Erol Bulut'un Bahanesi Yok

4 Ekim 2020

Fenerbahçe bu sene çok farklı...

Karagümrük maçına başlayan on bir oyuncunun sekizi geçen sene yoktu, maç içerisinde bu sayı dokuza çıktı. Her değişikliğin olumlu sonuçlanması şart değildir ama itiraf etmek gerekir ki Fenerbahçe’nin bu seneki kadrosu geçtiğimiz iki yıldan çok daha iyi ve artık sarı lacivertlilerin kadro kalitesi gibi bir şikâyeti söz konusu değil.

Artık mesele eldeki oyunculardan en iyi ilk on biri ve maçların gidişatına, rakibe, sahaya ve benzeri değişkenlere göre değişiklik stratejilerini belirlemek. Kısacası top şimdi Erol Hoca’nım ayağında. Alanyaspor’un olanakları dahilinde kendini göstermeyi başaran Erol Bulut şimdi çok daha geniş olanaklara sahip.

Dünkü maça başlayan oyunculara ilaveten başta Perotti olmak üzere Sisse, Rodrigez, Mert Hakan, Novak, Ferdi, Sinan, Nazım gibi birçok önemli isim var Fenerbahçe kadrosunda. İsimleri yazarken geçen senenin değişmez isimleri olan Dirar, Zanka, Deniz, Ceilson gibi isimlere sıra dahi gelmiyor ve Bakasetas da Erol Bulut ile tekrar çalışmaya çok yakın.

Sözün özü Fenerbahçe Ozan’ı sağ bek, Ceilson’u stoper oynatmak zorunda kalma noktasından rahatlıkla başa güreşebilecek iki on bir oluşturacak kadar alternatifli bir kadroya sahip olma refahına kavuştu. Özellikle santrafor pozisyonunda Erol Hoca’nın nasıl bir karar vereceğini merakla bekliyorum zira Samatta da Sisse de o bölgenin hakkını verecektir. Fakat ilk planda kulağa hoş gelen bu çeşitliliğin uzun vadede kafa karışıklığına dönüşmemesi için kadroda düşünülmeyecek isimlerin de bir an önce belirlenmesi gerekiyor.

Genç teknik adamın çalışkanlığını, işini çok sevmesini ve disiplinini düşündüğümde kısa henüz kısa olmasına karşın başarılı olarak nitelendirilen teknik adamlık kariyerini Fenerbahçe'de taçlandıracağına inananlardanım.

Altay

Geçen sezon yediği hatalı gollerden sonra “neden Harun değil de Altay” sorusu aklıma çok gelmişti. Fakat her geçen gün bu soruma yanıt niteliğinde oluyor ve Altay, sadece önünde daha iyi bir savunmanın (takım halinde) olmasından değil özgüveninin de yükselmesinden çok daha iyi performanslar sergiliyor. Genç kaleci özellikle geçen sezonlardaki hatalarının üzerine gidip onları en düşük seviyeye indirmeyi başarırsa, Fenerbahçe’nin Engin İpekoğlu’dan başlayıp Rüştü ve Volkan ile devam eden iyi/yerli kaleciler geleneğini sürdürebilir.

Yazının devamı...

Bana Stoperini Söyle

13 Temmuz 2020

Fenerbahçe bu sezon hiçbir mevkide sorun yaşamadı, stoper pozisyonunda yaşadığı kadar. Geçen sezon büyük bir umutla alınan ve açıkçası çok da kötü olmayan Sadık’a ne olduğunu bilmiyorum; kadroda bu pozisyona uygun adam sayısı çok azken Skertel’ın gitmesine neden izin verildiğini de. Fakat şurası kesin ki elde sadece Serdar ve Falet kaldı ve onların kâh sakat kâh cezalı oldukları haftalarda, ki bunlar sıklıkla yaşandı, stoper bölgesine sürekli orta sahadan oyuncu devşirildi.

