı, annemin psikolojik moduna göre bir, iki veya üç parça çikolata alınırdı. Şimdilerde yeniden özellikle İstanbul ve Anadolu’da kahveyle birleşerek gelişen bir markadan biraz bahsetmek istiyorum.

Aynı atmosferle

1988 doğumlu Seda Sezer Şahin, iki evlat annesi genç bir girişimci... Bu ruh onda çocuk yaşta babasının dükkanında verdiği hizmetle başlamış. Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni bitirdikten sonra da medya ve iletişim danışmanlık hizmeti veren şirketlerde çalışmış. Daha sonra evlenip, Antalya’ya yerleşmiş ve bir gün duyduğu tramvay sesiyle Beyoğlu’nu hatırlayıp, şehre Beyoğlu çikolatası götürmeye karar vermiş. 1983 Beyoğlu Çikolata ve Kahve, bir süre sonra 40 metrekarelik bir mağazada Beyoğlu’nun nostaljik ve geleneksel atmosferiyle kapılarını açıyor. Özel reçeteli ürünlere talep artınca da Antalya’dan sonra Anadolu’ya, beş yıl içinde de dünyaya açılıyorlar.
Yaklaşık 70 çeşit çikolata, tamamen el yapımı ve dökme ürünler... Paketli olarak çikolata satışı yok ve katkı maddesi olmadığı için raf ömürleri çok kısa. Onların yanı sıra bitter şerit portakal, truf, pralin ve özel günlere dair çeşitler de var.

İstanbul’a gelecekler

Konu kahveye geldiğinde Etiyopya öne çıkıyor. Menünün yıldızı ise salep, keçiboynuzu ve menengiç gibi yedi çeşit aroma içeren Beyoğlu kahvesi...
Bir de çikolatalı pizzadan bahsetmek isterim. Eritilmiş çikolatadan hazırlanarak taze mevsim meyveleri ekleniyor. Beyoğlu Kraliçesi, Tatlı Saksı ve Beyoğlu Kulesi gibi tatlılar da denenebilir.
Son olarak adında Beyoğlu geçen bir markanın neden İstanbul’da şube açmadığını soruyorum. Seda Hanım şöyle cevaplıyor: “İstanbul’da yeni noktamızla anlaşmak üzereyiz, kesinleştiğinde açıklayacağız. Marka olarak orada yer almayı arzu ediyoruz.”

 

Kıbrıs dizileri üzerine...

‘Bir Zamanlar Kıbrıs’ dizisi, geçtiğimiz hafta TRT 1 ekranında başladı. Hayatımın son 25 yılını geçirdiğim ikinci vatanım Kıbrıs’ın, gerek tarihi gerekse doğası sayfalara sığamayacak kadar kıymetli... Bu gibi yapımların, Ada’yı farklı bakış açılarıyla anlatan projelerin televizyon kanallarında günden güne artarak yer alması beni çok memnun ediyor. Temennim odur ki; Kıbrıs’ı yalnızca dizi ya da belgesellerde görmeyelim, o yaşanmışlıkları Ada’nın bir de kendisinden dinleyelim... Sağlıkla kalın.

Yazının devamı...

