Bir papağana sahip çıktığımız kadar...

Tam olarak cevabını veremediğim bir şey; memlekette ruhsal bozukluk yaşayanlar, vicdan yoksunları, şiddet yanlıları arttı mı, yoksa biz sosyal medya diye bir şey olduğu için mi onları daha çok görür olduk? Ya da onlar sosyal medya şöhretinin cazibesine kapılarak kendilerini daha çok sergiler mi oldular? Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı?

Bunu bilmesek de bildiğimiz şey, bütün korumasız canlıların her an tehlike altında olduğu bir düzende yaşamaktayız ve bunu sosyal medya marifetiyle gün gün naklen izliyoruz. Bir gün çocuklara yöneliyor, bir gün kadınlara, en çok da ağzı var dili yok olan hayvanlara. Bir gün patileri kesilen köpek yavrusuna, bir gün boğazı sıkılan papağana. Biz de cep telefonumuzdan, bilgisayar ekranımızdan öylece bakıyoruz sahnelenip yayılan vahşet filmine.

Ve evet; o görüntüler karşısında birileri de kıyamet koparıyor çünkü -ne mutlu ki- vicdan hâlâ mevcut o birilerinde ve o kıyamet kopmak zorunda. Her seferinde, hepsine karşı. Bunun bir diğer varlıkla, canlıyla, kutsal kabul edilen bir değerle kıyaslanarak kıymetsizleştirilecek tarafı yok. Bunu neden söyleme gereği duyuyorum sık sık? Çünkü bir de “Bir papağana sahip çıktığınız kadar”cılar var her zaman olduğu gibi. Onlar için şu, bu, öteki, beriki ‘asıl’ değerli ve önemli olan iken, ‘alt tarafı’ bir papağan için bir bardak suda kıyamet koparılmamalı. Çok duyarlıysak, bunu başka alanlarda göstermeliyiz.

O ‘başka’ alanın neresi olduğu konusunda asla anlaşamayacağız tabii. En uç noktada birinin “Şu papağana sahip çıktığınız kadar memlekete çıkmadınız” dediğini gördüm. Siz de şunu bir anlamadınız: Vicdan o şekilde tartıya gelir bir şey değil. Varsa vardır, yoksa yok. İşkence gören papağanda kıpırdamıyorsa savaş mağduru çocukta da sızlamaz, memleket de umurunda olmaz. Papağana sahip çıkana sahip çıkınız.

Kadın filmi var da izlemiyor muyuz?

Sinemanın kadınla ilişkisi -hem izleyici hem de kadın olarak- doğal olarak ilgimi çekmekte. Filmleri “kadın hikâyesi - erkek hikâyesi” diye ayırmayı ben de istemem ama filmlerin çoğunun neden erkekler yatakhanesinde çekilmiş gibi olduğunu da anlayamıyorum. Bunu en ‘gişe filmi’ kabul edilenler için de soruyorum, en ‘sanat filmi’ diye sınıflandırılanlar için de. Kim karar verdi seyircinin sinema salonlarında sadece erkekleri izlemek istediğine?

Bu yüzden, New York Times’ta yer alan bir araştırma sonucu son derece ilgimi çekti. Meşhur Creative Artsits Agency ile Megan Smith tarafından kurulan shift7’nin 2014 - 2017’nin 350 filmini kapsayan araştırması, kadın kahraman ile gişe başarısı arasında bağlantı kuruyor. 350 filmden 105’inde kadınlar, 245’inde de erkekler başrolde ve kadınların başrolde olduğu filmlerin hepsindeki ortalama gelir, erkeklerinkinden fazla. Araştırmacıların derdi, bu tablonun açıkça verdiği mesajın yapım şirketleri tarafından da alınması.

2018’de en çok izlenen yerli filmler listemize baktım, “Müslüm” ile açılıyor, sonrası komediler ve bildiğimiz askerlik şubesi tablosu. Ama kadınların başrolde olduğu bir dolu komedi filmi mi var izlenmeyen? “Aile Arasında”nın ikinci sırayı kapması, “Deliha 2”nin ilk 10’a girmesi bir şeyler söylüyor herhalde. Var da izlemiyor muyuz?