Bu devşirme oyuncuların en meşhuru açık ara Jailson. Kendi bölgesinde hiç de fena bir oyuncu olmayan Brezilyalı stoper oynadığı maçlarda yaptığı hatalarla tabiri caizse hem kendini hem takımını bitirdi. Aynı şekilde zaman zaman o bölgede oynayan Gustavo veya bu hafta olduğu gibi Ozan, bırakın durumu idare etmeyi yaptıkları bireysel hatalarla birçok puan kaybının baş sorumlusu oldular. Tek tek bakmadım ama bu sene Fenerbahçe’nin yediği 43 golün en az 20’sinin bire bir devşirme stoper hatasından olduğuna eminim.

Teknik direktörlerin kafasında “futbolcu her mevkide oynar” gibi bir kabulün olması yeterince garipken bu düşüncenin Fenerbahçe için bu sezon kadro yapma şansına nail olan üç teknik adamın tarafından da benimsenmesi akıllara zarar bir durum. Ve bu yanlışların sarı lacivertlilere faturası çok ağır oldu. Devşirme stoperlerin hataları nedeniyle Fenerbahçe çok kolay gol yiyen bir takıma dönüştü, hiçbir zaman kazanan bir takım hüviyetine bürünemedi ve sadece bu hafta değil defalarca eline geçen üst sıralara tırmanma şansını kullanamadı. Bu olumsuz görüntü takımı o kadar sardı ki bugün Fenerbahçe taraftarının gelecek sezon takımda kalmasını isteyeceği oyuncu neredeyse yok.

Fenerbahçe taraftarı zamanında Mehmet Topal ile serzenişte bulunurken, ki o da bazı maçlarda en geride oynayıp önemli hatalar yapıyordu, bu sezon bu yanlış takımın “normali” oldu. Halbuki iyi bir stoper ikilisi şampiyonluk kapısını açan en önemli anahtarlardan biri; tıpkı Uçe ve Högh, Edu ve Lugano veya Kayer ve Skertel gibi, ve bu anahtarın bu sezon suya düşmüş olması Fenerbahçe’nin büyük umutla girdiği sezonda elini kolunu bağlayan en büyük unsur oldu.

Can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Fenerbahçe Sınıfta Kaldı

24 Şubat 2020

Pankart

Dün gece her şey baştan aşağı yanlıştı Fenerbahçe için ve bu yanlışlıklar maçtan önce Fenerbahçe tribünlerinde açılan, kötülük dolu “seni de seni seveni de sevmiyoruz” pankartı ile başladı. Özellikle takımlar sahaya Hanau’daki terör saldırısını kınayan, son derece anlamlı bir mesajla çıkmışken bu hassasiyetle taban tabana zıt bir ifade içeren bu pankart ev sahibi takıma hiç yakışmadı ve Fenerbahçe tribünleri daha maç başlamadan sınıfta kaldı.

Kulüp yönetiminin bu pankarttan haberi olmadığını düşünmek naiflik olur. Bu nedenle söz konusu pankart, Ali Koç’un her fırsatta dile getirdiği centilmenlik vurgularını ve iyiliği, iyi insan olmayı öven sözlerini taca çıkardı; onu da sınıfta bıraktı.

Nefret ve ayrışma bugün belki de insanlığın en büyük sorunu ve hiçbir futbol müsabakası veya çekişmesi bu kötü duygulara çanak tutmamalı bilakis onların ortadan kalkmasına vesile olmalı. Centilmenlik ifadelerinin kulüp yöneticilerinin dillerine pelesenk olmaktan çok uygulanmaya ihtiyacı var.

