Burnuma Kötü Kokular Geliyor

3 Eylül 2018

Transferin son gününde kadroya dâhil edilen oyuncularla Fenerbahçe tepeden tırnağa yenilenmiş oldu. Yenilenmek iyidir; özellikle de eskinin sizi rahatsız eden izlerinden kurtulmak istediğinizde. Fakat bu yenilenme Şampiyonlar Ligi elemesi sonrası, ligin üç haftası geride kalmışken ve Ağustos’un son günü yapılırsa bunun adı içinde bulunulan sezondan vazgeçmek olur.

Fenerbahçe’nin sezonun ilk dört haftasından sadece üç puan çıkarmış olmasında son yıllarda kendini gösteren şanssızlığın payı var elbet ama tek neden bu değil. Zira sarı lacivertliler bu maçlarda şanssız olmasa da oynadıkları oyunla ancak beş, altı puan alabilirdi.

Kayserispor maçında Reyes’in mevkisi çok konuşuldu ve gerçekten de onun orta sahada oynaması yanlıştı. Fakat o gün Fenerbahçe’deki asıl sorun, savunmadan da önce, orta alandaki zayıflıktı.Geçen sene Aykut Kocaman’ın aşırı tedbirli oyunları nedeniyle isyan etme noktasına gelen Fenerbahçe taraftarının bu sene de Koku’nun ligi hafife alırcasına dirençsiz futboluna şahit olması kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Fenerbahçe’nin bu sezon en iyi transferleri atanı ve tutanı. Zira Silimani ve Harun kendi mevkilerinde sezonun en iyileri olabilir. Fakat aradaki dokuz futbolcunun nasıl bir performans göstereceği bir tarafa, bu oyuncuların kimler olacağı dahi henüz belli değil. Durum böyle olunca, ilk haftalardaki kayıplar istisnai gibi görünse de Fenerbahçe’nin yolunu bulması muhtemelen zaman alacak ve başka puan kayıplarına neden olacak. Bu nedenle bu seneki gerçekçi hedef ilk dört sıra olmalı ve daha yukarısı için ilerleyen sezonlar beklenmeli.

Ali Koç’a Sahip Çıkılmalı

Fenerbahçe’deki değişim sadece teknik heyet ve futbolcularla sınırlı değil. Artık Fenerbahçe’nin değil hakem odası basmak, kendisini mağlup eden takımı tebrik eden bir başkanı var. Ali Koç’un bu davranışlarını “artistlik” olarak niteleyenleri duymazdan gelin. Zira, öyle bile olsa -ki bence ilgisi yok- sadece futbolumuzun değil ülkemizin bu tür görüntülere çok gereksinimi var. Bu nedenle Ali Koç’un mücadelesi sadece Fenerbahçe değil aynı zamanda Türk futbolu için.

Fenerbahçe’ye Ali Koç penceresinden bakıldığında, sezona düşünülenin ötesinde çok kötü başlanmış olması dahi sineye çekilebiliyor. Zira ortada gerçekten köklü bir değişim var ve hiçbir değişim kolay olmaz. Umarım, ne olura olsun Koç ve arkadaşları sahip oldukları motivasyonu kaybetmez ve taraftar da onların arkasında durmaktan vazgeçmez. Çünkü niyet ve yaklaşım samimi ve olumlu oldukça başarı er geç gelecektir.

c

Yazının devamı...

Fenerbahçe Yine Sil Baştan

28 Ağustos 2018

Ali Koç’un, Aziz Yıldırım‘a en önemli ve en doğru eleştirilerinden biriydi geç gelen transferler. Bu doğrultuda Koç, başkan olduğu takdirde transferleri Avrupa kupası maçlarından önce, Temmuz ayı içinde bitirme sözü vermişti. Buna karşın son bir haftada Fenerbahçe kadrosuna iki futbolcu dâhil oldu, bir diğeri için de mücadele ediyor.

