Ali Koç Bir Şey Deniyor

2 Kasım 2018

Ali Koç ve Fenerbahçe birlikteliği, beklenti ve sonuç kıyaslaması yapıldığında sadece futbol değil, hayatın tüm alanlarındaki en büyük hayal kırıklıklarından biri olabilir. Dağın değil fare, yabanarısı yarasası doğurması söz konusu. Durum o denli akılalmaz ki, işler ne kadar kötü gidebilecekse ondan da daha kötü gidiyor.

Koç’un göreve geldiği gün Fenerbahçe’ye sihirli bir değneğin dokunacağını düşünen romantikler dışında kimse ondan akşamdan sabaha bir başarı beklemiyordu ama bugün gelinen noktayı tahmin edebilen kimse olduğunu da hiç sanmıyorum.

Bu sözler bir eleştri gibi anlaşılabilir fakat amacım eleştirden ziyade bir durum tespiti yapmak. O kadar uzun bir süre sonra başkanını değiştiren bir kulübun sendelemesi kabul edilebilir fakat bugün Fenerbahçe neredeyse ayakta kalma savaşı veriyor.

Ali Koç’un şanssızlığı, ki bu aynı oranda bir tecrübesizlik, kendisi ile birlikte teknik direktörün, neredeyse futbolcuların tamamının ve hatta Samandıra personelinin de yenilenmesi oldu. Yenilenme gerekliydi ama takımdaki herkes ve her şey yeni olunca, tabiri caizse zor zamanlarda tutunacak bir dal kalmadı. Kötü gidişatta ne futbolcular teknik direktöre sığınabildi, ne de teknik direktör yönetime.

Bugün Fenerbahçe’nin içine düştüğü girdabı sadece kötü teknik direktör, sadece kadro yetersizliği veya sadece yönetim tecrübesizliğiyle açıklamak münkün değil. Sorunda tüm aktörlerin payı olduğu gibi bu aktörler çarpan etkisiyle durumun vahametini daha da artırdı ve artırıyor.

Batı felsefesi olaylar karşısında harekete geçmemeyi bir eksiklik olarak görür. Japon veya Çin’de ise hiçbir şey yapmadan işlerin nereye varacağını izlemek evladır. Fenerbahçe yönetimi önce Uzak Doğulu gibi davrandı ama sonunda bir batılı yaklaşımıyla, kısa vadede yapılabilecek en kolay ve mantıklı hamle olan, “teknik direktörün biletini kes” düğmesine basmayı uygun buldu. Olayların bundan sonra nasıl olacağını zaman gösterecek ama sanıyorum artık kimse “daha kötüsü olamaz” demiyor zira bu söz ilk defa söylendikten sonra işler üç beş kat geriye gitti.

Yıllardır bu işin içinde olan, iyi bir taraftarı olduğu kulübün başkanı olma şansını yakalayan, bunu tarihi bir şekilde ve büyük umutlarla başaran, taraftar tarafından da çok sevilen Koç, bu göreve soyunurken veya kendi tabiriyle taşın altına elini koyarken bugünkü manzarayı aklının ucundan dahi geçirmemişti. Fakat bu taş çok ağır bir taş, adeta osmiyum. Fakat Ali Koç bir şey deniyor. Bugüne kadar alışılagelmişin dışına çıkmak, sadece başarılı değil, doğru yoldan giderek başarılı olmak istiyor. Bu şekilde belki kendi işini kendisi zorlaştırıyor ama bu çok güzel bir zorlaştırma. Başarıya giden her yolu mübah kabul etmek değil sürekli doğrunun peşinde olmak… Anlayış bu olduğu sürece orada kaybetmek yoktur, sadece gecikme vardır. Ali Koç’u bu anlamda Yürgen Klopp’a benzetiyorum. Bu adamların başarılı olması diğerlerine göre daha zordur ama işler bir kez de rayına oturdu mu o başarının keyfi çok daha fazla olur. Fenerbahçe’nin toparlanmak için bir çıkış maçına ihtiyacı var; tıpkı Ocak 2011’deki Antalyaspor maçı gibi. Umarım o zamana kadar ne taraftarın sabrı tükenir ne de Ali Koç’un.

Yazının devamı...

