Reaksiyon

26 Şubat 2019

Maçın ilk yarısı tamamlandığında sadece Beşiktaşlı ve Fenerbahçeli değil maçı takip eden Yeni Malatyasporlu veya Herta Berlinli futbolseverlerin de aklında farkın daha da açılacağı ve Beşiktaş’ın hem kolay hem de tarihi bir galibiyet alacağı düşüncesi vardı ve bu düşünce gayet normaldi. Fakat ikinci yarıda sarı lacivertli oyuncular, kendilerini alelade bir alt sıra takımından ayıran “forma” farkının ayırdına vardı, Ersun Yanal da ilk yarıdaki kadro yanlışından döndü ve Fenerbahçe, futbol sınırları dahilinde bir imkânsızı başardı.

Fenerbahçe bu kadar geriden olmasa da benzer bir reaksiyonu Galatasaray deplasmanında da göstermiş, o gün de “Fenerbahçe kümeye” tezahüratında bulunanları mahcup etmişti; aynı forma farkıyla.

Sarı lacivertlilerin rakiplerinin biraz duygu, biraz da temennilerle karışık Fenerbahçe eleştirilerini bir nebze anlamak mümkün ama dünkü maçın devre arasında sosyal medyada olduğu gibi Fenerbahçe taraftarının takımlarından, yönetimlerinden, oyuncularından; haydi isim de vereyim Hasan Ali veya Sadık’tan bu kadar çabuk vazgeçip mahcuplar kervanına katılmalarını anlamak çok zor. Elbette Sadık, Puyol değil ve çok ciddi eksikleri var ama o her şeyden önce hırsı ve isteğiyle formayı hak ediyor ki Fenerbahçe’de bu konuda ciddi bir eksiklik var.

Fenerbahçe “gitti ve beraberinde birçok şey götürdü” denilebilecek bir maçtan puan çıkardığı için sevinmeyi hak ediyor fakat bunu yaparken ilk yarıdaki felaket futbol, bireysel hatalar ve yanlış oyuncu tercihlerinin nedenleri gözden kaçırılmamalı. Zira son haftalarda olumlu gelişmeler olsa da hâlâ düzlüğe çıkılmış değil ve o düzlük için Valbuena, Soldado ve Dirar’ın oynamaları, Moses ve Zayk’ın vites artırmaları ve yılların klişesi olan “iç saha maçlarında Mehmet Topal sahada olmamalı” sözünün gerçekleştirilmesi şart.

Fenerbahçe’nin maç içindeki dirilişi ne denli başarılıysa, daha ilk yarıda farka koşması, kendi sahasında oynaması ve rakibinden kadro olarak daha iyi olmasına karşın Beşiktaş’ın bu reaksiyona seyirci kalması da o denli büyük bir başarısızlık oldu. Maça müthiş bir tempo ile başlayıp, rakibin açık oynama cesaretini hem organize hücumlar hem de kontra ataklarla cezalandıran siyah beyazlıların ikinci yarının ilk bölümlerinde paralize olması çok hoş görülecek veya “ilk yarıda da biz iyiydik” savunmasıyla geçiştirilecek bir performans değil.

Sahada Beşiktaşlı futbolcular rakiplerinin tepkiye yanıt vermekte zorlanırken aynı zorluğu saha kenarında da Şenol Güneş yaşadı. İkinci yarıda oyunu bir nebze olsun soğutup, orta alanda topa daha çok sahip olabilmek için Necip’i düşünebilirdi fakat oyuncunun çok gereksiz bir şekilde sarı kart görmesi ona bu fırsatı vermedi.

Beşiktaş için bu rüya gibi başlayıp huzursuzlukla sona eren gecede en büyük teselli muhtemelen Kagava oldu. Japon oyuncunun kiralık olması onunla ilgili öngörüleri zorlaştırıyor ama Japon oyuncunun Beşiktaş’ta kaldığı sürece çok iyi bir performans göstereceğini kestirmek zor değil. Onun Bundesliga’da, daha doğrusu Dortmund’ta kendine yer bulamamasının nedeni teknik yetersizlik değil, fizik gücü ve hızının düşük olmasıydı. Bizim ligimizde bu özellikler Almanya’da olduğu kadar elzem olmadığından Japon oyuncu teknolojisi ile etkilemeye devam edecektir.