Daha iyi olacağız

Ülkemizin içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla haftalardır siz değerli okuyucularımın sağlığına belki biraz katkıda bulunabilir diye tedbirlerle başlıyorum. Bittiği zaman bir daha ağzıma almayacağım kelime ‘pandemi’ olacak, siz de sanırım aynen benim gibi düşünüyorsunuz. Fakat biz milletçe doğruları; acı, kısıtlayıcı ve isteklerimizin dışında işler yaptırıcı olduğu için sevmiyoruz. Bundan bir müddet evvel açılmayı konuşuyorduk ve bir miktar açıldık. Bugün ise kapanmadan önceki son günlerimiz...
Gördüğüm kadarıyla bölgesel kapanmalar rakamları azaltmıyor. O zaman işimiz aşıya ve bazı bilim insanlarının söylediği gibi havaların ısınmasına kaldı. Bu arada Türkiye’nin önemli gelir kaynaklarından turizmde rakamları tutturamamamız gibi ciddi bir sorunla da karşı karşıyayız. Biz nasıl birçok ülkeye gidemiyorsak, o ölçüde geliş olmayacak.
Antalya’da otelleri bulunan değerli turizmci Aska Otelleri sahibi Ramazan Aslan ile yaptığım görüşmede bu yıl Rus turistlerin dışında şu anda çok fazla bir hareket olmadığını, iç turizmi konuştuğumuzda o konuda ufak bir hareketliliğin başladığını gördüğünü ama yeterli olmadığını ifade etti. Fakat uzun süredir evlerinde olan ve gezmeyi seven halkımızın yaz sezonunda bir şekilde hareketlenerek Akdeniz’e ineceklerine inanıyor.
Bir diğer beklentisi de haziran ayında başlayıp, yılın son aylarına kadar devam edecek Avrupa turizmi... Şu anda otellerinden birisini açmış, diğerleri hazır vaziyette bekliyor, tıpkı meslektaşları gibi...
2020 yılında pandemiye rağmen turizmdeki hareketliliği ve rakamları gördük. İnancımız başta aşı olmak üzere alınan tedbirlerle bugünden daha iyi olacağı yönünde...

ZENGİN MENÜLÜ GEÇ KAHVALTI

Bu hafta Boğaz’ın en nadide kıvrımlarından Sarıyer’de aldım soluğu. Geçtiğimiz yıl mart ayının başında yazdığım ve daha çok üst segment turistlerin uğrayacağını düşündüğüm Six Senses Kocataş Mansions, adını cumartesi gününden alan ‘Sparkling Saturday’ isimli yeni bir geç kahvaltı menüsüyle çıktı karşımıza. Çıktı çıkmasına ama yasaklar da peşinden geldi.
Neyse efendim, yasaklar bitene kadar son deneyimleyenlerden biri oldum diyelim. Burada en önem verilen olgu, sürdürülebilirlik ilkesi. Mal sahibi şirket Alfardan Group’un temsilcisi Atillla Kuruçayırlı’nın vizyonu doğrultusunda otelde, restoranlar ve SPA’da yaşanan gelişmeler, bir kez daha göğsümü kabarttı. Öyle ki masaya gelen ekşi mayalı ekmekler, çörekler, pide ve gözlemeler otelin içindeki taş fırınlarda üretiliyor, arka taraftaki koruda yetişen birçok taze mevsim sebzesi (dereotu, maydanoz ve roka gibi) tabağımıza geliyor; orada yetişmeyenlerse tamamı yerel ve etik üretim yapan üreticilerden temin ediliyor. Böylece ekonomiye ve yerel üreticilere destek sağlanıyor. Ayrıca karbon ayak izi de minimumda tutuluyor.

Masanın yıldızı

Gelelim geç kahvaltıya... Menüde yok yok... Anadolu’nun farklı bölgelerinden peynirler, şarküteri ürünleri ve Six Senses’ın organik mutfağında hazırlanan ev yapımı reçellere ek olarak sıcak ürünler ve tatlılar... Ama masanın yıldızı kuşkusuz Kocataş böreğiydi. Bıldırcın yumurtasıyla yapılan, içi menemenle şakşukayı andıran bir lezzet buluşması olan açık börek, hem görsel hem besleyici açıdan hem de tat olarak gerçek bir şaheser...
Kahvaltılık sosunu da beğendim; ekşimtrak yapısıyla beni cezbetti. Meyve tabağı da mevcut; portakal, çarkıfelek meyvesi, ananas, kivi, elma ve frenk üzümü...
Sparkling Saturday konsepti kahvaltı ve öğle yemeğini bir arada sunuyor diyebilirim fakat bunu bir brunch gibi düşünmeyin. Siz kahvaltının sonlarına yaklaşırken önünüze mini hamburgerler, suşiler ve ışıltılı içkiler geliyor. Ketçap ve mayonezin de mekanın mutfağında üretildiğini öğreniyorum. Bunun yanı sıra suşi hem pişmiş hem de çiğ severler için orta kıvamda; ağızda dağılıyor ve leziz.