Arda Turan Meselesi

13 Ekim 2018

Öncemiz nasıldı tam bilmiyorum ama benim jenerasyonum ülkenin kayıp jenerasyonu olma yolunda hızla ilerliyor. Neresinden tutsan elinde kalacak gibi bir halimiz var. Bu konu çok derin ama ben yine ana temayı Arda Turan olarak belirleyip futbol sınırlarını aşmayayım; işin futbolla ilgisinin çok az olduğunu kabul ederek.

Yabancı dillere süper hakim değilim ama gerek sosyal gerekse yabancı medyada takip ettiklerim kadarıyla, bizdeki kadar yaptığı yanlışlarla övünen bir millet yok. Herkes zaman zaman hata yapıyor ama bizim pis bir huyumuz var, hatamızı kabul etmediğimiz gibi bir de neredeyse onunla övünüyoruz. “Kimse benden iyi bilemez, onlar önce kendilerine baksın, adamlık” gibi beylik sözler havada uçuşurken bir de bunlara “vatan, millet, bayrak” gibi kutsal simgeler eklenince ortaya acayip olduğu kadar doğruluktan uzak, doğruluktan uzak olduğu kadar zararlı, zararlı olduğu kadar kötü bir yaklaşım çıktı ve maalesef bu yaklaşım benim jenerasyonumu yedi bitirdi.

İngiltere’de bir kural var. Bir takım veya futbolcu ceza aldığında bu cezaya itiraz eder ve haklı bulunursa ceza indiriliyor, fakat itiraz haksız bulunursa ceza artırılıyor. Ne güzel bir uygulama. FA bu uygulama ile diyor ki “haksızsan bunu kabul et ve bir daha da yapma”. Peki ya bizde? Ne kadar hatalı olunduğu bilınse de her cezanın ardından zehir zemberek açıklamalar, sonra da ver elini Tahkim Kurulu. İşin garibi, o tahkim büyük olasılıkla cezayı indiriyor. Hatta bunu bilen Disiplin Kurulu zaman zaman ona göre cezayı olduğundan fazla veriyor. Adalete bak! Hepimiz şark kurnazıyız ya…

Aslında bu işlerin en çarpıcı örneği geçenlerde Liverpool’un, kendi fubolcusu olan Salah’ın araba kullanırken cep telefonu ile konuşmasını polise bildirmesi ile yaşandı. Zira ondan birkaç ay önce, Burak Yılmaz sabaha karşı beşte büyük bir trafik kazası geçirmiş, kazadan sonra “nedense” apar topar olay yerinden ayrılmış, yaşananlardan sonra da Trabzonspor veya TFF bu konu ile ilgili kendisine bırakın cezayı bir uyarı dahi vermemişti. Fark.

Ve tüm bunlarla bağlantılı asıl mesele… Bağlantılı çünkü o gün Burak Yılmaz’a veya daha önceki vukuatında Arda Turan’a veya ondan önce Volkan Babacan’a veya zamanında kim hak ettiyse ona gereken ceza verilmiş ve gerekli tepki gösterilmiş olsa (bu arada tepki olarak rakip takım taraftarlarının bu isimlere verdiği samimiyetten uzak tepkiyi saymıyorum) bugün bu yaşananlar ya hiç ya da bu kadar büyük çapta yaşanmayacaktı.

Fakat her yanlıştan sonra “sahip çıkma” gibi içi tamamen boşaltılmış bir kalkanın arkasına saklanarak bu adamlar savunuldu, sahibinin yatacak yerinin olmadığını düşündüğüm “kol kırılır yen içinde kalır” sözüne dayanılarak olan bitenin üstü örtüldü. İşin içine bir de taraftarlık girince eğri ve doğru yine birbirine karıştı ve nihayetinde bugünlere gelindi. Bunu görmek bu kadar zor mu ki, yapılan her yanlışın adı koyulup onunla ilgili gereken yapılmadıkça o yanlış yeni ve daha büyük yanlışları doğuruyor? Veya bir başka soru, tıpkı Avrupa’ya giden vatandaşlarımızın yerlere çöp atmaması gibi, Arda bu saçmalıkları neden İspanya’da değil de Türkiye’de yapabilyor?

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Kötü Kokular (II)

24 Eylül 2018

Gariptir, sezon içinde yapılan teknik adam değişiklikleri bir sonraki maça olumlu yansırken, yeni sezona yeni bir teknik direktörle başlamak genellikle puan kayıplarını beraberinde getirir. Eğer şans o takımın yanında ve yeni teknik adam da biraz iyiyse bu puan kayıpları tahammül edilebilir sınırlar içinde kalabilir ama bunlar yoksa daha işin çok başında hatlar kopma noktasına gelebilir.

