Cezaevinden haykıran iki kadın

"Niye dövüyorsun, dedim, ‘çok güzelsin, o yüzden’ dedi”. Bazen şiddeti yaşayan bir kadının kurduğu tek bir cümle, “kadına şiddet” üzerine yazılacak onlarca cümleyi alt edebiliyor. Ne söylense o etkide olamıyor. Aylin Işık’ın bu cümlesi öyle mesela benim için. “Boşanma davasını açtım, yazdığım dilekçeyi zorla yedirdi bana,” diye devam ediyor sözlerine. Evde ne kadar ilaç varsa içtiğini ve kendine geldiğinde ölmediğine üzüldüğünü anlatıyor. Ailesine söylüyor boşanma davası açtığını, “Anne benim cenazem çıkacak buradan,” diyor, “Ben de neler yaşadım,” oluyor aldığı cevap. Kurtuluşu tetiği çekmekte buluyor sonunda. “Kıskançlık krizi cinayetle bitti” diye yansıyor basına olay.

Havva Zor defalarca deniyor kaçmayı. “Burnumu, kaburga kemiklerimi, parmaklarımı, her yerimi kırdı. Sürekli ölüm tehdidiyle yaşadım” diyor. Buna rağmen canına tak etmesini sağlayan “İkinize de yeterim ben,” cümlesi oluyor. Kızına ve kendisine! Bİr anne olarak kızını taciz eden, uyuyan oğlunun kafasına silah dayayan adamı öldürüyor. “Hatay’da vahşet”, atılan başlık.

Biz bu olayları bir filmde izlesek, kadının kendisine yıllarca şiddet uygulayan müstakbel katilini öldürerek kendisinin ve çocuklarının canını kurtardığı sahne mutlu sondur. Ölmemek için öldürmek zorunda kalmıştır. Gerçek hayatta Aylin de Havva da cezaevinde. Biz onların sesini Ceylan Özgün Özçelik’in yönettiği, Armağan Lale’nin yapımcılığını üstlendiği “Cadı Üçlemesi 15+” adlı deneysel belgeselde duyuyoruz. Aslında tam olarak onların sesini de duymuyoruz. Esasen yola çıkarken Aylin ve Havva’nın yaşadıklarını kameraya anlatmalarıymış hayalleri. İzin çıkmamış. Ses kaydı için ikinci kez başvurmuşlar, gene olmamış. Sonunda sorulara cezaevinden mektupla cevap veren kadınların satırlarına Hare Sürel ile Gülçin Kültür Şahin ses olmuş. Son derece güçlü bir anlatım ve o sert, dolaysız cümleleri etkileyici bir doğallıkla aktaran aracı sesler.

Cezaevinden haykıran iki kadın

İki kadın hikâyelerini büyük bir sadelik ve sahicilikle anlatıyorlar. Nasıl bir evde büyüdüklerini, nasıl bir çocuklukları, ne gibi hayalleri olduğunu, evliliklerinin bütün bunların üzerinden nasıl buldozer gibi geçtiğini. “Kötü insan deyince aklıma o geliyor” diyor Havva. Kendi ifadesiyle “Duaya ve Rabbine sığınarak” dayanıyor, çocuklarına kavuşacağı günü bekliyor.

“Suçun adı bile ayrımcı” diyor Aylin. “Kasten adam öldürme. Halbuki bu ülkede en çok kadınlar öldürülüyor. Hayatta kaldığım için buradayım. Olmayan adalet elçileri diyor ki; kendini niye savundun, ölseydin. Niye sen ölmedin?”

Canına tak etmek ne demektir, çok iyi anlıyorsunuz izlerken. “Çok korktum. Çok sustum. Yeter!” cümlesi yankılanıyor kulağınızda. İki kadının sesine, anlattıkları yerlere, olaylara, onları harekete geçiren c karartan haksızlıklara dair çarpıcı görüntüler eşlik ediyor. Lunaparkta bir balerin mesela. Çünkü hayat balerine benziyor, Aylin’e göre: “Çıksak da insek de olduğumuz yerde dönsek de istersek dimdik durabiliriz”.

Filmin en güzel yanı, iki kadının da bütün bu çektiklerine, haklarında yazılan çizilen korkunç şeylere, cezaevinde geçecek yıllara rağmen umut dolu olmaları. Gelecek hayalleri yer tutuyor anlattıklarında bol bol. Yaşadıkları bu olaydan sonra hayatlarına giren güzel insanlar, sonra. Havva’nın her an yanında olan avukatı Mehtap Hanım. Aylin’in cezaevindeki “kız kardeşleri”. Kendini çok şanslı hissettiğini söylüyor, en çok kullandığı kelimenin “geçti” olduğunu.

Görüntü yönetmenliğini Gözde Koyuncu’nun, kurgusunu Arzu Volkan’ın üstlendiği, prömiyerini 41. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştiren film, bu ay MUBI’de gösterimde. Başta dediğim gibi, kadına şiddete dair yazılacak onlarca cümleden daha çarpıcı, daha etkili.