Aşkın yeri

Can ve ten uyum içinde ise buradan elbet aşk doğar. Aşkın yeri can içerisindedir ve can âşıkların sakiliğini canan yapar. Canlar sofrasında hayret ve dert vardır


TEN Zİ CAN Ü Zİ TEN MESTUR NİST
LİK KES RA DİD-İ CAN DESTUR NİST
(Ten candan can da tenden gizli değildir.
Lakin canı görmek için izin yok)

Görmek için elbette geniş bakabilmek, işitmek için de bu defa aşk bilgesi olmak gerek. Bilge ancak verilen sırlara mana verebilir. Aksi halde bilgisi nispetinde gerçeği ya reddeder ya da kabullenir. Ney, aynı delikten farklı sesler çıkarılmasına imkan verir. Pes ve tiz sesler insanı türlü türlü etkiler. Hz. Mevlana bu beyitte sözlerine daha da derinlik katar; adeta neyzenin yüksek şiddette üflemesi gibi. Söyleyen söylerken dinleyen de dinlerken hayretlere bürünür ve bu hayrette ne endişe kokusu vardır ne de başka bir şey. Dinleyen şimdiye kadar dinlediği kişinin Hz. Mevlana olduğunu sanıyordu. Oysa söyleyen Hz. Muhammed’dir.

Cenabı Allah’ın son peygamberi, kendisinden önceki tüm nebilerin toplamı, gülistanın gülü ve gül kokulu peygamberini dinler. “Ben Kuran’ın kuluyum, Muhammed Mustafa’nın (SAV) ayağının tozuyum” diyen Hz. Mevlana, “Dinle ilk beyitten itibaren dinle bu ney’i” der. Ama “neyzenden” demez. Neyzen deseydi, kendisini işaret etmiş olurdu. “Dinle bu ney’i” demekle, aynı zamanda “dinle, duy Hz. Muhammed’i” demiş olur…

Cebrail, Hz. Muhammed’e “İkra” (oku) dediğinde, Hz. Muhammed “Ben okuma bilmem” der. Hz. Muhammed’i sıkıca kucaklayarak yeniden “Oku” der. Yani Hz. Muhammed’e bir ses duyurur ve ondan tekrar etmesini ister: “Dinle, kendini dinle!”

Dinle bu kitabı

Hz. Mevlana da “bişnev” diye Mesnevi’ye başlarken neyzen olarak benden değil Hz. Muhammed’e kulak ver der. “Bişnev in kitap “dinle bu kitabı” yerine, şayet “bişnev ez kitap” demiş olsaydı rastgele bir kitap anlamına gelecekti. Yaradan’dan gönlüne ilham olarak Yaradan’dan gönlüne göre ilham olarak gelenleri söylediğini hatırlayalım. Hz. Mevlana’nın ilhamının kaynağı, Hz. Muhammed’e indirilen, onun gönlüne doldurulan vahiydir. Hz. Mevlana, Hz. Muhammed’in sünneti ibadetlerini örnek alarak (Hz. Muhammed’e yaklaşabildiği kadar elbette) aşk ehli olduğunu sık sık göze getirir. Kuran-ı Kerim gibi Yaradan’ın Mesnevi’yi de koruyacağını Hz. Mevlana Önsöz’de beyan eder. Çünkü söyleten Yaradan’dır. Söyleyen ise Hz. Muhammed’dir. Dinle derken, hem kendisine hem de Mesnevi’ye yaklaşan dinleyicilere (okuyanlara), “Hz. Muhammed’e kulak veriyorum siz de kulak verin” demek istemektedir.
Aşk doğar

Yaradan’ı anlayabilmek, Hz. Muhammed’i sevebilmek, bir anlamda onlara muhabbet ile bağlanmak anlamına gelir. Muhabbet yukarıdan aşağıya rahmet ile iner; aşağıdan yukarıya ise vefa ile döner.

Hz. Mevlana’nın Yaradan ve Hz. Peygamber’e vefasının mükafatı Mesnevi’dir. Can ve ten uyum içinde ise buradan elbet aşk doğar. Aşkın yeri can içerisindedir ve can aşıkların sakiliğini canan yapar. Canlar sofrasında hayret ve dert vardır. “Yar aynadır sakın huzurunda nefes alma. O’ndan can al can sıkma ki O’ndan istifade edesin. Nur nar içinde saklıdır nuru al narı bırak.”

Bedenin kökü

Bedenin kökü topraktan gelir. Bu toprak üzerine can denen bostanı sür, neşelendir. Yaradan ile yaşarken gerçekleştirdiğin kavuşmayı gözyaşlarınla da sula. Buradan yetişen ürünler insanın manevi gıdalarıdır. Üzerinde can bostanı kurulmamış bedenlerin kurdukları pazardaki ürünler insanı kamile ekşi gelir. Dosta candan giden bir yol vardır. Aşk ile aşık canda birdirler; aynı canı taşırlar. Sakın sen onları iki sanma, ayrı sanma.

Hakikat gönül gözüne gözükür, can kulağına seslenir. Ten bu ses ve gözün misafirhanesidir.