Tarihi atmosfer

50 kişilik kapasitesi pandemi nedeniyle 25 kişiye düşürülen restoran tüm gün hizmet veriyor; fakat yasaklar bitince rezervasyonsuz misafir kabul edemeyeceklerini öğreniyorum. Çalışanlar, temiz, düzenli, saygılı ve restoranla uyumlu üniformalara sahip... Tarihi doku bozulmadan renove edilen bu yer, akşamları havanın kararması ve loş ışıkların aydınlatmasıyla biraz da mahzeni andırıyor.
Kahvaltıdan sonra kahvemizi içmek üzere coffee lounge’a yöneldik. Avlunun sağ tarafında kalan bu tarihi bölgede İsmail Acar’ın resimleri yer alıyor. Özellikle kaftan tablosu, girişte size sıcak bir karşılama sunuyor. Burada o tarihi atmosferi hem görsel hem işitsel olarak hem de yayılan hoş kokularla hissedebiliyorsunuz.
Mimarisinde zıtlıkların güzelliği ana konseptiyle yola çıkan 45 odalı butik otelin, mekanların kapanmasıyla yalnızca müşterilerine hizmet verebileceklerini öğreniyorum. Yasaklar bitince de Sparkling Saturday’i listenize eklemenizi öneriyorum.
Boğaz’a bakarak içiyorum kahvemi; düşündüğüm tek şey, bu pandemi bitmeli...

Yazının devamı...

SALGINDA ÜÇÜNCÜ DALGA VE DİRENCİ AZALAN BİZLER

Birinci dalga geçerken uzmanlar, “İkinci dalga geliyor” dediler. “İnşallah çabuk geçer” dedik ama yağmurdan kaçarken, ülkemizin büyük bölümü doluya tutuldu. Eskiden sadece rakamlara bakarak olayın boyutunu izlerken, son zamanlarda tıpkı gülen ve üzgün suratlı emolojilerde olduğu gibi Bakan Koca’nın yüzünü incelemeye başladım. Çünkü mesleğine gerçekten gönül vermiş ve tüm toplum için çalışan bir bakanımız kendisi... Gerçekleri sesinden, jest ve mimiklerinden anlayabiliyorsunuz. Genellikle akşam haberlerinde mutlaka maskesiz, aralarında mesafe olmayan, vurdumduymaz insanlarımızı artık görmekten bıktık, usandık. Günlerdir sosyalleşmek için eski hayatımıza bir nebze olsun dönmek için kafelerin, restoranların, sadece gündüz de olsa açılmasını bekledik. Ama galiba bu işi de beceremedik.

İstanbul’un en önemli eğlence mekanlarında, otellerinde partiler verilmesini hiçbir şekilde anlayamıyorum. Eminim ki oralara katılanlar için yazılan cezalar devede kulak ama olayın bir de sosyal sorumluluk yönü var. Belki bu yazdıklarımla, bir basın mensubu olarak görevimi yapmış olurum diye düşünüyorum.
Şimdi gelelim bu haftaki yazımıza...
Her geçen gün artan hastalık, insanları zayıflayan, direncini kaybetmeye başlayan bünyelerine destek için ticari hayat, sayısız mamulü hizmete sunuyor. Bunların bir kısmının imalat şekilleri tartışılır. Ben sizlere yansıtmadan evvel bu tip ürünleri Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın ruhsatıyla bilim insanlarının mütalalarına bakıyorum. İşte ikisi yerli üç ürün ama takdir yine sizlerin...

Kayısımızın şifası

Kayısısıyla ünlü Malatya’mızın nadide eğitim kuruluşlarından Malatya Turgut Özal Üniversitesi, toplum yararı vizyonuyla ürettiği takviye edici gıdayla dikkatimi çekti. 10 yıl süren incelemeler sonucunda kayısı çekirdeğinin, antioksidan ve antimikrobiyal olduğu için kolon, meme ve karaciğerdeki tümör hücrelerinin gelişimini engellediği ortaya çıkıyor. Araştırmalarda ayrıca kayısı yağı da içeriğindeki vitaminlerle bağışıklık sistemine destek verdiği raporlanıyor. Hatta göz damlalarının içerisinde bile kayısı çekirdeği ekstraktı bileşenler yer alıyor.