Geçen sezon başında Kocaman’ın, sonrasında arapsaçına dönen istifa sürecini hatırlıyorum. Bu sene de Koku’nun kredisi daha Eylül ortasında tükendi ve bu akşam Fenerbahçe bir kez daha mağlup olursa muhtemelen bardak taşacak. Demek ki Fenerbahçe, son yıllarda bu yeni teknik adam süreçlerini olabilecek en kötü şekilde yaşıyor. Bu arada Koku’nun Fenerbahçe’de kalıp kalmamasına akşamki derbi sonrasında, başka bir deyişle tek maç üzerinden karar verilmesi pek mantıklı değil. Zira derbiden her türlü sonuç çıkabilir ve bu sonuçların hiçbiri kesin bir gösterge olmak zorunda değil. Bu önemli kararın daha temel ve genele yayılan nedenleri olmalı.

Bugünlerde genellikle Fenerbahçe’nin kadro kalitesinin çok düşük hatta hiçbir zaman olmadığı kadar düşük olduğundan bahsediliyor. Sanırım bu konuda yorum yapmak için erken zira henüz on bir adamın üst üste iki maç yaptığına şahit olamadık. Savunmanın göbeğinden santrafora kadar hemen hemen her maç başka oyuncular şans buldu ve arayış henüz tamamlanmadı. Bunun anlamı Fenerbahçe’nin kadrodan önce idari bir sorunu olduğu. Çünkü ligde beş hafta geride kalmış ve Avrupa’da bu kadar maç oynanmışken on bir olmasa da on üç, on dört kişilik kadronun çoktan oluşturulması gerekiyordu.

Bu akşam da Fenerbahçe’nin kadrosunu tahmin etmek neredeyse olanaksız. Hatta bu kez keleci dahi değişebilir. Bu durum da ister istemez Beşiktaş’ın hanesine bir artı yazıyor. Siyah beyazlılar da geçen seneye göre güç kaybetmiş görünse de akşam en azından oturaklı olma avantajı onlarda olacak. Koku’nun bu önemli maçı kazanabilmek için, kaybettiği karşılaşmalardan ders çıkarmış olması, aynı hatalara düşmemesi, Topal, Alper (sağ açık hariç), Isla isimleri kenara alıp, Silimani’ye mutlaka forma vermesi gerek.

Yazının devamı...

Burnuma Kötü Kokular Geliyor

3 Eylül 2018

Transferin son gününde kadroya dâhil edilen oyuncularla Fenerbahçe tepeden tırnağa yenilenmiş oldu. Yenilenmek iyidir; özellikle de eskinin sizi rahatsız eden izlerinden kurtulmak istediğinizde. Fakat bu yenilenme Şampiyonlar Ligi elemesi sonrası, ligin üç haftası geride kalmışken ve Ağustos’un son günü yapılırsa bunun adı içinde bulunulan sezondan vazgeçmek olur.

Fenerbahçe’nin sezonun ilk dört haftasından sadece üç puan çıkarmış olmasında son yıllarda kendini gösteren şanssızlığın payı var elbet ama tek neden bu değil. Zira sarı lacivertliler bu maçlarda şanssız olmasa da oynadıkları oyunla ancak beş, altı puan alabilirdi.

Kayserispor maçında Reyes’in mevkisi çok konuşuldu ve gerçekten de onun orta sahada oynaması yanlıştı. Fakat o gün Fenerbahçe’deki asıl sorun, savunmadan da önce, orta alandaki zayıflıktı.Geçen sene Aykut Kocaman’ın aşırı tedbirli oyunları nedeniyle isyan etme noktasına gelen Fenerbahçe taraftarının bu sene de Koku’nun ligi hafife alırcasına dirençsiz futboluna şahit olması kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Fenerbahçe’nin bu sezon en iyi transferleri atanı ve tutanı. Zira Silimani ve Harun kendi mevkilerinde sezonun en iyileri olabilir. Fakat aradaki dokuz futbolcunun nasıl bir performans göstereceği bir tarafa, bu oyuncuların kimler olacağı dahi henüz belli değil. Durum böyle olunca, ilk haftalardaki kayıplar istisnai gibi görünse de Fenerbahçe’nin yolunu bulması muhtemelen zaman alacak ve başka puan kayıplarına neden olacak. Bu nedenle bu seneki gerçekçi hedef ilk dört sıra olmalı ve daha yukarısı için ilerleyen sezonlar beklenmeli.

