Anadolu’da ramazan

Ramazan boyunca birçok kadim şehrimizde bazı gelenekler özenle devam ettirilmeye çalışılıyor; toplumları sosyalleştiren en önemli kaynak da işte bu dini, doğa kaynaklı ve millî gelenek ve bayramlardır.

Kültür her şeyin varlık nedenidir ve din tüm kültürlerin ana kaynağıdır. Dünyanın en ücra yerlerindeki kavimlerde dahi inançsız hiçbir kabileye rastlanılmaz. İnançların tarihsel süreç içerisindeki temel ibadet gelenek ve pratikleri, kimi zaman din görevlilerinin yeni yorumlarına veya kişisel akli yorumlamalarına göre değiştirilmiş; hafifletilmiş veya daha sıkılaştırılmıştır. Eskimsi yeni ve yenimsi eski gibi bir karmaşıklık hem dinsel gelenekler hem de kültürel sanatsal motifler; kimileri tarafından eskiye özlem duygusu oluştururken, kimilerince geçmişten gelen her şeye karşı bir küçümseme, reddiyecilik tepkisi yaratmıştır. Kültür tahlilini yapamamış her toplumda bu sorun görülmektedir.

Anadolu’nun birçok kadim şehrinde ramazan ayı boyunca birçok gelenek bilinmektedir. Bazıları, küçük de olsa gelenekçi ve bize göre duyarlı gruplar tarafından özenle devam ettirilmeye çalışılmaktayken, birçok ramazan ritüeli ise ne yazık ki unutulmuştur. Oysaki toplumları sosyalleştiren en önemli kaynak dini, doğa kaynaklı, millî gelenek ve bayramlardır.

Geleneklerle seyahat

Birkaç ramazan geleneğini hatırlayarak, Anadolu’da küçük bir seyahate çıkalım. Batı Karadeniz bölgesinde her yıl ramazan ayı boyunca “sahur hocaları” kiralanırdı. Hoca sahur vakti sela verdikten sonra köy sokaklarını dolaşarak şu maniyi söylerdi: “Sabah oldu kalkmaz mısın?/Sen Allah’tan utanmaz mısın?/Kuldan utanmaz mısın?/Geldi on iki ayın sultanı.” Bu kiralık hoca, ramazan boyunca iftar ve sahurunu sırayla köydeki ahalinin evlerinde ederdi.

Antik adı Amisos olan Samsun şehrinde ise ramazan ayının on dördüncü gecesi çocuklar “Sele sepet” adlı bahşişi toplamaya çıkarlardı: “Sele sepet top kandil/Aç kapıyı ben geldim/Ay da yıl da bir kere/Kapına ben geldim.”

Osmanlı’nın şehzade şehri Amasya, Yeşilırmak’ın iki yakasına kurulmuş biblo gibi bir şehrimizdir.1860 yılında mutasarrıf (kaymakam ile vali arası bir makamdır) Ziya Paşa, kaleden davul ve zurna eşliğinde ramazan eğlencesi geleneğini başlatır. Kültürel miras eserlerini son yıllarda en iyi bir şekilde tamir eden ve sunan Amasya şehrimizde bu gelenek bando mızıka grubu tarafından devam ettirilmektedir.

Neymiş bu temcit pilavı!

“Temcit pilavı”, günlük hayatımızda sık sık kullandığımız bir deyimdir ve anlamını ramazan ayına borçludur. İftarda pilav bol bol yapılır. Bazı yörelerde sahurda iftardan kalan yemekler tüketildiği için, iftardan kalan bu pilav tekrar ısıtılır ve sahurda yenilir. Bir şeyin bıktırırcasına tekrar edilmesi anlamında kullandığımız “temcit pilavı gibi” deyiminin kökeni burada diyebiliriz. Öte yandan, “Temcit” bir duadır. “Recep, şaban ve ramazan” adlı mübarek kabul edilen üç aylar boyunca sabah ezanından sonra minareden hoca tarafından okunan duanın adıdır.

Eski adları “Ayıntap”, “Kala-ı füsus” (yüzük kalesi) olan Gaziantep’te ise ramazan ayının ilk iftarında mutlaka keşkek yenilir ve iftar yemeği baklavayla sonlandırılır. Baklava dilimi, şerbetli olan alt tarafı ağzın damak tarafına gelecek şekilde yenilir ki, tüm maddi ve manevi tatlar damakta uzun süre kalabilsin! “Tadı damağımda kaldı” deyiminin kökeni de buna dayanır. Sinop, Anadolu medeniyetleri tarihinde önemli bir yerleşkedir. Helenistik ve Anadolu Selçuklu dönemleri oldukça etkileyicidir. Ramazan ayında “Helesa” adlı bir gelenek günümüzde de yaşatılmaktadır. Süslenmiş bir kayık, eller üzerinde cadde ve sokaklarda bando mızıka çalınarak taşınır ve ramazan kutlanır.