Yazının devamı...

Abandone

26 Ocak 2019

Dilimizde “teveccüh“ diye söylenişi son derece eğlenceli bir kelime var. Aslında bu kelime Arapçadaki orijinal halinde “yüzünü dönme, ilgi gösterme” anlamında ama biz onu “layık görme, yakıştırma” anlamlarında kullanıyoruz. Geçen seneki başkanlık seçimi döneminde, bu kelime Ali Koç ile neredeyse özdeşleşti. Öyle ki Fenerbahçe camiası bundan önce hiç kimseye göstermediği “teveccühü” Koç’a gösterdi ve Koç, başkanlık koltuğuna büyük bir ittifakla oturdu.

Bugün Fenerbahçe, tarihinin belki de en çok desteklenen başkanı ile, hiç tartışmasız tarihinin en kötü dönemindeyse her şeyden önce bu olaydan futbol üstü bir ders çıkarmak lazım: bu hayatta hiçbir şeyi o kadar fazla istememek, istediğimiz olmadığında da o kadar üzülmemek gerek.

Fenerbahçe, önceleri şakayla karışık söylenen “ne olacak bu Fenerbahçe’nin hali” noktasından, Yanal’ın ifadesiyle “bu işin şakası yok” noktasına geldi. İşin kötüsü, borsa tabiriyle dibini arayan kâğıt gibi işler her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Hal böyle olunca, kurtarılacaklar listemize memleket ve Venezüella ile birlikte ister istemez Fenerbahçe de girdi ve “abi Aziz Başkan gitmeyecekti” veya “ben size bir şey söyleyeyim mi, Ziko’yu gönderdiği an bitti Fenerbahçe” veya “Ali Koç erken geldi erken” gibi kahvehane seviyesinde olmasa da bugüne hiç hizmet etmeyen fikirler havada uçuşmaya başladı.

Benim için bu gibi geçmiş desteğiyle bugünü açıklayıp söyleyeni rahatlatmaktan başka bir işe yaramayan düşüncelerin hiçbir önemi yok. Mesele ve doğru soru şu olmalı: şimdi ne yapmak gerek?

Mevcut durumum vahameti bir yana, olan biten ile ilgili Yanal’ın açıklamaları ve Koç’un icraatlarını görünce bir futbolsever olarak şaşırıyor, bir Fenerbahçeli olarak üzülüyorum. Yahu tamam, kadro kötü de Ümraniyespor’dan da mı kötü ki her fırsatta transfer veya transfer açıklaması yapıyorsunuz? Demek ki transfer yapılmazsa değil bu sene, seneye de küme düşülecek zira ortada Ümraniyespor’u iki maçta da yenemeyen bir kadro var. (Sevgili Ümraniyesporlular bu cümle için lütfen alınganlık yapmayın, zira ortalık zaten ziyadesiyle karışık.) Dahası, Moses transferi iyi güzel ama bu transferden beklenti tam olarak nedir? Bu tür büyük transferler, hadi oturmuş olmaktan vazgeçtim ama en azından eli ayağı biraz düzgün takımlara, mevcut performansı biraz daha artırmak için yapılır.