Ali Koç’a Sahip Çıkılmalı

Fenerbahçe’deki değişim sadece teknik heyet ve futbolcularla sınırlı değil. Artık Fenerbahçe’nin değil hakem odası basmak, kendisini mağlup eden takımı tebrik eden bir başkanı var. Ali Koç’un bu davranışlarını “artistlik” olarak niteleyenleri duymazdan gelin. Zira, öyle bile olsa -ki bence ilgisi yok- sadece futbolumuzun değil ülkemizin bu tür görüntülere çok gereksinimi var. Bu nedenle Ali Koç’un mücadelesi sadece Fenerbahçe değil aynı zamanda Türk futbolu için.

Fenerbahçe’ye Ali Koç penceresinden bakıldığında, sezona düşünülenin ötesinde çok kötü başlanmış olması dahi sineye çekilebiliyor. Zira ortada gerçekten köklü bir değişim var ve hiçbir değişim kolay olmaz. Umarım, ne olura olsun Koç ve arkadaşları sahip oldukları motivasyonu kaybetmez ve taraftar da onların arkasında durmaktan vazgeçmez. Çünkü niyet ve yaklaşım samimi ve olumlu oldukça başarı er geç gelecektir.

c

Yazının devamı...

Fenerbahçe Yine Sil Baştan

28 Ağustos 2018

Ali Koç’un, Aziz Yıldırım‘a en önemli ve en doğru eleştirilerinden biriydi geç gelen transferler. Bu doğrultuda Koç, başkan olduğu takdirde transferleri Avrupa kupası maçlarından önce, Temmuz ayı içinde bitirme sözü vermişti. Buna karşın son bir haftada Fenerbahçe kadrosuna iki futbolcu dâhil oldu, bir diğeri için de mücadele ediyor.

Son üç senedir Fenerbahçe sezona yeni bir teknik adamla ve tabiri caizse sıfırdan başlıyor. İki sezon önce Advokaat takımın başına geçtiğinde onun Fenerbahçe kadrosu ile ilgili bilgisi sıradan bir Fenerbahçe taraftarından daha azdı, bugün de onun vatandaşı Koku aynı durumda. Öyle olmasa Alper Potuk gibi sağ açıktan başka bir mevkide oynaması mümkün olmayan bir oyuncunun santrafor veya sol açıkta oynaması düşünülmez, her maça farklı on birler ile çıkılmazdı. Sadece gelen değil, takımdan ayrılan oyuncuların da olması Fenerbahçe’nin dikiş tutturamamasının nedenleri.

Fenerbahçe’de şu an işler iyi değil ama olduğundan da kötü görünüyor. Ali Koç’un başta değindiğim çelişkisi, Koku’nun henüz kendini gösterememesi ve takımın genel olarak modunun düşük olması Fenerbahçe taraftarını daha üçüncü haftada karamsarlığa itti.

Ali Koç ile ilgili uzun boylu bir eleştiri yapmak için henüz çok erken; ha keza Koku ve Komolli. Fakat yönetimin sahip olduğu büyük krediyi hızla tüketmemesi, teknik heyetin de daha şimdiden eleştiri oklarına hedef olmaması için mevcut olumsuz havayı dağıtmaları şart. Bu üçlünün arkasında, muhtemelen Aykut Kocaman’ı kıskandıran, çok büyük bir taraftar desteği var. Fakat bu destek çok büyük olsa da limitsiz değil. Bu nedenle Koç’un da, Koku’nun da çok doğru kararlarla çok yerinde adım atmaları şart. Aksi takdirde dağ fare doğurur.

Yazının devamı...

Fenerbahçe'nin Borcu

30 Temmuz 2018

Bazı şirketlerde hiç tatile çıkmayan muhasebe müdürleri vardır. Eğer patronsanız ve sizin de böyle bir çalışanınız varsa, bu duruma sevinmek yerine onu tatile gönderin. Zira bu kişilerin uzun süreli izin kullanmamalarının nedeni tatili sevmemelerinden ziyade şirkette döndürdükleri dolaplar olabilir ve onlar bir sebeple görevlerinden ayrıldıklarında ortaya şeytanlara giydirilmiş ters pabuçlar çıkabilir.