İnsülin ve kan şekerini düzenleyen bu muhteva, saf haliyle KayıSIR ismiyle raflardaki yerini aldı. Seri üretime geçilmesinin ardından, MTÖÜ Rektörü Prof. Dr. Aysun Bay Karabulut, 51 ülkeye ihraç edilen kayısı çekirdeğiyle özellikle kanserle savaşmada önemli bir yol katettiklerini belirtti. Malatya için tarihi ve ekonomik bir öneme sahip olan bu konuda, ‘Bakış açımız tamamen bilimsel’ mottosuyla yola çıkan öğrenci ve eğitimcilerimizi tebrik ediyorum.

Arıdan gelen sağlık

Bir diğer takviye edici ürün yine Anadolu topraklarından çıkıyor. Türkiye’nin ilk ve tek ‘İnovasyon Ödüllü’ yerli Anadolu propolisi üreticisi Bee’o, ürünleriyle her yaşa hitap ediyor. Arılar tarafından kovandaki sterilizasyonu sağlamak için kullanılan propolis, beslenmenizi destekliyor. Bu madde, ham haliyle tüketilmediği için İstanbul Teknik Üniversitesi devreye giriyor ve laboratuvarlarda uzman ekipler tarafından özütleniyor. Sonuç olarak katkısız formüle edilen Bee’o Propolis ürünler ister bal, süt, pekmez ve yoğurt gibi gıdaların içerisinde isterseniz de damla olarak sağlığınıza sağlık katıyor. Marka, ayrıca çocuklar için de ham bal üretiyor. Ne diyelim; çocuklara katkı geleceğe katkıdır...

Bağışıklığa destek

Son olarak ithal, ABD menşeili bir gıda takviyesi ürününden bahsedeceğim. 60’ın üzerinde ülkede faaliyet gösteren Kyani, 2002’de Türkiye’ye geldi. Vücudumuzun besinlerden gerekli tüm ihtiyaçlarını karşılayamadığı düşüncesiyle yola çıkan markanın genel müdürü Ersin Arısoy, ürünlerinin içinde vahşi Alaska yaban mersini, vahşi Alaska somonu, nitrik oksit ve noni gibi etken maddelerin yer aldığını, onların da bağışıklık sistemini güçlendirip, kalp, beyin ve eklem sağlığına iyi geldiğini açıkladı.
Sosyal sorumluluk kapsamında Türkiye’de TOÇEV ve KAGİDER gibi derneklerle iş birliği içinde olan marka, ciro büyümesinde ise dünyada zirvede...

Son söz...

Değerli okuyucularım, mekan mekan gezmeyi tasvip etmediğim şu günlerde, sizlere üç adet takviye edici gıdadan bahsettim. Yazımın başında da belirttiğim gibi, takdir sizlerindir... Unutmayalım ki bu ürünler ilaç değildir. Normal beslenmenin yerine de geçemezler. İçinde bulunduğumuz bu dönemde bağışıklık sistemini güçlendirmek elbette çok önemli. Maske, mesafe ve hijyene dikkat etmekse yaşamsal bir ihtiyaç...

Yazının devamı...

DOYA DOYA KAHVALTI

Bugün günlerden cumartesi, İstanbul güneşli ama serin. Şehrin saat 17.30’daki trafik yoğunluğu yüzde 72. Meydanlar, yayalar için cazip olan caddeler, tıka basa insan dolu neredeyse... Belki maske yasağı bir miktar uygulanıyor. Hijyen için bir şey söyleyemeyeceğim. Fakat vahim olanı mesafe yok ki, ne kadar olduğunu söyleyeyim... Çünkü kelime anlamı olarak ‘ara’ olsa da, yolda yürüyenler neredeyse üst üste desem yeridir, sinema yahut maç çıkışı gibi. Dünyayı inceliyorum hemen hemen her ülkede birkaçı hariç aşılama bizim gibi gidiyor ama son günlerde mutasyon ve insanların sabrının taşması nedeniyle rakamlar yükseliyor. O zaman da renkler koyulaşıyor ve yasaklarda geriye dönüyoruz.