Velhasıl bugün Fenerbahçe kelimenin tam anlamıyla abandone olmuş durumda. Hani boksör bütün gücünü ve aklını kaybedip çaresiz bir duruma düşer, sersemler ya, tam o durum. Yaşı kurtaranlar için, başka bir deyişle Mortal Kombat’taki “fatality” modu… Bu durumda rakibinizin kim olduğu hiç önemli değildir; bir çocuk dahi sizi bitirebilir. Ve sarı lacivertlilerin aslen fiziksel değil kimyasal olan bu sorununa, hasta kadına makyaj yapmak gibi dışarıdan ve yapay müdahaleler yapmak yerine; o idman sahasında, o soyunma odasında ve o futbolcuların kafalarında neler olup bittiğini anlamaya çalışmak gerek. Topal’a (ki takımdan uzaklaştırılması gereken ilk isimdir) neden rakibini kovalamadığını, Benzia’ya, neden oyunu bıraktığını, Valbuena’ya neden oyundan zevk almadığını sormak, bunlarla birlikte takımın geneline hâkim olan tükenmişliğin nedenini bulmaya çalışmak gerek. Sonra da hiç acele etmeden ve panik modunu açmadan bu feci sezonu en iyi şekilde kullanmaya, gençlere daha çok şans vermeye, neticede önümüzdeki senelerin takımını kurmaya çalışmak...

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Şenol Güneş'ten Ne İsteniyor?

21 Ocak 2019

Kutsal kitaplarla aranız nasıl bilmiyorum ama ben ara ara okurum onları. Bizde genelde “hocam ben ateistim bana Kur’an’dan örnek verme” veya “ben Müslümanım, İncil’i okumam” anlayışı vardır ama herhangi bir dine tabi olup olmamanın bu okumalara engel olmaması gerektiği kanaatindeyim. Zira o kitapların insan yazması olduklarını düşünsek dahi, zaten onlar dışında okuduğumuz her kitabı insanlar yazdı ve aslına bakılırsa bunlardan hiçbiri onlar kadar popüler olmadı.

Tüm bunları, bugün tartışılan Şenol Güneş’in açıklamaları ile ilgili, İncil’den bir cümle yazabilmek için söyledim. Luka İncil’inde şöyle bir cümle var: “kendisini yükselten kişi alçaltılacak, kendini alçaltan kişi de yükseltilecektir.” Çok doğru!

Çevrenizde, kendini sürekli öven kişiler mutlaka vardır ve mutlaka siz bu davranışı yadırgıyorsunuzdur. Aynı şekilde tevazu (aşırıya kaçmadan, çünkü fazla tevazu da kibirdir) sahibi olup kendini olduğundan da önemsiz gösteren kişileri de muhtemelen daha çok seviyor ve her fırsatta onlara, düşündüklerinden daha önemli olduklarını anlatmaya çalışıyorsunuzdur. Merak etmeyin yalnız değilsiniz.

Şenol Güneş’in Akhisarspor maçından sonra yaptığı açıklama çok konuşuldu, zaten kendisi de bu konuda uzunca bir açıklama yaptı. Ben Güneş’in, rakibin kadrosunda fazla yabancı olduğunu maçtan önce bilip bilmediği veya bunu biliyorduysa rakibini bu konuda uyarması gerekip gerekmediği ile ilgilenmiyorum, zira o tartışmanın sonu yok. Fakat benim için işin ilgi çekici yanı Şenol Güneş’in eleştirildiği her an “benden ne istiyorlar” moduna geçmesi.

Bu noktada Ramiz Dayı gibi “zirve soğuktur, kaygandır, orada iki kişiye yer yoktur yeğen” gibi özlü sözler sarf edecek değilim ama tüm dünyada geçerli bir kanun var: göz önünde olanlar her zaman daha çok eleştirilir. Buna ister çekememezlik, isterseniz Şenol Hoca’nın tabiriyle açık aramak deyin, bu böyledir. Geçekten de, diğerleri denilen topluluk sizi eleştirmek için sürekli tetikte bekler ve siz ne kadar yukarıda, ne kadar gıpta edilen bir pozisyondaysanız onların sayısı ve gücü o kadar artar. Onlar bazen abartır, bazen iftira atar; bazen harbi eleştiri yapar, bazen direkt belden aşağı vurur. Bu durumlarda yapılması gerekense şikâyet etmek değil, aklı selimle kendini savunmaktır; tabi bunun diğer bir anlamı da hiç açık vermemek, hiç yaş tahtaya basmamak, savunulamayacak bir duruma hiç düşmemektir. Bu nedenle Şenol Güneş’in, kendisine yöneltilen eleştirilere kibirle karışık verdiği tepkiler bir anlamda dünyanın düzenine aykırı. Eğer o, bu kadar göz önünde olmasına karşın kimse onu eleştirmesin, yaptığı hatalar hoş görüyle karşılansın ve neticede başı hiç ağrımasın istiyorsa, en basit tabirle yanılıyor.