Ersun Yanal

Ersun Hoca ile Fenerbahçe’nin yollarını ikinci kez birleştiren ana neden, Fenerbahçelilerin, Aykut Kocaman’ın savunmacı ve sıkıcı oyunundan haz etmemeleri ile birlikte Yanal’ın 13/14 sezonunda onların damaklarında bıraktığı tattı. Fakat aynı Yanal dünkü derbiye başladığı savunmacı on bir ile adeta kendini inkâr etti. Üstüne üstlük, Trabzonspor maçında, Alanyaspor maçında ve nihayet Ankaragücü maçında Fenerbahçe’nin gol yemesiyle sonuçlanan çok ciddi ve bireysel hata yapan stoper Jailson ile ona benzer bir grafik çizen Altay’da ısrar etmesi, herkese “Ersun Hoca sürekli aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyor” dedirtti ki akıllı insanlar bunu yapmaz. Maça yanlış bir on bir ile başladıktan sonra, kendisine göre dersine çok daha iyi çalışmış Fatih Terim’in Fenerbahçe savunmasının arkasına atılan toplarla etkili olma planına karşı eli kolu bağlı oturması da Ersun Yanal’ın mevcut kredisini taraftarın gözünde yerle bir etti. Aslına bakılırsa Fatih Terim’in, son haftaların formda ismi Adem’i yedek soyundurması tartışmaya açık, Lemina’nın cezalı olması Fenerbahçe için bir avantaj, rakibin çok daha istekli ve iyi göründüğü ilk otuz dakikayı önde tamamlamak ise Fenerbahçe için büyük bir şanstı. Fakat dün Ersun Hoca’nın aklı o denli karışıktı ki bunların hiçbirinden yararlanamadı, yenilginin mimarı oldu ve o da sınıfta kaldı.

20 Yıl

Dünkü yenilginin Fenerbahçe için belki de tek olumlu tarafı, artık son yıllarda Galatasaray’dan ziyade kendileri için stres kaynağı olmaya başlayan ve bana kalırsa çok da bir anlam ifade etmeyen yenilmezlik serisinin sona ermesi oldu. Bu serinin pek bir anlamı yoktu zira kaybetmemek kulağa hoş gelse de bu oyunda mühim olan sahadan istediğini alarak ayrılmak ve son yıllarda birçok kez şahit olduk ki Galatasaray kazanamamasına rağmen Kadıköy’den istediğini alarak dönen taraf oldu. Ve eğer illa bir istatistik peşindeysek olaya şu açıdan da bakmak mümkün: tam üç sezondur Fenerbahçe Galatasaray’ı Kadıköy’de yenemiyor.

Yazının devamı...

O Zaman Nerelerdeydiniz?

12 Şubat 2020

Kısır futbol tartışmalarının en önemli anahtarlarından biridir “e geçmişte aynısı size/bize yapıldı, o zaman nerelerdeydiniz? O zaman yoktunuz şimdi de konuşmayın” yaklaşımı. Bu anahtar öylesine güçlüdür ki her durumda, her kapıyı açar. Çünkü içinde bulunulan kısır döngü herkesin zamanı geldiğinde benzer olaylarla muhatap olmasını gerektirir ve kuvvetle muhtemel aynı durum geçmişte onların başına da gelmiştir. Bu mucizevi cümle ile karşınızdaki yüzde yüz haklı da olsa lafı onun ağzına tıkayıp onu dize getirebilirsiniz! Birisi herhangi bir şeyden şikâyetçi mi oldu? Yapıştırın “bilmem ne zaman, bilmem ne olduğunda neredeydin” lafını ve hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam edin.

Gelin görün ki “mantıklı” görünen ama aslında son derece mantıksız olan bu yaklaşım, insanın kendini kandırması ve tatmin etmesinden başka bir işe yaramaz; üstüne üstlük son derece sağlıksızdır. Çünkü…

Bahsettiğim durumu somutlaştırmaya çalışayım. Geçen hafta hakem hatalarından Fenerbahçe’nin canı yandı ve taraftarından başkanına kadar herkes, kendi olanakları dahilinde bu işe tepki gösterdi. Çoğu başka takım taraftarlarının bu işe yaklaşımı ise “aynısı geçmişte bize de oldu kardeşim, o zaman nerelerdeydiniz? Oyna devam. Sizin hiç konuşmaya hakkınız yok. O zaman sustunuz şimdi de susun” ve benzeri şeklinde oldu ve o “aynısı”nı bulmak için senelerce gerilere dahi gidildi.

