Doğan Hoca’ya veda

Uzun yıllardır söyleşi yapıyorum, bazılarından canımdan bezmiş olarak çıkarım, bazılarından gözüm parlayarak. Yeni bir insanı tanımaktan mutlu olmuşumdur, aramızda hoş bir sohbet akmıştır, iyi gelmiştir yani o bir iki saat bana. Bazen de öyle bir deneyime dönüşür ki o sınırlı süre, bitmesin isterim, durup durup bir cümlesi aklıma gelir, hemen arkadaşlarıma anlatmaya başlarım, haftalarca benimle birlikte dolaşır o sohbet. Kimsenin şaşıracağı bir şey olmayacak bu söylediğim; Doğan Cüceloğlu ile tam da böyle olmuştu. Başka nasıl olabilirdi ki zaten?

Önce son kitabını -Deniz Bayramoğlu ile nehir söyleşilerinden oluşan “Var mısın?”- bir solukta okumuştum, ardından da Milliyet Sanat röportajımız için o sıra gene İstanbul’u yoklayan karın kalkmasını bekleyip Kronik Kitap’ın ofisinde buluşmuştuk. 21 Ocak 2021. Bir ay olmamış daha.

Doğan Hoca’ya veda

Deniz Bayramoğlu’ndan alıntılayarak daha önce de yazdım, tekrar ediyor olacağım ama varlığıyla odayı aydınlatan insanlardandı. Işık, coşku ve neşe yayıyordu. “Karşımda koskoca hoca var, ciddi olayım, kendime çekidüzen vereyim, afili sorular sorayım” diye kasmıyordunuz kendinizi. Çünkü doğaldı, samimiydi, çok sahiciydi. “Nasıl daha iyi insan olunur?” diye anlatmasına gerek yoktu, kanlı canlı bir örnek olarak oturuyordu. Hiç öyle bilirkişi hallerine bürünmüyor, bir çocuk coşkusuyla anlatıyor, karşısındaki insanı da merak ediyordu. Hani ben sormaya gelmiştim; o cevaplayacaktı ama Doğan Hoca kimsenin kimseyi tanımaya zahmet etmediği, dinlemeyi kitabından çıkardığı bir çağda ona soru sormaya gelmiş insanın ne düşündüğüyle, nasıl hissettiğiyle ilgileniyordu. Fotoğraflarını çeken arkadaşımız Ozan’a (Güzelce) da aynı şekilde. Çocuğu var mı diye sordu, ona “Geliştiren Anne Baba” kitabını hediye etmek istedi, imzalamak için kendisinin, eşinin isimlerini yazdırdı.

Kitaplarının hayatımıza nasıl o kadar derinden nüfuz ettiğini, sözlerinin neden o derece etkili olduğunu, onu sokakta durduran teyzenin nasıl içten “Sen o televizyona çıkan adam değil misin? Allah senden razı olsun, benim ömrümden alsın, sana versin” dediğini anladım. Sohbet neydi, nasihat ile arasındaki fark neydi, başkasıyla sohbet edebilmek için önce kendinle sohbet etmen gerek derken ne demek istiyordu, kendine karşı nasıl dürüst olurdun, iki saat içinde bana bir sürü cevap, bir sürü de yeni soru armağan etti. Sonrasında da hep düşündüm; kendimi “Şu anda bunu neden hissediyorum? Bu öfkeyi, bu hayal kırıklığını?” diye yoklarken, “Bugün şunu söylerken, şu adımı atarken kendim miydim gerçekten?” diye sorarken yakaladığımda içimden Doğan Hoca’ya teşekkürlerimi yolladım. Kim bilir kaç kişinin hayatında benzer etkileri oldu ve daha da olacaktı.

Kendisini bu kadar geç tanıdığım için üzgün, kısa da olsa sohbet edebilme şansı yakaladığım için mutluyum. Pandemi geçince tekrar sohbet edeceğimizden, her sabah defterine not aldığı projelerinden nicelerini hayata geçireceğinden, kitabında hayal ettiği gibi bir konferans sonrası kucağına davulunu alıp Silifke türküleri söyleyeceğinden emindim. Olmadı ne yazık ki.

Memleketinin insanına, gelecek günlerin güzel olacağına olan inancını, “Ben insandan eminim, siz de olun, insanın içi aklının bildiğinden daha fazlasını biliyor” cümlesini unutmayacağım. O gün o bahçeye adımını atıp hepimizle; -arada lafa karıştığında cevap verdiği daldaki karga dâhil-  selamlaştığı andan iki saatin sonunda vedalaşıp ayrılmamıza kadar paylaştığımız zamanı, hayatımın kıymetli anılarından biri olarak saklayacağım.