Teşbihte hata olmaz, Aziz Yıldırım’ın yirmi yıllık iktidarının ardından Fenerbahçe’de yaşananalar da biraz buna benziyor. Evet, kastım Ali Koç’un hafta içinde açıkladığı 621 milyon avroluk borç rakamı. Bu rakam, eski başkan Yıldırım’ın son açıklamasına göre 400 milyon avro olan borcun bir buçuk katından fazla. Bu arada Yıldırım o borç rakamını „Fenerbahçe’nin borcu 350 – 400 milyon lira (350 mi, 400 mü?) bizim gelirlerimizi de düşünürsek borç aslında sıfır“ şeklinde, yanan yüreklere su serperek açıklamıştı! Tıpkı „yalandan da olsa ne güzel güldün o akşam bana“ şarkısında olduğu gibi yalandan da olsa hoşlandığımız şeyleri görmek veya işitmek hoşumuza gidiyor. Fakat bir de en iyi Fenerbahçelilerin bildiği gibi gerçeklerin elbet bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu var.

Ali Koç’un açıklamalarından sonra, Aziz Yıldırım’ın „abartıyor” şeklinde özetlenecek açıklamaları oldu ve bunun üzerinde sosyal medyada değişik muhasebe uzmanları çıktı; neymiş efendim temlikler borç gösterilir miymiş? Evet, temliklere %100 borç demek kolay değil fakat muhasebenin ihtiyatlılık prensibi gereği onları da borç gibi değerlendirmek gerek. Zaten yıllardır kulüplerin (sadece Fenerbahçe değil) finansal durumun düzelemediği gibi daha da kötüleşmesinde bu gelir ve gider rakamlarının düzgün tespit edilememesinin payı büyük.

Temlik denilen hadise kısaca şu: borcunuza istinaden ileride elde edeceğiniz geliri kullanıyorsunuz. Mesela siz bir terzisiniz ve mahalle bakkalına 100 lira borcunuz var. Bakkala diyorsunuz ki ben kasaba bir palto diktim ondan 100 lira alacağım var, onu sen al. Şimdi sizin 100 lira alacaklı olmanız borcu ortadan kaldırıyor mu? Hayır. Demek ki borcunuz borç; temlik edilmiş borcun normal borçtan tek farkı onun gelecekteki gelirler ile ilişkilendirilmiş olması. Bana kalırsa bu durum normal borçtan da kötü, zira bu şekilde bugünleri geçip geleceği satıyorsunuz.

Velhasıl Fenerbahçe yönetimi yıllarca camiaya pembe tablolar gösterdi, gerçekler yerine taraftarın hoşuna gidecek açıklamalar yaptı. Bu noktada sakın „iyi de kardeşim bu şirket borsaya açık, o kadar bağımsız denetim raporları var, nasıl yanlış beyanda bulunsun?“ demeyin zira bahsedilen konu finansal tabloların gösterimi ile ilgili ve bağımsız denetim raporlarına bakarsanız onların “sınırlı denetim raporları” olduğunu ve birçok uyarı içerdiğini görebilirsiniz. Zaten ortada öz sermayesi eksiye dönmüş, bilançosuna göre teknik olarak iflas etmiş bir şirketten bahsediyoruz. Umarım Aziz Yıldırım söylediği gibi bu konuda bir açıklama yapmaya çalışmaz zira ortada fazla açıklanabilecek bir durum yok.

can.nizamoglu@gmail.com

Yazının devamı...

Mesut Özil

23 Temmuz 2018

Mesut Özil’in Tayyip Erdoğan ile Londra’da çektirdiği fotoğraf Türk medyasında ne kadar yankı buldu emin değilim ama bu olaydan sonra Almanya’da tabiri caizse yer yerinden oynadı!

Almanya’da konu ile ilgili, sokaktaki adamın “Mesut, abi sen hayırdır?” demesinden Bierhoff’un “bu olayın ardından Özil milli takıma alınmamalıydı” şeklindeki açıklamalarına kadar uzanan nice yorumlar yapıldı ve o meşhur ifadeyle Mesut linç edildi. Takip edebildiğim kadarıyla da gerek medya gerekse halk arasında sadece çok küçük bir grup “yapmayın, etmeyin adam futbolcu, siyasetçi değil” dedi.