Yazının devamı...

Burak Yılmaz'ın Gösterdikleri

3 Ocak 2019

Şu an Türkiye’de en “istenmeyen“ futbolcu muhtemelen Burak Yılmaz, onu en istemeyen taraftar grubu da Beşiktaşlılardır sanıyorum. Fakat gelin görün ki bu ikili biraraya gelmek üzere.

Bu buluşmanın benim açımdan en sevindirici yönü, şu çok abartılan, yere göğe sığdırılamayan hatta başkalarına yukarıdan bakmamıza neden olan ama aslında sadece gönülden gelen duygulardan ibaret olan taraftarlık kavramının gerçek yüzünü gösterecek olması.

Eğri otutup doğru konuşanlara, başka bir deyişle, "Burak’a o kadar laf etmemizin en önemli nedeni onun ahlaksız olması değil başka takımda olmasıydı“ diyen (az sayıdaki) Beşiktaşlılara hiç sözüm yok. Onların bugün yine takımdaşlık adına Burak’a sahip çıkıp onu desteklemeleri de bir çelişki değil. Fakat “biz Burak’a başka takımda olduğu için değil, yanlış işler yaptığı için bir araba laf ettik“ diyenler, ilkeli bir duruş adına bugün ya onun kendi takımlarına gelmemesi için sokaklara dökülmeli ya da maçlarda onu ıslıklamalı. Aksi takdirde, Fenerbahçelisi, Galatasaraylısı “e ne oldu?“ dediği zaman bu soruya verilecek bir yanıt bulunamaz.

Zamanında Robin Fan Persi dil çıkardığında Fikret Orman “Beşiktaş’ta olsa yapamazdı bizim geleneklerimiz var vs.“ demiş, buram buram popülizm kokan bu söze o zaman itiraz edenler Beşiktaş düşmanlığı ile suçlanmıştı. Ondan sonra Beşiktaş’a Pepe’ler de geldi gitti ama herhalde hiç birisi Burak Yılmaz kadar vurucu olmadı.

Bu işlerin böyle sarpa sarmasının nedeni tamamen duygusal ve soyut olan taraftarlık kavramının içini, etik, ahlak, ilke gibi somut kavramlarla doldurmaya çalışmamız. İyi güzel de, bu evrensel kavramları bu uğurda kullandığımız zaman zaten onların içini boşaltıyoruz; içi boş olan bir şey, bir başkasını nasıl doldurur? Kimse aklını kullanıp bir takımın taraftarı olmuyor ki bu işin mantıklı bir açıklaması olsun. Yapılan şey, önce ortaya taraftarlığı koyup sonra onun sağını solunu genel geçer güzelliklerle süslemeye çalışıp bir nevi kendimizi kandırmak. Pek tabi bu süslemeler zorlama olduğu için hem eğreti duruyor hem de bugün olduğu gibi gün gelip patlıyor.

Gerçekler kıyaslanabilir, hatta düşünceler de ama duygular kıyaslanamaz. Taraftarlığın da %99‘9’u duygu olduğu için hiçbir taraftarık diğerinden ne daha önemlidir ne de daha önemsiz. Bunun aksini iddia edenler yönetimlerinin beklenmedik bir hamlesiyle kontrpiyede kalıp mavi ekran vermeye mahkûmdur.

Bu arada, yazının sadece Beşiktaş ve Burak Yılmaz’dan bahsetmesinden, umarım konunun sadece Beşiktaş ile ilgili olduğu anlamı çıkarılmaz. Zira o zaman ben boşuna yazmışım, siz de boşuna okumuşsunuz demektir.

Yeni yılınız kutlu olsun!

