Gönüllü çocuksuz kadınlar vardır

Çocukken Anneler Günü’ne çok anlam yüklerdim. Resimli kitabımda Ayşegül annesine bahçelerinden nergis topluyordu, pasta yapıyordu, harçlıklarından artırıp eşarp alıyordu, ben bahçemiz olmadığından ilk adımda tıkanıyordum. Ablamın yardımıyla bir hediye almayı başarıyordum kuşkusuz da annemi o “özel günde” hiç umduğum kadar mutlu görmedim. Annesi olmayanlar için üzüldüğünü söylerdi, kendisi için de tabii. Ben de bunu hiç anlamazdım. Kendisi bir anneydi, hayattaki en ‘kutsal’ mutluluğa bir değil iki kere erişmiş bir kadındı, nasıl oluyordu da hala kendi annesinin eksikliğini hissediyordu? Annelik sonsuz bir tamamlanma hali değil miydi?

Özetle annemin bizden önce bir hayatı, annelik dışında bir misyonu olması fikrini pek benimseyemiyordum, ki üstelik hep çalışan bir kadındı. Bunu o yaşta kendi kendime akıl ettiğimi sanmıyorum, belli ki toplumdaki kutsal annelik miti kanıma girmiş. O günün bir ikinci ‘üzülünesi’ kategorisi vardı: Çocuksuz kadınlar. Evladını kaybetmiş annelerden söz etmiyorum elbette. Çocuğu olmamış, doğuramamış (doğurmamış değil evet, ‘doğuramamış’) kadınlar. Kadın doğar, büyür, anne olurdu, olmamışsa bir sorunu vardı, bu bir seçim olamazdı. Onlar için üzülmeliydik, kim bilir ne kötü hissediyorlardı kendilerini o gün bu eksiklikleri yüzlerine vurulduğu için.

Uzatmayayım, aradan geçen yıllar bana çocuk doğurmak kadar doğurmamanın da bir seçim olduğunu, birinin doğal, ötekinin doğaya aykırı olmadığını, o meşhur ‘biyolojik saat’in bir şehir efsanesi olduğunu, sana dört bir taraftan dayatılsa da çalmayabileceğini gösterdi. Bunun sonucu olarak da ha bire açıklama yapman gerekeceğini. Evet, insanlar sana bu kadar özel bir konuyu rahatça sorar ve “İstemedim” cevabı asla yeterli olmaz. Ya bir sağlık sorunun vardır ya koca bulamamışsındır ya da evet, çok bencilsindir. Sadece kendini düşünüyor, kendi keyfin için hayattaki temel sorumluluğundan kaçıyorsundur.

Bir tanecik ömrünü kendi keyfine göre yaşamak istemenin nesinin kötü olduğunu tartışmayacağım. Konumuz çocuksuz olmayı seçmek. Bir zamanlar Radikal gazetesinde birlikte çalıştığım arkadaşım, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Çiğdem Dalay’ın İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’na sunduğu “Ataerkil Toplumda Gönüllü Çocuksuzluk: Türkiye’de Gönüllü Çocuksuzluğu Seçen Kadınlara Dair Algı ve Yaklaşımlar” başlıklı yüksek lisans tezine dair Evrim Kepenek’in röportajıyla karşılaştım bianet.org’da. Sonra tezi okumaya başladım.

Dalay, annelik mitini ve feminist kuramda anneliğin algılanışını ele alarak başladığı tezinde kendilerini “gönüllü çocuksuz” olarak tanımlayan 11 kadın ile yaptığı görüşmelere yer veriyor. 40 ile 59 yaş arasında, eğitimli, hayatlarının farklı dönemlerinde çocuk sahibi olmamaya karar vermiş ya da hiçbir zaman çocuk istememiş kadınlar. Kadınlığa, anneliğe bakışlarını, çocuksuzluğu seçme nedenlerini açık sözlülükle anlatıyorlar. Annesinden hoşlanmayıp bu genleri geleceğe taşımak istemediğini söyleyen de var, aile kurumunu boğucu bulup kendisi aynı resmi tekrar etmek istemeyen de. Ama en dürüstü “Çocuk bakasım yok, düşündükçe üzerine bir sürü şey kurabilirim ama temelinde canım istemiyor,” diyen kadın. Bazısı sorulduğunda konuyu kapatmak için “Kısırım, olmadı çocuğum” diye cevap veriyor, “sorumsuz kadın” damgasından kurtulmak için “ama kedim var”, “ama öğretmenim” gibi eklemelere ihtiyaç duyuyorlar. Sonuç olarak “eksik”, “yarım”, “potansiyelini kullanamamış”, “cinselliğini heba etmiş”, üstüne üstlük çocuk sevmeyen ve şefkatsiz kadın olarak görülmekten kurtulamıyorlar.

Erkekler ise bütün bu konulardan azade, meşhur biyolojik saatin tahakkümünden uzak yaşayıp gidiyorlar. Baba olmak mı istedi, ne ala, artı puan. Görüyor musunuz, ne “fedakâr” erkek. İstemedi mi, paşa gönlü bilir. Ne eksiklikten söz eden var, ne “Hata kimde?” diye soran. Büyük lüks gerçekten.