Ve Mesut dün, bardağı taşıran birkaç olayın ardından kendi Instagram hesabından uzunca bir açıklamada bulunarak Alman Milli Takımı’nı bıraktığını cümle âleme ilan etti. Muhtemelen açıklamaları görmüşsünüzdür ama özetle Mesut dedi ki: “benim iki kalbim var; bunlardan biri Türkiye, diğeri Almanya için atıyor ve bu hep böyle olacak. Ben o fotoğrafı siyasi bir amaçla değil, siyasi düşüncesinden ziyade ülkemin lideri ile çektirdim. Zamanında başka siyasi liderlerle görüşenlere kimse ses çıkarmazken, bu olaydan sonra medyada benimle ilgili bir karalama kampanyası başlatıldı. Sahadaki performansım yerine bu fotoğraf konuşuldu. Yapacağımız yardım faaliyetleri durduruldu, sponsorluklar iptal edildi. Ben Alman Milli Takım formasını her zaman gururla giydim ve 2014’te bu formayla Dünya Kupası’nı kazandım. Bu süreçte Almanya Futbol Federasyonu’ndan destek beklerken başkan Grindel’in ırkçı ve Türk kimliğime saygısız tutumunu görmek beni derinden yaraladı. Tüm bu yaşananlar nedeniyle milli takımı bırakıyorum.”

Aslında Mesut’un yazdıkları durumu gayet net açıklıyor ama ben konuyu biraz daha derinden alacağım. (Bu arada Mesut’un paylaşımına sosyal medyada yapılan ve “Mesut, adamsın” ortak parantezine alınabilecek tüm o boş yorumları göz ardı ediyorum; mesele o kadar basit değil.) Velev ki Mesut çok koyu bir AKP taraftarı hatta çok ırkçı, Marksist veya ne bileyim Boko Haram sempatizanı falan olsun. Ne yapacağız? Onu sırf bu düşüncelerinden dolayı yargılayıp, linç mi edeceğiz? Eğer ki Mesut bir siyasetçi veya düşünür veya kanaat önderi (bu lafa da bayılıyorum) olsaydı bu yargılamayı yapar, tepkimizi de gösterirdik. Fakat adam futbolcu yahu!

Olaya tersten bakmak gerekirse, rahmetli Metin Kurt da herkesçe bilinen solcu hatta komünist kimliği nedeniyle genellikle pozitif bir ayrımcılığa tabi tutulurdu. Fakat bu da doğru değil zira futbola ve futbolculara bu pencereden bakılmaması, kısaca ırkçılık yapılmaması gerektiğini anlatmak için yıllardır FIFA’nın dilinde tüy bitiyor. Bu konuda akıllara “iyi de bu ırkçılık mı?” gibi bir soru gelirse yanıt koca bir evet! Zira ırkçılık sadece farklı ırktan olanın değil, düşünce de dâhil herhangi bir alanda farklılık gösterenin, sırf bu fark nedeniyle hor görülmesi veya aşağılanmasıdır.

Koskoca Almanya Mesut konusunda büyük bir yanlış yaptı, hem de bu alanda geçmişinde kendisinin de kabul ettiği koca bir kara leke olmasına karşın. Muhtemelen bu talihsiz olaya Mesut’un Dünya Kupası’ndaki kötü performansı da tuz biber oldu ama yaşananların bahanesi olamaz. Ve yine muhtemelen bu deprem, Alman Futbol Federasyonu Başkanı Grindel’in istifası etmesi veya spor kamuoyunda Almanya’nın özür dilemesi gibi tsunamilere yol açabilir.

Şu meşhur bebek deneyini belki biliyorsunuz. Farklı davranışlar sergileyen kuklalar arasından 3-6 aylık bebekler önce iyi davranan kuklaları seçiyor, sonraki aşamada da kendileri ile aynı seçimi yapanları. Bu iki özellik çarpıştırıldığında ise bebekler, kendilerine benzemeyenler iyiler yerine kötü ama kendileri ile aynı tercihi yapanları seçiyor. Deneyin sonucu şu ki: ırkçılık düşünüldüğü gibi sonradan öğrenilen değil, aksine içimizde var olan bir düşünce şekli ve burada toplumun görevi bu duyguyu körüklemek değil aksine doğru eğitim ve öğretilerle onu önlemek. Deneyi izlemek isteyenler için: https://www.youtube.com/watch?v=FRvVFW85IcU

Velhasıl genç takımlar da dâhil milli takım kariyerinde 32 golü olan Mesut, giderayak kariyerinin en güzel golünü atmış olabilir. Peki ya şimdi? Şimdi Almanlar düşünsün!

Yazının devamı...