Son üç senedir Fenerbahçe sezona yeni bir teknik adamla ve tabiri caizse sıfırdan başlıyor. İki sezon önce Advokaat takımın başına geçtiğinde onun Fenerbahçe kadrosu ile ilgili bilgisi sıradan bir Fenerbahçe taraftarından daha azdı, bugün de onun vatandaşı Koku aynı durumda. Öyle olmasa Alper Potuk gibi sağ açıktan başka bir mevkide oynaması mümkün olmayan bir oyuncunun santrafor veya sol açıkta oynaması düşünülmez, her maça farklı on birler ile çıkılmazdı. Sadece gelen değil, takımdan ayrılan oyuncuların da olması Fenerbahçe’nin dikiş tutturamamasının nedenleri.

Fenerbahçe’de şu an işler iyi değil ama olduğundan da kötü görünüyor. Ali Koç’un başta değindiğim çelişkisi, Koku’nun henüz kendini gösterememesi ve takımın genel olarak modunun düşük olması Fenerbahçe taraftarını daha üçüncü haftada karamsarlığa itti.

Ali Koç ile ilgili uzun boylu bir eleştiri yapmak için henüz çok erken; ha keza Koku ve Komolli. Fakat yönetimin sahip olduğu büyük krediyi hızla tüketmemesi, teknik heyetin de daha şimdiden eleştiri oklarına hedef olmaması için mevcut olumsuz havayı dağıtmaları şart. Bu üçlünün arkasında, muhtemelen Aykut Kocaman’ı kıskandıran, çok büyük bir taraftar desteği var. Fakat bu destek çok büyük olsa da limitsiz değil. Bu nedenle Koç’un da, Koku’nun da çok doğru kararlarla çok yerinde adım atmaları şart. Aksi takdirde dağ fare doğurur.

Yazının devamı...

Fenerbahçe'nin Borcu

30 Temmuz 2018

Bazı şirketlerde hiç tatile çıkmayan muhasebe müdürleri vardır. Eğer patronsanız ve sizin de böyle bir çalışanınız varsa, bu duruma sevinmek yerine onu tatile gönderin. Zira bu kişilerin uzun süreli izin kullanmamalarının nedeni tatili sevmemelerinden ziyade şirkette döndürdükleri dolaplar olabilir ve onlar bir sebeple görevlerinden ayrıldıklarında ortaya şeytanlara giydirilmiş ters pabuçlar çıkabilir.

Teşbihte hata olmaz, Aziz Yıldırım’ın yirmi yıllık iktidarının ardından Fenerbahçe’de yaşananalar da biraz buna benziyor. Evet, kastım Ali Koç’un hafta içinde açıkladığı 621 milyon avroluk borç rakamı. Bu rakam, eski başkan Yıldırım’ın son açıklamasına göre 400 milyon avro olan borcun bir buçuk katından fazla. Bu arada Yıldırım o borç rakamını „Fenerbahçe’nin borcu 350 – 400 milyon lira (350 mi, 400 mü?) bizim gelirlerimizi de düşünürsek borç aslında sıfır“ şeklinde, yanan yüreklere su serperek açıklamıştı! Tıpkı „yalandan da olsa ne güzel güldün o akşam bana“ şarkısında olduğu gibi yalandan da olsa hoşlandığımız şeyleri görmek veya işitmek hoşumuza gidiyor. Fakat bir de en iyi Fenerbahçelilerin bildiği gibi gerçeklerin elbet bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu var.

Ali Koç’un açıklamalarından sonra, Aziz Yıldırım’ın „abartıyor” şeklinde özetlenecek açıklamaları oldu ve bunun üzerinde sosyal medyada değişik muhasebe uzmanları çıktı; neymiş efendim temlikler borç gösterilir miymiş? Evet, temliklere %100 borç demek kolay değil fakat muhasebenin ihtiyatlılık prensibi gereği onları da borç gibi değerlendirmek gerek. Zaten yıllardır kulüplerin (sadece Fenerbahçe değil) finansal durumun düzelemediği gibi daha da kötüleşmesinde bu gelir ve gider rakamlarının düzgün tespit edilememesinin payı büyük.