Yazının devamı...

Ali Koç'un Hayali

11 Aralık 2018

Her şey Mert Nobre’nin “yetersiz” denilerek takımdan göndrilmesiyle başladı ve o günden itibaren futbolcusundan teknik direktörüne kadar, Fenerbahçe’den aynı düşünceyle gönderilen kimsenin yerine daha iyisi getirelemedi.

Bu değişiklikler hiçbir zaman kötü niyetle yapılmadı belki ama sonuç hep pişmanlık oldu ve her hamle o meşhur sözü doğruladı: gelen gideni aratır.

Ali Koç’un hayali tam olarak neydi? Fenerbahçe başkanı olmak mı yoksa başarılı bir Fenerbahçe başkanı olmak mı? Eğer birincisiyse bu hayal çoktan gerçekleşti, tebrikler! Fakat ikincisiyse, ki öyle olmalı, bugün kendisi o hayale geçen sene olduğundan daha da uzak.

Fenerbahçe’nin bugünkü durumunda faturanın patrona kesilmesi şaşırtıcı değil fakat şunu da atlamamak lazım ki Fenerbahçe gibi bir takımı idari olarak ne kadar kötü yönetirseniz yönetin altı ayda bu duruma getiremezsiniz. Hani bazen denir ya “Fatih Terim Fenerbahçe başkanı olsa bu kadarını yapamaz” diye, o hesap. Aynı duruma teknik heyet veya maaşları ligte altında bulundukları takımlardaki meslektaşlarının kat be kat üzerinde olan futbolcular da tek başına sebep olamaz. O halde olan biteni ya bir beddua veya kara büyü gibi fizik ötesi kavramlarla açıklamaya çalışacaksınız ki o olasılığı görmezden geliyorum, ya da ortada tepeden tırnağa bir sorun olduğunu kabul edip bir şeyleri değiştirmeye çalışacak.

Değişiklik deyince akla evvela Demoklas’ın Kılıcı olan Ersun Yanal geliyor. Nasıl ki Galatasaray’da işler biraz kötüleştiğinde mevcut teknik direktör ensesinde Fatih Terim’in nefesini hisseder, Fenerbahçe’de çok kısa bir süre görev yapmasına karşın hem oynattığı olumlu futbol hem de erken şampiyonluk nedeniyle Yanal da Fenerbahçe için can simidi konumunda. Bugün onun gelmesine itiraz edecek kimse yoktur sanıyorum ama Fenerbahçe camiasının tüm bu hayalkırıklıklarından çıkardığı tek bir ders varsa o da artık kimseyi “Mesih” gibi düşünmemek olmalı.

Ligin on beşinci haftasında, geride kalan hafta sayısından daha az puan toplamış ve yine hafta sayısından daha yüksek bir sıralamada olmak Fenerbahçe gibi takımlar için kabulü ve sindirimi kolay durumlar değil. Fakat tedavinin ilk aşaması hastalığı kabul etmek olduğundan bugün Fenerbahçe yönetiminin uyuşukluğa kaçmayan bir soğukkanlılık, deliliğe varmayan bir cesaret ve kibre uzanmayan bir kararlılıkla geminin bir kaptanı olduğunu önce kendi camiasına sonra da tüm Türkiye’ye göstermesi gerekiyor.

Hayal kurmak güzel ve evet tüm başarıların ilk adımı bir hayaldir ama işin görece zor ve önemli kısmı o hayalin gerçekleşmesini sağlamaktır. Ali Koç’un göreve geldiğinde çevirdiği kum saatinde çok kısa zamanda haddinden fazla kum aşağıya indi ve kalan kısıtlı süre onun hayallerinin akıbetini gösterecek; gerçekleşmek veya suya düşmek.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

İyi ki Dış Mihraklar Var

26 Kasım 2018

İyi ki dış mihraklar var, iyi ki üzerimize oyunlar oynanıyor ve iyi ki biz bunların farkındayız. Yoksa en zor durumda nasıl hedef şaşırtacak, kendimizi bir anda temize nasıl çıkaracaktık?