65 yaşın durumu

Bugünkü fotoğraflara baktığımda 65 yaş üzeri kimseyi neredeyse göremedim. Sosyal medyadan okuduğuma göre, çıkıp dolaşan ama sakin yerleri tercih edenler çoğunlukta. Aylardır bu yaş grubu eve mahkum edildi, korunmaya alındı sonra da günde üç, daha sonra dört saat izin verildi çıkmalarına.
Takdir edersiniz ki ileri yaşlardaki insanlar, internet bankacılığına, online alışverişe, resmi kuruluşlardaki işlerini bilgisayarla halletmeye çok yatkın değiller. Ayrıca alışkanlık olarak kendi işlerini kendileri yapmak ve neticesini görmek isterler. Yönetenlerin bu konuyu dikkate alma zamanı inşallah gelmiştir.

Yeşillikler içinde...

Bu hafta sizlere ulu ağaçlar, çiçekler, böcekler arasındaki açılıma uygun bir kahvaltı restoranından bahsedeceğim. Kadıköy’ün en kalabalık bir o kadar da doğallığını korumuş semti Erenköy’e uzanıyoruz. Manolyalı köşkte büyüdüğüm, çocukluğumun ve erken gençliğimin geçtiği, Suadiye’nin komşusu Erenköy... Bir zamanlar köşklerin olduğu şimdiyse yerini uzun binalara bırakıp eski tadını aratan, ana caddesinin üzerinde caddeyle aynı adı taşıyan Ethem Efendi Kahvaltı, ‘Doya doya kahvaltı’ mottosuyla çalışıyor.
Bu şirin mekandan bahsetmeden önce Hezarfen Şeyh İbrahim Ethem Efendi’yi de anmak isterim. 1829-1904 yılları arasında yaşamış, marangozluktan mühürcülüğe, matbaacılıktan mimarlığa kadar pek çok alanda başarı kaydetmiş, mucit bir kişilik, ebru kabiliyetiyle de örnek teşkil etmiş ve adı bugün, Erenköy’ün en prestijli caddesinde yaşatılıyor.

İmza lezzetler

Gelelim kahvaltıya... Şimdilik hafta içi ve cumartesi günleri 08.30-17.00 saatleri arasında sınırsız kahvaltı hizmeti veren mekana girer girmez, kendilerine özgü üniformalarıyla gözlemeci ablalar sizi karşılıyor. Ellerinin lezzetiyle açılan gözlemeler sıcak servis ediliyor. Burada daimi bir servis var. Bazlamacı-gözlemeci, reçelci, ekmekçi-simitçi sürekli hareket halinde ve masaları tazeliyor. Çay masanızda ve sınırsız... İsteğe göre muhlama ya da yumurta ve omlet de sipariş verebiliyorsunuz. Zaten serpme kahvaltı yeterli oluyor.
Masanın yıldızı karadutlu lor... Açıkçası tatlıyla aram pek yoktur fakat lor peynirinin yumuşaklığı ve karadut reçelinin ekşi-tatlı dokusu müthiş bir kombinasyon olmuş. İmza lezzetlerden... Uzayan muhlama, çıtır gözlemeler ve peynir tabağı da damak şenlendiriyor. Malzemeler taze ve ayrı tabaklarda sunuluyor.

Karadeniz esintisi

Burada verilen kahvaltı bana biraz Karadeniz kahvaltısı havası verdi. Dikkatimi çeken, masada klasik kahvaltılıkların yanı sıra yer alan acuka, süzme yoğurt, turşu, kuru dut ve bazlamanın da olmasaydı. Muhlama da gelince, tam oldu.
Kahvaltıcı açık ve kapalı birkaç alandan oluşuyor. Dışarıda yaklaşık 20 araçlık bir otopark kapasitesi mevcut. İçerideyse her şey koronavirüs kurallarına göre yeniden şekillendirilmiş. Dekorasyon şık ve renkli, çalışanlar temiz ve titiz. Fiyatlar makul. Açık havada gönül rahatlığıyla mesafeli oturmak mümkün. 30’dan fazla çeşit reçelin bulunduğu mekanda ürünler kavanozlar halinde de satışa sunuluyor.
Randevu kabul etmedikleri için kapılarını erkenden çalmanızı öneririm. “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem... Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” demiş Cemal Süreya. Günün bu en zengin ve leziz öğününü sosyal alanlarda yemek için dikkatli olmak şart. Daha mutlu olacağımız günlere, sağlıkla kalın.

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.