Temlik denilen hadise kısaca şu: borcunuza istinaden ileride elde edeceğiniz geliri kullanıyorsunuz. Mesela siz bir terzisiniz ve mahalle bakkalına 100 lira borcunuz var. Bakkala diyorsunuz ki ben kasaba bir palto diktim ondan 100 lira alacağım var, onu sen al. Şimdi sizin 100 lira alacaklı olmanız borcu ortadan kaldırıyor mu? Hayır. Demek ki borcunuz borç; temlik edilmiş borcun normal borçtan tek farkı onun gelecekteki gelirler ile ilişkilendirilmiş olması. Bana kalırsa bu durum normal borçtan da kötü, zira bu şekilde bugünleri geçip geleceği satıyorsunuz.

Velhasıl Fenerbahçe yönetimi yıllarca camiaya pembe tablolar gösterdi, gerçekler yerine taraftarın hoşuna gidecek açıklamalar yaptı. Bu noktada sakın „iyi de kardeşim bu şirket borsaya açık, o kadar bağımsız denetim raporları var, nasıl yanlış beyanda bulunsun?“ demeyin zira bahsedilen konu finansal tabloların gösterimi ile ilgili ve bağımsız denetim raporlarına bakarsanız onların “sınırlı denetim raporları” olduğunu ve birçok uyarı içerdiğini görebilirsiniz. Zaten ortada öz sermayesi eksiye dönmüş, bilançosuna göre teknik olarak iflas etmiş bir şirketten bahsediyoruz. Umarım Aziz Yıldırım söylediği gibi bu konuda bir açıklama yapmaya çalışmaz zira ortada fazla açıklanabilecek bir durum yok.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Mesut Özil

23 Temmuz 2018

Mesut Özil’in Tayyip Erdoğan ile Londra’da çektirdiği fotoğraf Türk medyasında ne kadar yankı buldu emin değilim ama bu olaydan sonra Almanya’da tabiri caizse yer yerinden oynadı!

Almanya’da konu ile ilgili, sokaktaki adamın “Mesut, abi sen hayırdır?” demesinden Bierhoff’un “bu olayın ardından Özil milli takıma alınmamalıydı” şeklindeki açıklamalarına kadar uzanan nice yorumlar yapıldı ve o meşhur ifadeyle Mesut linç edildi. Takip edebildiğim kadarıyla da gerek medya gerekse halk arasında sadece çok küçük bir grup “yapmayın, etmeyin adam futbolcu, siyasetçi değil” dedi.

Ve Mesut dün, bardağı taşıran birkaç olayın ardından kendi Instagram hesabından uzunca bir açıklamada bulunarak Alman Milli Takımı’nı bıraktığını cümle âleme ilan etti. Muhtemelen açıklamaları görmüşsünüzdür ama özetle Mesut dedi ki: “benim iki kalbim var; bunlardan biri Türkiye, diğeri Almanya için atıyor ve bu hep böyle olacak. Ben o fotoğrafı siyasi bir amaçla değil, siyasi düşüncesinden ziyade ülkemin lideri ile çektirdim. Zamanında başka siyasi liderlerle görüşenlere kimse ses çıkarmazken, bu olaydan sonra medyada benimle ilgili bir karalama kampanyası başlatıldı. Sahadaki performansım yerine bu fotoğraf konuşuldu. Yapacağımız yardım faaliyetleri durduruldu, sponsorluklar iptal edildi. Ben Alman Milli Takım formasını her zaman gururla giydim ve 2014’te bu formayla Dünya Kupası’nı kazandım. Bu süreçte Almanya Futbol Federasyonu’ndan destek beklerken başkan Grindel’in ırkçı ve Türk kimliğime saygısız tutumunu görmek beni derinden yaraladı. Tüm bu yaşananlar nedeniyle milli takımı bırakıyorum.”