Galatasaray camiasının, yönetim ve taraftar ayaklı kampanyasından bahsediyorum. TFF’nin Galatasaray’a yaptığı “bilinçli” haksızlıklara sarı kırmızılı yönetim TFF’yi istifaya çağırarak, taraftarlar da dekoderleri iptal ederek tepki gösteriyor; ne de olsa TFF, Galatasaray’ı ince ince hatta kalın kalın doğramayı kafasına koymuş bir kere!

İnsanoğlunun kendini her durumda iyi hissetme çabası belli ki bizim millette bu şekilde bir reaksiyon gelişimine vesile olmuş. Elin adamı aynı durumda daha da hırslanıp, daha çok çalışmaya sevk olur veya hukuki yollara başvurur veya ne bileyim en azından tepkisini biraz daha rasyonel yollardan göstermeye çalışırken biz bir anda gemileri ateşe verip “biz bu oyunu bozarız arkadaş” psikolojisine girmekten kendimizi alamıyoruz.

Bugün bu durum Galatasaray için geçerli olsa da, geçmişteki örneklerle sabit olmak üzere istisnasız her takım için söz konusu; sadece zaman farklarıyla.

Benim yetişebildiğim ilk maçların birinde bir Bulgar hakem vardı. Milli maçta Rıdvan rakip ceza sahasında yerde kalıp penaltı beklerken, penaltı vermediği gibi ona sarı kart göstermiş ve sadece Rıdvan’ı değil tüm Türkiye’yi şoke etmişti o hakem. Fakat o zaman belki de bu işin toplumun DNA’sını bu denli değiştireceğini kimse düşünmedi. Öyle ya, işitilen kelimelerden dahi etkilendiği söylenen DNA’nın böylesine büyük bir haksızlık karşısında aynı kalması mümkün olabilir mi?

İnanın o pozisyonun gerçekten penaltı olup olmadığını hatırlamıyorum, ki zaten bunun önemi de yok. Tek önemli olan o maçın ertesinde tüm gazetelerde hakkımızın nasıl yendiğine ve tüm dünyanın bize karşı olduğunu bir kez daha gördüğümüze dair başlıklar atılmış olması. Sanırım o gün bu gündür bu kitleleri rahatlatan ve onların üzüntülerini hafifleten acil durum düğmesi herkes tarafından gerekli gereksiz kullanılıyor; en zor anda suç ve sorumluluk tıpkı bir ayna gibi başka taraflara yansıtılıyor.

Yalnız burada atlanmaması gereken ince bir nokta var. Bu düğmeye durduk yere basılmıyor. Bir başka ifadeyle haksızlığa uğradığını iddia edenler çoğu zaman gerçekten bir haksızlıkla karşı karşıya kalmış olabiliyor. Fakat mesele o değil. Mesele, tepkinin o denli büyük olup işin kendimize ait kısımlarının da üzerini örtmesi, sorumluluğun tamamen karşı tarafa yıkılması ve bize en ufak bir düzeltilecek taraf bırakmaması ve şu tele marketlerde satılan sihirli spreyler gibi bizi bir anda sütten çıkmış ak kaşığa dönüştürmesi.

Benim için bu işlerin en şaşırtıcı tarafı 21. yüzyılın yirminci yılına girerken bizim ülkemizdeki bu başarıyı kucaklama, başarısızlığa da kendimiz dışındaki mazeretlerin altına saklama anlayışının hâlâ prim yapıyor olması. Bunda Bulgar hakem kadar çocukken dizimizi koltuğa çarptığımızda, bize daha dikkatli olmayı öğütlemek yerine koltuğu döven anne babamızın da suçu olsa gerek.

Yazının devamı...

Artık Yüzümüz Kızarmıyor

5 Kasım 2018

Daha üç hafta önce -ki yazıyı sağ tarafta görebilirsiniz- Arda Turan konusundan yola çıkarak dile getirmeye çalıştığım yanlışların üzerini örtme, hatta onlarla övünme işi, kimse o yerli olmadıkça bir kar topu gibi büyümeye devam ediyor ve bu kötü zincire her gün yeni bir halka ekleniyor.