Burada hassas bir nokta var; daha doğrusu yanlış anlaşılan bir kavram: tutarlılık. Tutarlılık, her koşulda tutarlı olma durumudur ama herkesin her duruma tepkisi bire bir aynı olmalı demek değildir. Nasıl ki bir insanın bir yakınının başına kötü bir şey geldiğinde bu duruma olan tepkisi, tanımadığı birinin başına aynı kötü olay geldiğinde gösterdiği tepkiden seviye olarak farklı oluyorsa, taraftarların da olaylara tepkisinin seviyesi başta gönül verdikleri takım olmak üzere, içinde bulundukları duruma, zamana veya ruh hallerine göre değişir; bu normaldir. Aynı adamdan her durumda, hele hele her takıma karşı aynı tepkiyi vermesini bekleyemezsiniz. Dolayısıyla “e o zaman nerelerdeydiniz” diye sormak -ki bu bir soru olmaktan çok “ben sizin durumunuzla ilgilenmiyorum, hatta bu duruma düşmenizden memnuniyet duyuyorum” demektir- abesle iştigaldir ve bunun tutarlılıkla hiç ilgisi yoktur.

Peki, tutarlılık ne gerektirir?

Tutarlılık, şu anda şikâyet edilen zor duruma başkaları düştüğünde onların durumlarını inkâr etmemeyi gerektirir. Kimse kimsenin hakkını kendisininki gibi savunmaz ama tutarlı olanlar en azından “hadi oradan” demekten imtina ederler. Verdiğim örnekten devam etmek gerekirse, bugün Fenerbahçe’nin düştüğü zor duruma, öncesini veya sonrasını karıştırmadan ve lafı eğip bükmeden “evet adamlar hakem hatalarına kurban gitti” demeyi gerektirir tutarlılık ve asıl bunun aksi tutarsızlık olur.

Umarım verdiğim örneğin Fenerbahçe ve hakemler üzerinden olması kafanızı karıştırmamıştır zira benzer veya başka türlü bir haksızlığa istisnasız her takım birçok kez uğradı veya uğrayacak. Velhasıl, kim olursa olsun, düşene tekme atmak değil el vermek gerek zira yarın o düşenin yerinde tekrar siz olacaksınız.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Sergen Attı Şampiyonluk Geldi

29 Ocak 2020

Nice futbolseverin hayalidir, futbolculuk yıllarında efsane olan isimleri teknik adam olarak tekrar takımlarında görmek. Bu hayal öylesine güçlüdür ki, o adamın artık bir futbolcu değil teknik adam olarak takıma geleceği ve futbolculukla teknik adamlığın birbirlerinden çok farklı işler olduğu gibi gerçeklerin kolaylıkla gözlerden kaçmasına neden olur. Zamanında Rıdvan gibi, Haci gibi hatta Aykut gibi nicelerini öğüten bu değirmen şimdi de gözünü Sergen’e dikmiş görünüyor.

Sergen, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en yetenekli oyuncusu olabilir ama bu onun aynı oranda iyi bir teknik adam olacağı anlamına gelmiyor. Hatta bana kalırsa yetenekli bir futbolcu olmak, iyi bir teknik direktör olma yolundaki en büyük engel. Bunun nedenlerini çok önceleri burada tartışmıştım: http://www.milliyet.com.tr/skorer/a-can-nizamoglu/bir-futbol-teorisi-yildiz-futbolcular-kotu-teknik-direktor-olur-1304150 Bu nedenledir ki Sergen be Beşiktaş birlikteliğinden hiç umutlu değilim.

Bu işin teorinin ötesinde pratik açıdan da pek umut vadeden bir yanı yok. Aşağıdaki tabloda Yalçın’ın A takım teknik direktörü olarak görev aldığı takımlar ve görevde kalma süreleri yer alıyor; ortalama süre 112 gün veya 3,7 ay!

Ve şimdi o Sergen’den uzun süreli ve başarılı bir performans bekliyoruz; hem de Beşiktaş gibi çok zor bir camiada.

Beşiktaş yönetimi eğer Sergen Yalçın’ı takımın başına, sırf olası (oldukça) bir başarısızlık halinde “e Sergen’i getirdik, daha ne yapalım” demek için getirdiyse bu ciddi bir skandaldır. Bundan daha ciddi bir skandal ise Sergen’i, ona inanarak takımın başına getirmiş olmak olur. Zira Abdullah Avcı gibi bir “taktikçi” teknik adamdan sonra ve aynı sezon içinde, onun yüz seksen derece tersi olan Sergen gibi “duygusal” bir teknik adama görev vermek, yönetimin teknik direktör seçimi konusunda herhangi bir politikasının olmadığını gösterir.