Aslında Mesut’un yazdıkları durumu gayet net açıklıyor ama ben konuyu biraz daha derinden alacağım. (Bu arada Mesut’un paylaşımına sosyal medyada yapılan ve “Mesut, adamsın” ortak parantezine alınabilecek tüm o boş yorumları göz ardı ediyorum; mesele o kadar basit değil.) Velev ki Mesut çok koyu bir AKP taraftarı hatta çok ırkçı, Marksist veya ne bileyim Boko Haram sempatizanı falan olsun. Ne yapacağız? Onu sırf bu düşüncelerinden dolayı yargılayıp, linç mi edeceğiz? Eğer ki Mesut bir siyasetçi veya düşünür veya kanaat önderi (bu lafa da bayılıyorum) olsaydı bu yargılamayı yapar, tepkimizi de gösterirdik. Fakat adam futbolcu yahu!

Olaya tersten bakmak gerekirse, rahmetli Metin Kurt da herkesçe bilinen solcu hatta komünist kimliği nedeniyle genellikle pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulurdu. Fakat bu da doğru değil zira futbola ve futbolculara bu pencereden bakılmaması, kısaca ırkçılık yapılmaması gerektiğini anlatmak için yıllardır FIFA’nın dilinde tüy bitiyor. Bu konuda akıllara “iyi de bu ırkçılık mı?” gibi bir soru gelirse yanıt koca bir evet! Zira ırkçılık sadece farklı ırktan olanın değil, düşünce de dâhil herhangi bir alanda farklılık gösterenin, sırf bu fark nedeniyle hor görülmesi veya aşağılanmasıdır.

Koskoca Almanya Mesut konusunda büyük bir yanlış yaptı, hem de bu alanda geçmişinde kendisinin de kabul ettiği koca bir kara leke olmasına karşın. Muhtemelen bu talihsiz olaya Mesut’un Dünya Kupası’ndaki kötü performansı da tuz biber oldu ama yaşananların bahanesi olamaz. Ve yine muhtemelen bu deprem, Alman Futbol Federasyonu Başkanı Grindel’in istifası etmesi veya spor kamuoyunda Almanya’nın özür dilemesi gibi tsunamilere yol açabilir.

Şu meşhur bebek deneyini belki biliyorsunuz. Farklı davranışlar sergileyen kuklalar arasından 3-6 aylık bebekler önce iyi davranan kuklaları seçiyor, sonraki aşamada da kendileri ile aynı seçimi yapanları. Bu iki özellik çarpıştırıldığında ise bebekler, kendilerine benzemeyenler iyiler yerine kötü ama kendileri ile aynı tercihi yapanları seçiyor. Deneyin sonucu şu ki: ırkçılık düşünüldüğü gibi sonradan öğrenilen değil, aksine içimizde var olan bir düşünce şekli ve burada toplumun görevi bu duyguyu körüklemek değil aksine doğru eğitim ve öğretilerle onu önlemek. Deneyi izlemek isteyenler için: https://www.youtube.com/watch?v=FRvVFW85IcU

Velhasıl genç takımlar da dâhil milli takım kariyerinde 32 golü olan Mesut, giderayak kariyerinin en güzel golünü atmış olabilir. Peki ya şimdi? Şimdi Almanlar düşünsün!

Yazının devamı...

Döşamp

16 Temmuz 2018

Almanya’da hemen hemen herkes dün Hırvatistan’ı destekliyordu. Maç sırasında, Polonya’da yaşayan bir arkadaşımla konuştuk, o da orada büyük çoğunluğun Hırvatistancı olduğunu söyledi. Bizim memleket zaten baştan ayağa damalıydı ve anladığım kadarıyla diğer ülkelerde de durum farklı değildi. Sözün kısası finalde Fransızların Fransızlardan başka dostu yoktu ama kazandılar; helal olsun!