Arda Turan ile ilgili yazarken Burak Yılmaz’a da değinmiştim ve bugünün kahramanı da o. Burak’ın dün oyundan alınırken yaptığı hareketleri ve sarf ettiği sözleri kendi başına değerlendirirsek yanlış yaparız. Bunları onun otobüs şoförü ile tartışması, gece yarısı kaza yapıp aniden kayıplara karışması ve diğer maceraları ile birlikte değerlendirmek gerek. Hatta bu işleri Arda Turan’ın yaptıklarıyla, Hasan Şaş’la, Volkan Babacan’la, Volkan Demirel’le, Emre Belözoğlu’yla ve diğer tüm yanlış yapanlarla birlikte düşünmek gerek zira özünde hepsi aynı.

Şunu görmek bu kadar zor mu ki yanlışları bizim yanlışlarımız ve onların yanlışları diye ayırıp, bizimkileri sineye çekerken onlarınkiler için mangalda kül bırakmamanın kimseye bir faydası olmadığı gibi bu tavır yeni yanlışlara da davetiye çıkarıyor.

Bu yaklaşımla verilmeyen bir penaltı için kendimizden geçerken bizden birinin sahada yaptığı yüz kızartıcı hareketler için ağzımızı açmıyoruz. Hatta bırakın ağız açmayı, neredeyse onlarla gurur duyuyoruz. Ne yaparsak yapalım, Instagram yetişiyor imdadımıza. Uzun bir mesajla “yaptım ama bir sorun niye yaptım” veya marifetmiş gibi “yine olsa yine yaparım” malinde sözler söyleyerek başta kendimiz olmak üzere herkesi kandırmaya çalışıyoruz. Artık yüzümüz kızarmıyor vesselam! Nasıl oldu bilmiyorum ama utanma duygumuzu yitirdik. Bu ortamda birisi çıkıp da “yapmayın arkadaşlar” deyince bu kez onu ayıplıyoruz.

Daha geçen haftaydı sanırım Ünal Karaman basın toplantısında yumruğunu masaya vura vura şu meşhur “bizi bitiremezsiniz” frekansından sözler söylüyordu. Dün Burak’ın benim yazmaya utandığım sözlerinden sonraki açıklaması ise “duygusal bir açıklama yapmayalım, düşünüp karar verelim” oldu. E geçen hafta neredeydi o “sağ duyu”? İşte sorunun en büyük nedeni: ne samimiyiz ne de tutarlı.

Derbide yaşananlar da ha keza. Maçtan önce, taraftarlık çizgisinin çok üstünde olması gereken bir acı olay yaşanmış, gencecik bir insan hayatını kaybetmiş fakat bu dahi ne tribünlerin aklını başına getirmiş, ne futbolcuların ne de teknik adamların. Maçtan sonra futbolcuların kavgası mı dersiniz, Fatih Terim’in maç sonrasındaki fiyasko açıklamaları mı?

Bu ortamın bir kazananı olması mümkün değil. Çünkü herkesin adalet kisvesi altında adaletsizlikten kendi lehlerine pay almaya çalıştığı bir ortamda yanlışlar asla engellenemez sadece sahibini değiştirir. Bugün sizin yaptığınız ve sonra onunla gurur duyduğunuz yanlış, yarın onlar tarafından yapılır ve yarın da onlar gurur duyar. Bu kez de siz veryansın edersiniz sanki zamanında olan biteni görmezden gelen siz değilmişsiniz gibi. Sonuçta kim tarafından yapılırsa yapılsın yanlışa yanlış deyip onun bir daha yaşanmaması için gereken yapılmazsa hiçbir şey değişmez; rollerden başka.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Ali Koç Bir Şey Deniyor

2 Kasım 2018

Ali Koç ve Fenerbahçe birlikteliği, beklenti ve sonuç kıyaslaması yapıldığında sadece futbol değil, hayatın tüm alanlarındaki en büyük hayal kırıklıklarından biri olabilir. Dağın değil fare, yabanarısı yarasası doğurması söz konusu. Durum o denli akılalmaz ki, işler ne kadar kötü gidebilecekse ondan da daha kötü gidiyor.

