“Bütün dünya bir yabancı ülke”

"Ben nereye aitim?" büyük ihtimalle bu toprakların babasının malı olduğu yanılgısına düşmeyen herkesin günün birinde kendine sorduğu bir soru. Şu iki ayağımla üzerinde durduğum kara parçasında benden önce kimler vardı, “köklerim” nerede? Büyük dedemin göçtüğü yerde mi, babamın geldiği yerde mi, annemin doğduğu yerde mi? Hangisi “bizim memleket?”

Ayça Damgacı kendi ailesiyle böyle bir “baba vatan” yolculuğuna çıkmış, Tümay Göktepe ile birlikte yönettikleri belgesel film “Patrida” ile bizi de bu “arayış”a yoldaş ediyor. Baba vatan diyorum, çünkü Patrida Yunanca o anlama gelirmiş, Ayça Damgacı da Batı Trakya göçmeni babası İsmet Damgacı’nın hayalini gerçekleştirip onu 87 yaşında doğduğu topraklara; İskeçe’ye götürüyor. Aslında bir “tersine göç” yolculuğu gerçekleştiriyorlar; İskeçe’den başlayıp Selanik ve Atina’dan geçerek Zürih’e varan. İsmet Bey’in ailesi babasının işi nedeniyle o 10 aylıkken Zürih’e taşınmış. İsmet Damgacı için İskeçe annesinin anlattığı kadar var, memleket diye 16 yaşına kadar yaşadığı İsviçre’yi bilmiş. Onu ve ailesini bir trene bindirip yollayan ülkeye hala özlem duyuyor. Kızına neredeyse bebeklikten Almanca dersi aldırmaya başlayacak kadar. Bu konuda belli ki baba kız arasında bir çekişme var. “Biz Avrupa’nın son temsilcileriyiz” dediğinde Ayça Damgacı’nın bir bakışı var, bin cümleye bedel. “Rumeli insanı Anadolu insanıyla bağdaşamaz,” diyor İsmet Bey, “Her ne kadar benim kızım buna kızsa da gerçek budur”.

40. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında ttps://filmonline.iksv.org/ adresinde çevrimiçi, cumartesi de Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bünyesinde izleyebileceğimiz “Patrida”, evdeki bir dolapta eski kimlik kartlarının, tapuların, banka cüzdanlarının arasına sıkışmış siyah beyaz fotoğrafların izinden giden bir yol hikayesi. Kalbinin bir kısmı annesinin anlattığı yeşil dağlarda, bir kısmı onu 16 yaşında dışlayan ülkede kalmış, en acı veren aile sırlarını kendine saklamış bir adamın çocuksu heyecanını taşıyor. İsmet Bey çok canlı, çok renkli, tanımaktan, birlikte yola çıkmaktan mutlu olduğunuz bir karakter. Filmin “atanmış aidiyet - kimlik” üzerine bir dolu sorusu, bazılarına cevabı, izleyene bıraktığı bir dizi duygu ve düşünce var. Ama hepsinin ötesinde, artık anlatılmamış hiçbir şey, o çekmecede saklı bir muamma kalmadığında, Ayça Damgacı’nın vardığı sonuca ulaşıyor ucu: “Bütün dünya bir yabancı ülke”.

“Bütün dünya bir yabancı ülke”

Arkadaş Z. Özger’i sevecek misiniz?

Ulusal Belgesel Yarışması’nda Ulaş Tosun’un şair Arkadaş Z. Özger’i anlatan “Merhaba Canım” filmi de seyirciyle buluşuyor. Herhalde epeyce kişi için isimsiz bir duvar yazısı olan “Zeki Müren’i seviniz” dizesini de içeren o nefis şiirden alıyor adını. O kısmını tamamlayalım hiç değilse; “güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum / düşüvericek ellerinizden ve / bir gün elbette / zeki müreni seveceksiniz / (zeki müreni seviniz)”

Yönetmen filmde “Türkiye devrimci ve entelektüel çevrelerinde de etkin olan heteronormatizme karşı bir başkaldırı” diye tanımladığı “Merhaba Canım” şiirinin yazılışından 50 yıl sonra, 1973’te daha 25 yaşındayken bu hoyrat dünyadan çekip giden Arkadaş Z. Özger’in izini sürüyor. Ablasının, eniştesinin, çoğu Mülkiyeli arkadaşlarının, ‘yoldaşlarının’ anlattıklarıyla. Açıkçası “yoldaş” sözcüğünü tırnak içine almayı tercih ettim, çünkü belgeselde anlatılanlardan, sıradışı bir şair, son derece duyarlı bir genç insan olan Arkadaş Z. Özger’in cinsel yöneliminden ötürü az çekmediği anlaşılıyor. Mülkiyeli arkadaşı Akın Evren maruz kaldığı “homofobik tepkileri” anlatırken, Savaş Dizdar “Onu iteledik, ötekileştirdik, dışladık” diye “sıkılarak” itiraf ediyor.

Hüseyin Cevahir için yazdığı “Alnını dağ ateşiyle ısıtan / yüzünü kanla yıkayan dostum” dizelerini baş tacı etmeyi bilen “devrimci” çevre bu “sakalsız oğlana” kucak açmayı becerememiş. O hala 25 yaşında, ipincecik, hassas bir çocuk. Yaşamı gibi ölümü de onu anlayamayanlar için “sır”.