Bir kitap var adı: Kaptan Sınıfı, yazarı da Sem Volkır (Sam Walker). Kitapta çeşitli spor branşlarındaki farklı kaptanlardan bahsedilirken, bir bölüm de Didie Döşamp’a ayrılmış. Hatırlarsınız 1998’de Fransa, tarihindeki ilk Dünya Kupası zaferine ulaşırken takımın kaptanı Döşamp’tı. Döşamp, milli takımdaki kaptanlık görevini o zaman şöyle açıklamış: “benim işimin az bir kısmı sahadaki performansım ile ilgili, çoğunluğu ise diğerlerine yardım etmeyle.” Tamamen takıma adanmışlığın göstergesi olan bu ifadenin yanı sıra bir de aynı kitapta 98 finalinin devre arasında Zidan ve Döşamp arasında yaşananlar anlatılıyor: “Fransa devre arasına son şampiyon Brezilya önünde 2-0 önde girmişti. Maçtaki iki golü atan Zidan sevinçten zar zor ayakta dururken Kaptan Döşamp onun yüzünü ellerinin arasına alıp “maç daha bitmedi, asla mücadeleden vazgeçme” dedi.” Bu konuşma basit gibi görünmekle birlikte aslında hem Zidan, hem de takımın geri kalanı için çok önemli bir mesaj ve Döşamp’ın takım üzerindeki etkisini gösteren önemli bir anı.

Kendisi genç olduğu kadar usta bir taktiysen olan Nagelsmann’ın “teknik direktörün takıma katkısı teknik olarak %30, koçluk olarak %70’tir” demesi ile yukarıdakileri alt alta koyunca benim çıkardığım sonuç şu: Döşamp teknik direktör olmasın da kim olsun?

Döşamp’ın yirmi sene önce kaptan olarak kazandığı tarihi başarıyı bu kez daha yetkili bir kaptan olarak tekrarlaması sanırım futbolda iyi iletişim ve idarenin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Fransız teknik adam belki turnuva öncesi Benzema’yı takımda düşünmemekle çok eleştirildi ama sonuçlar bu konuda onu haklı çıkardı. Muhtemelen kendisi de Benzema’nın Ciru’dan daha yetenekli olduğunu biliyor ama bireysel yetenek her şey değil.

Evet Embappe, evet Grizman, evet Pavard ve evet Lloris ama Fransa’nın Dünya’nın en büyük turnuvasını ikinci kez kazanmasını sağlayan en önemli etken, tüm bu tuğlaları bir arada tutan çimento başka bir deyişle Döşamp’tı. Umarım bu noktada “Fransa’yı ben de şampiyon ederdim” deme talihsizliğine kapılmazsınız zira tarih nice en iyi kadroların kupasız sezon veya turnuvaları ile dolu.

Vasat Dünya Kupası

Dünya Kupası’nın kötüsü de olsa Dünya Kupası’dır ama bu şampiyonadaki 64 maçtan pek azı vasatı aşabildi. Görece favorilerin ve turnuvaya damga vurması beklenen isimlerin kupaya erken vedalarından sonra bir nevi Beşiktaş’ın son Şampiyonlar Ligi grubuna dönen turnuvada genel anlamda öncelik savunmalara verilince seyir zevki azaldı. Fakat bugün dönüp bakıldığında turnuvanın şampiyonun da, ikincisinin de, üçüncüsünün de aldıkları dereceleri hak ettiklerini gördüğümüz için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Dünya Kupası’nda kalite yoktu ama adalet vardı.

Adalet demişken VAR’a değinmemek olmaz. Bu uygulama zaman zaman maçın temposunu düşürüp işi bir miktar basketbola benzetse de bu yolla hem çok bariz pozisyonlardaki hakem hataları engellendiği hem de oyunculara her daim bir BBG mesajı verildiği için ben VAR’ın var olması gerektiği düşüncesindeyim.