Koç’un göreve geldiği gün Fenerbahçe’ye sihirli bir değneğin dokunacağını düşünen romantikler dışında kimse ondan akşamdan sabaha bir başarı beklemiyordu ama bugün gelinen noktayı tahmin edebilen kimse olduğunu da hiç sanmıyorum.

Bu sözler bir eleştri gibi anlaşılabilir fakat amacım eleştirden ziyade bir durum tespiti yapmak. O kadar uzun bir süre sonra başkanını değiştiren bir kulübun sendelemesi kabul edilebilir fakat bugün Fenerbahçe neredeyse ayakta kalma savaşı veriyor.

Ali Koç’un şanssızlığı, ki bu aynı oranda bir tecrübesizlik, kendisi ile birlikte teknik direktörün, neredeyse futbolcuların tamamının ve hatta Samandıra personelinin de yenilenmesi oldu. Yenilenme gerekliydi ama takımdaki herkes ve her şey yeni olunca, tabiri caizse zor zamanlarda tutunacak bir dal kalmadı. Kötü gidişatta ne futbolcular teknik direktöre sığınabildi, ne de teknik direktör yönetime.

Bugün Fenerbahçe’nin içine düştüğü girdabı sadece kötü teknik direktör, sadece kadro yetersizliği veya sadece yönetim tecrübesizliğiyle açıklamak münkün değil. Sorunda tüm aktörlerin payı olduğu gibi bu aktörler çarpan etkisiyle durumun vahametini daha da artırdı ve artırıyor.

Batı felsefesi olaylar karşısında harekete geçmemeyi bir eksiklik olarak görür. Japon veya Çin’de ise hiçbir şey yapmadan işlerin nereye varacağını izlemek evladır. Fenerbahçe yönetimi önce Uzak Doğulu gibi davrandı ama sonunda bir batılı yaklaşımıyla, kısa vadede yapılabilecek en kolay ve mantıklı hamle olan, “teknik direktörün biletini kes” düğmesine basmayı uygun buldu. Olayların bundan sonra nasıl olacağını zaman gösterecek ama sanıyorum artık kimse “daha kötüsü olamaz” demiyor zira bu söz ilk defa söylendikten sonra işler üç beş kat geriye gitti.

Yıllardır bu işin içinde olan, iyi bir taraftarı olduğu kulübün başkanı olma şansını yakalayan, bunu tarihi bir şekilde ve büyük umutlarla başaran, taraftar tarafından da çok sevilen Koç, bu göreve soyunurken veya kendi tabiriyle taşın altına elini koyarken bugünkü manzarayı aklının ucundan dahi geçirmemişti. Fakat bu taş çok ağır bir taş, adeta osmiyum. Fakat Ali Koç bir şey deniyor. Bugüne kadar alışılagelmişin dışına çıkmak, sadece başarılı değil, doğru yoldan giderek başarılı olmak istiyor. Bu şekilde belki kendi işini kendisi zorlaştırıyor ama bu çok güzel bir zorlaştırma. Başarıya giden her yolu mübah kabul etmek değil sürekli doğrunun peşinde olmak… Anlayış bu olduğu sürece orada kaybetmek yoktur, sadece gecikme vardır. Ali Koç’u bu anlamda Yürgen Klopp’a benzetiyorum. Bu adamların başarılı olması diğerlerine göre daha zordur ama işler bir kez de rayına oturdu mu o başarının keyfi çok daha fazla olur. Fenerbahçe’nin toparlanmak için bir çıkış maçına ihtiyacı var; tıpkı Ocak 2011’deki Antalyaspor maçı gibi. Umarım o zamana kadar ne taraftarın sabrı tükenir ne de Ali Koç’un.

Yazının devamı...