Bir de işin maddi boyutu var. Son açıklanan mali tablolara göre Beşiktaş’ın finansal durumu çok kötünün de ötesinde ve ortada çok tartışılan harcama limiti konusu var. Bu koşullar altında Beşiktaş’ın bir taraftan Abdullah Avcı’ya tazminat ödeyip bir yandan da Sergen’e maaş vermesi, kulübün finansal yapısını daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir; tabi diğer kulüplerin yaptığı gibi maaş ve tazminatlar kulübün kuruluş yılı olarak belirlenmezse…

Velhasıl, Sergen’in futbolculuk kariyerini ne kadar başarılı buluyor, o kariyere ne kadar saygı duyuyorsam teknik adam olarak ona o derece şüpheli yaklaşıyorum. Sanırım yazının bu son kısmında “umarım yanılırım” demem lazım ama ben o ifadeyi hiç dürüst bulmuyorum; umarım yanılmam.

Yazının devamı...

Harcama Limitleri

15 Ocak 2020

Hani zamanında Lineker “futbol on bire on bir oynanan bir oyundur” demiş ya, bizde durum tam olarak öyle değil. Bizim için futbol “milyonlara milyonlar oynanan ve sahada ne olduğundan çok saha dışındaki sonu gelmez ve herkesin kendini kesinlikle haklı ilan ettiği tartışmaların önemli olduğu bir oyundur” demek daha doğru olur.

İşte bu tartışmaların son ama sonuncu olmayan perdesi, TFF’nin belirlediği harcama limitleri konusunda cereyan ediyor.

Bu konunun, kulüpler arasındaki söz düellosundan önce, tam olarak ne olduğunun anlaşılmasında fayda var.

Geçtiğimiz sene TFF, UEFA’nın “finansal fair play” uygulamasına paralel olarak, kulüplerin finansal durumlarını kontrol altına almak için onların harcamalarına bir sınır getirmeye karar vermiş ve Eylül ayında da her kulübün ne kadar harcama limiti olduğuna dair bir liste yayınlamıştı. Bu listede yer alan rakamların hesaplanması oldukça uzun bir mevzuata dayanıyor var ve bu hesaplamanın teknik detayları ile kafa karıştırmak istemem. Bu nedenle özet olarak TFF’nin bu hesaplamaları yaparken, biri gelir – gider farkı, diğeri de net borç/faaliyet gideri oranı olmak üzere iki yöntem kullanıp, limitleri bu iki yöntemin ortalaması şeklinde belirlediğini söylemek yeterli olacaktır. Bir de elbette gelir ve giderler hesaplanırken tüm kalemlerin dikkate alınmadığını; örneğin futbolcu maaşları hesaba katılırken ödenen bonservis bedellerinin hesaplama dışında tutulduğunu hatırlatmakta fayda var.

Buraya kadar her şey normal ve anlaşılır. Fakat bu konunun bugün bu kadar tartışılmasına neden olan durum, Fenerbahçe’nin limitinin Galatasaray’ın neredeyse yarısı kadar belirlenmiş olması. Bunun nedeni Fenerbahçe’nin finansal durumunun Galatasaray’dan iki kat kötü olması değil, Galatasaray’ın borçlarını ilk iki sene ana para ödemesi olmayacak şekilde yapılandırmış olması. Zira TFF’nin limit hesaplamasında borçlarını yapılandıran kulüpler “borçsuz” sayılırken, Fenerbahçe gibi borcunu yapılandırmamış kulüpler çok daha düşük bir limite tabi oldu.

Bu durumda Ali Koç’un “bu uygulama, ilerisi düşünülmeden yapılmış, kısa vadeli bir uygulama” serzenişinin haklılık payı var. Fakat bu uygulamanın Eylül’den beri ortada olması nedeniyle itirazın zamanlaması konusunda Koç haksız. Zira mesele buysa ilk günden itibaren bu işin peşi bırakılmamalıydı.