Yazının devamı...

Fenerbahçe de Sermaye Artırdı

2 Temmuz 2018

Kulüplerin sermaye artırımı yapacaklarını duyduğumuzda şöyle bir irkiliyorsak bunun iki nedeni var: birincisi zamanında Galatasaray’ın yaptığı Nasrettin Hoca misali (bunu zamanından çok yazdığım için konunun detayına tekrar girmeyeceğim) sermaye artırımı, ikincisi de aslında tüm şirketler için normal hatta zaman zaman gerekli bir uygulama olan sermaye artırımında spor kulüplerinin çok yüksek oranlar uygulayarak tabiri caizse vur deyince öldürmeleri.

Fenerbahçe Futbol A.Ş’nin mevcut sermayesi 28 milyon lira. Bu tutar Galatasaray’ın artıra artıra 540 milyona çıkardığı ve Beşiktaş’ın da 240 milyon lira olan sermayeleri dikkate alındığında düşük kalıyor. Ayrıca şirkete sıcak para girişi olsun, bilançonun biraz eli yüzü düzelsin diye düşünüldüğünde sermaye artırımı hiç de mantıksız değil. Soru, sermaye artırımda oranın ne olacağı ve rüçhan hakkının kaç liradan kullandırılacağı. Zira küçük yatırımcı denen ve konu spor kulüpleri olunca aslında çoğu taraftar olan güruhun sermaye artırımından gol yememesi için bu oran ve tutarın çok yüksek olmaması gerek.

Fenerbahçe, SPK’ya yaptığı başvuruda, sermaye artırım oranını %250 olarak belirledi. Rakamdan da anlaşılıyor ki bu oran yüksek değil, çok yüksek. Bununla birlikte rüçhan hakkı da başvuruda 5TL görünüyor. Tüm bunların anlamı şu: koyu bir Fenerbahçe taraftarı olup elinde 100 adet FENER hissesi bulunduran Mehmet Bey sermaye artırımı sonrası hisse oranını korumak istiyorsa 250 adet yeni hisseyi, tanesi 5TL’den almak durumunda.

Bu işin iyi tarafı, yatırımcılara yeni hisseleri piyasa fiyatının altında satın alma olanağı sağlaması. Kötü taraf ise, nakit sıkışıklığı nedeniyle sermaye artırımına katılamayan yatırımcıların hisselerinin hâkim ortak olan kulüp tarafından ucuza satın alınarak, diğer yatırımcıların ellerindeki hissenin hem oranının hem de tutarının azalması.

Fenerbahçe’nin mevcut sermeyesinin düşük olması nedeniyle SPK’nın bu talebe olumsuz bir yanıt vereceğini sanmıyorum. Belki sadece rüçhan hakkı ile birlikte değerlendirilip oranların düşürülmesi istenebilir fakat bu da bana göre düşük bir olasılık. Bu nedenle Fenerbahçe’nin kasasına girecek 353 milyon lira için şimdiden hayırlı olsun diyebiliriz.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Filip Koku

25 Haziran 2018

Ne yalan söyleyeyim, Koku’yu ilk izlediğimde dikkatimi çeken onun burnu olmuştu. O günden beri ne zaman onun adını duysam aklıma, sanki bir dizi operasyon geçirmiş gibi küçük ve kalkık burnu gelir. Futbol âlemi göründüğü kadar büyük olmadığı için o Koku, dönüp dolaşıp Fenerbahçe’nin teknik direktörü oldu.