Fenerbahçe’nin bu konudaki ikinci bir eleştirilme noktası da şeffaf olmama konusunda. Bugün çeşitli mecralarda değişik rakamlar söylense de kimse Fenerbahçe’nin limiti aşıp aşmadığını veya aştıysa ne kadar aştığını tam olarak bilmiyor. Yorumlar “başkan bu kadar itiraz ettiyse kesin limit aşılmıştır” akıl yürütmesine dayanıyor.

Bir de Koç’un “bu uygulama Trabzonspor için çıkarılmış” gibi sağlıklı bir temele oturtulamayan bir çıkışı var ki bu konuda kendisini eleştirmemek mümkün değil.

Yazının devamı...

Karaman´dan Kahramana

30 Aralık 2019

Devre arasında teknik direktör değişimlerine alışığız alışık olmasına ama işler hem sahada hem de puan cetvelinde iyi giderken, bir anda teknik direktörle yolların ayrıldığının açıklanması en azılı Ünal Karaman eleştirmenlerine dahi “nasıl ya?” dedirtti.

Karaman’ın bir futbol dâhisi olduğunu ben de düşünmüyorum ama geçen seneden beri Trabzonspor’un her geçen gün biraz daha iyiye gidip bu sene şampiyonluğun en güçlü adaylarından biri olmasında en büyük pay hocanındı.

Ünal Karaman’ın kovulma kokan istifasına, Ağaoğlu’nun deplasmanda kazanılan Konyaspor maçından sonra “tamam da takım top oynamıyor” temalı açıklamanın sebep olduğu söyleniyor. Eğer durum bundan ibaretse burada eleştirilecek çok durum var; mesela kulüp başkanı neden teknik konularda bu kadar derin yorumlar yapıyor? Veya bu nasıl bir top oynayamamadır ki Trabzonspor ligin ilk yarısı son yılların en iyi derecesi ile tamamlıyor? Diğer taraftan, Karaman’ın da sadece bu açıklama üzerine “demek top oynayamıyoruz, o zaman ben de bırakıyorum, bakalım şimdi nasıl top oynayacaklar” şeklindeki yaklaşımı profesyonellikten çok uzak.

Trabzon’un kendine has dinamikleri olduğu malum ama bu “yerel ve duygusal” profil, yabancıların tabiriyle günün sonunda hep Trabzonspor’a zarar veriyor. Bugün de bu durum değişmedi.

Karaman ile yollar ayrılınca, belki başkanın bir B planı vardır diye düşünmüştüm ama bugün yapılan “şu ana kadar kimseyle görüşmedik” açıklaması adeta yüreklere su serpti! Ağaoğlu aynı açıklamada, “yahu Konyaspor maçından sonra ben hocayı eleştirmemiştim, özeleştiri yapmıştım” dedi ama bu bana gerçek olmaktan ziyade gelen tepkileri yumuşatmak için yapılmış bir hamle gibi göründü.

Velhasıl bu ayrılık Trabzonspor penceresinden bakıldığında dostu üzdü, düşmanı ise sevindirdi; tarafsız gözler ise olan bitene bir anlam veremedi. Trabzonspor’un gayet iyi bir kadrosu olduğu için, yeni teknik adam Amerika’yı tekrar keşfetmeye çalışmazsa, takımda bir çöküş yaşanacağını düşünmüyorum. Fakat her hâlükârda yeni teknik adamın gelir gelmez Ünal Karaman seviyesine çıkması da zor. İşin bir diğer boyutu da şu: Ağaoğlu bu hamlesi ile hem bundan sonra alınacak her kötü neticenin sorumluluğunu şimdiden üzerine almış, hem de tıpkı bir zamanlar Ünal Aysal’ın Fatih Terim’e yaptığı gibi, Karaman’ı bir nevi kahramana dönüştürerek onun cebine bir gün takımın başına daha da güçlenmiş olarak dönme biletini koymuş oldu.

Bu yazı vesilesiyle, yeni yılınız kutlu olsun!

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Cenk Şahin

15 Ekim 2019

Söze biraz Zankt Pauli’yi (St. Pauli) tanıtmakla başlamam gerek; takımdan önce semti…

Hamburg’u görmüş olanlar bilir, bu şehrin bir yandan diğer gelişmiş Alman şehirleri gibi organize ve güzel görünümlü bir yüzü, bir yandan da alabildiğine bohem, bir o kadar renkli ve alternatif tarafı vardır ve Zankt Pauli bu alternatif tarafın kendisidir. O semte girdiğinizde en küçük kafeden parklara kadar her şeyin farklı, insanların hem kıyafetleri hem de hal ve hareketleriyle bir başka olduğunu görürsünüz. Bu farklılığın temelinde, bu semtin limana yakın oluşunun ve yüzyıllar boyunca denizcilerin uğrak yeri olmasının çok önemli bir payı var ve başta gece hayatı olmak üzere, yeme içme, eğlence ve hayata bakış olarak sadece Almanya’nın değil belki de tüm Avrupa’nın geri kalanından farklı bir hale bürünmüş olan bu semt mevcut kimliğini bugün de “gururla” sürdürmekte.

Bu semtin bir de dillere destan futbol takımı, bu takımın da son derece ateşli, her maç tribünleri tamamen dolduran, yeni kombine kart almak isteyenleri yıllarca bekleten bir taraftar topluluğu var. Bu spor kulübü, semt ile o kadar özdeşleşmiş ki, maç günü tribünleri semtin sokaklarından ayırmak çok zor. Ve Milentor Stadı’nın açık tribünü, kulübün hayata bakışını özetleyen şu cümleyi barındırır: Nobody is illegal (kimse yasadışı değildir).

Özetle Zankt Pauli, kelimelerin tam anlamıyla bir spor kulübünden fazla; sol görüşlü, her türlü farklılığa açık (eski başkanları açık bir eşcinseldi), ırkçılık karşıtı, cinsiyetçilik karşıtı, faşizm karşıtı ve kült bir kulüp. İşte bu kulüpte uzun yıllardır forma giyen Cenk Şahin, geçen hafta Türkiye’nin Suriye’de yaptığı operasyonu destekleyen ve askerlerine iyi dilekte bulunan Instagram mesajı nedeniyle önce kadro dışı kaldı, sonra da sözleşmesi devam etmesine karşın takımla ilişkisi kesildi. Bunun nedeni olarak da kulübün her türlü savaşa karşı olması, bu mesajın kulüp değerleriyle bağdaşmaması gösterildi. Konu ile ilgili konuştuğum birkaç sıkı taraftar da kulübün hareketinin doğru olduğunu söyledi.

Bir açıdan bakarak değerlerin, kulübün en pahalı transferlerinden birini dahi bir celse de boşayacak kadar önemli görülmesini anlayabilir hatta takdir edebilirsiniz. Fakat bu işin doğrusu olayı biraz daha araştırmak, olan biteni sadece tek taraflı medya araçlarından değil farklı kaynaklardan dinleyerek Türk Ordusu’nun yaptığını daha iyi analiz etmek ve ondan sonra karar vermek olurdu. Kaldı ki değerleriyle övünen Zankt Pauli’nin anayasa sayılabilecek ilkelerinden biri de “insan ilişkilerinde tolerans ve saygı”dır ve hiç şüphe yok ki kulübün Cenk ile ilgili aldığı karar bu ilke ile hiç bağdaşmadı.

Aslında bu konunun Emre Can veya İlkay Gündoğan gibi Almanya’da hatta Alman milli takımında forma giyen oyuncularla da ilgisi var. Bu iki isim de, Cenk Tosun’un Arnavutluk maçı sonrası paylaştığı asker selamlı fotoğrafı Instagram üzerinde beğendikleri için ufak bir soruşturma geçirdi, sonra ikisi de beğenilerini kaldırdı ve muhtemelen geçen sene Mesut Özil’in başına gelenleri düşünerek tarafsızlık açıklamasında bulundu.

Tüm bu yaşananların gösterdiği şu ki hoşgörü ve saygı sadece sözcük olarak kalmamalı. Kötü ve zararlı davranışlar elbette cezayı hak eder ama hiç katılmasak da düşünce ve ifade özgürlüğüne izin vermek durumundayız; sadece Almanya değil tüm dünyada.

can.nizamogu@gmail.com

Yazının devamı...