Eski yıldız futbolcuların teknik direktörlüklerine hep şüphe ile yaklaşırım. Zira Arigo Sakki’nin dediği gibi bu iş aynı anda hem at hem de jokey olmaya benziyor. İyi örnekler de yok değil ama genelde yıldız futbolcular takım elbise giydiklerinde çuvallıyor. Fakat Hollandalılarda başka milletlerde olmayan bir özellik var ki çok iyi profesyoneller. Bu demek oluyor ki Koku, futbolculuk gömleğini çoktan çatıdaki sandığa koymuş hatta bir zamanlar futbolcu olduğunu unutmuşçasına teknik direktörlük yapıyor olabilir; umarım öyledir.

Osmanlıdaki Fransız hayranlığı gibi, Barselona’nın da Hollanda hayranı olduğu yıllarda Van Haal, Klayvırt, Zenden, De Buur’ların iksini birden ve daha nice Hollandalıyı İspanya yolcusu yaparken o dönem 27 yaşında olan Koku’yu da ihmal etmemişti. Fakat bu adamların en esaslısı Koku oldu zira Messi piyasaya çıkana kadar Barselona formasını ondan daha fazla giyen bir Allah’ın kulu olmamıştı. Koku, Barselona’da o kadar uzun kaldı ki yolu bir ara Rüştü, Kuarezma, rahmetli Enke gibi bize tanıdık isimlerle dahi kesişti.

Koku, futbolculuğunda klasik sekiz numaraydı ama öyle Josef DeSouza veya Mehmet Topal gibi adeta gol atmamaya yemin etmişlerden değildi. Nereden baksanız sezonda 8-10 gol yuvarlardı. Bana kalırsa o, orta sahanın rakip yarı sahaya bakan diliminde de pekâlâ oynardı ama takım Barselona olunca o mevki için sıra kolay kolay gelmiyor.

Koku’nun teknik direktörlüğü konusunda ise kendisi gelmeden haberi geldi Türkiye’ye. Neymiş Koku, Kocaman’ın Hollanda versiyonuymuş. Aykut Hoca nasıl bir psikoloji yarattıysa sanırım bu bir nevi paranoya oldu zira Koku aslanlar gib 4-3-3 oynatan (Aykut Hoca da öyle oynatıyordu demeyin bozuşuruz), son sezonunda 87 golle takımını şampiyon yapmış bir teknik adam. Evet, onun savunmaya özel bir önem atfettiği, zaman zaman da bu işi daha da katılaştırdığı doğru ama bu onun ilk ve tek hedefinin gol yememek olduğu anlamına gelmiyor.

Koku ile olumlu bir diğer özellik de -bu belki de onun alt yapılarda geçirdiği zamanların bir sonucudur- alt yapıdan önemli oyuncular çıkarması. Depay bu isimlerin en bilineni ama Viynaldum veya şimdi onu Fenerbahçe’ye de getirmek istediği söylenen Jefrey Bruma da onun imzasın taşıyor. Seçim döneminde Ali Koç sürekli alt yapıdan oyuncu çıkarmanın öneminden bahsettiği için Koku’nun tercih edilmesinde onun bu özelliğinin de etkili olduğunu sanıyorum.

Koku ile ilgili olumsuzluklar kendisinin öyle çok uzun boylu bir teknik direktörlük kariyeri olmaması ve onun eski bir yıldız futbolcu oluşu. Bir de ondan önceki iki Hollandalı teknik direktörün Fenerbahçe’de başarılı olamaması var ama ben o genellemelere katılmıyorum çünkü Fenerbahçe tarihinin en başarılı yabancılarından olan Kayt da Hollandalıydı, gelmiş geçmiş en başarısız transfer Van Persi de. Terazinin olumlu kefesinde Koku’nun yüksek iş disiplini, otoritelerce takdir edilen taktik anlayışı (ForForTo’ya göre 2016’da en iyi 50 teknik adam arasında 12.’ydi) ve alt yapılara verdiği önem yer alıyor. Tüm bunlara bir de kendisine her zaman saygı duyduğum Kayt’ın Koku ile ilgili olumlu referansı eklenince ben Koku ile ilgili umutlular tarafındayım.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...