Hayalin hakikate dönüştüğü yer

En son tiyatroya gittiğim günün üzerinden geçen zaman arttıkça anılarım da silikleşiyor. Nasıl bir duyguyla giriyorduk biz o kapıdan içeri, dirseğimiz yanımızdaki insanın koluna değecek mesafede otururken bir oyun izlemek nasıl bir şeydi, karşımızdaki oyuncunun gözünün bebeğini görecek kadar yakınken sahneye, hep beraber kahkaha atarken, çaktırmadan gözümüzden akan yaşı silerken, sonunda ayaklara fırlayarak alkışlarken ya da sıkıntıdan patlamış, kimseye görünmeden sıvışmaya çalışırken neler geçiyordu aklımızdan?

En devasa, şaşaalı prodüksiyondan en küçücük salonlu, “olanaksız” tiyatroya  itiraf etmeliyim ki daha çok onlara  hepsi gözümde tütüyor, doğruya doğru. Ama neden “daha çok onlar”? Çünkü televizyonlar, bilgisayar, tablet, telefon; kısacası teknoloji iyi kötü insanı görkemli yapımlardan mahrum bırakmamayı başarıyor. Hem de dünyanın dört bir yanından dev prodüksiyonları izleme imkânımız oldu - oluyor pandemi sürecinde. Ama oyuncunun nefesini getiremiyor eve. Karşılıklı göz göze olma halini, “Bu hikâye bana anlatılıyor” duygusunu getiremiyor. Bazen sadece çıplak duvarlarla, gerçekten iki kalas ve sonsuz hevesle yaratılabilen sahicilik duygusunu getiremiyor.

Herhangi bir şeyi “kutsamak” değil niyetim ama Platform Tiyatro’nun çekip YouTube kanalından yayınladığı iki kısa oyun beni neyi neden özlediğim üzerine tekrar düşünmeye itti. Oyunlar, iki Alman yazar tarafından pandemi döneminde Berliner Ensemble için yazılan iki çarpıcı metin, iki zihin açan mololog. Toplamı 20 dakika bile değil. İlki, Roland Schimmelpfennig’in kaleme aldığı “Şov Devam Edemez”, ikincisi BBT’’de izlediğimiz “Gülünç Karanlık”ın yazarı Wolfram Lotz’un yazdığı “Olanaksız Tiyatro”. İsimlerinden de anlaşılacağı tiyatro ve tiyatro yapanların bu dönem içinde bırakıldıkları yalnızlık üzerine metinler ikisi de. Mark Levitas’ın dijital mecra için geliştirdiği konsept ve yönetimle seyirciyle buluşuyorlar. Erce Kardaş’ın başarılı çevirisinden söz etmek lazım; meselenin evrenselliği ile birleşince burada, bizim sahnelerimiz için yazıldığından bir an şüphe etmeyeceğiniz işler çıkmış ortaya. Alican Yücesoy ve Elif Ürse gibi iki iyi oyuncu tarafından oynanıyor, hatta adeta yaşanıyor olmaları da diğer artıları. Tam da özlediğimiz gibi, gözümüzün içine bakarak, eski günlerdeki gibi.

Hayalin hakikate dönüştüğü yer

Platform Tiyatro ile birlikte oyunların yapımcılığını da üstlenen Alican Yücesoy, boş duvarlara karşı salonların dolu olduğu günleri hayal eden bir aktör olarak çıkıyor karşımıza. “Radyo, televizyon, sinema ve internetle karşılaştırıldığında analog bir dinozor ve bir cennet kuşu gibi” diye tanımladığı tiyatronun korunması gerektiğinden söz ediyor: “Yoksa toplum bir eğlence çölüne düşer ve şimdi Covid-19 bizi tam da o çöle gönderiyor. Virüs rejimi ele geçirdi, bizleri evimize gönderdi, yalnızlığa.” İnsanın canını sıkan bir tanıdıklık duygusu. Şubat ayının Milliyet Sanat dergisi için Ece Saruhan’ın yaptığı röportajda Alican Yücesoy’un dediği “Biri tarafından bu kadar anlaşılıyor olmak bazen üzücü bir hismiş” ne demek, anlıyorum.

Ardından Elif Ürse’nin söze “Kardeşlerim” diye seslenerek başladığı “Olanaksız Tiyatro” başlıyor. “Bu haliyle giymek istemeyeceğimiz delik bir ayakkabı gibi” diye tanımladığı hakikatin hayallerimizi belirlememesi gerektiğini söyleyen ironik, çarpıcı, hatta sarsıcı bir metin. Çünkü evet, “hakikat budur” diye önümüze konan pek çok şeyden hoşlanmıyoruz ve hakikattir diye onları benimsemek zorunda değiliz. “Tiyatro hayalin hakikate dönüştüğü yerdir. Hayal hakikati değiştirmelidir,” diyen metin, oyunlarda “Ağaçların kışın çiçek açmasını” talep etmemizi öneriyor: “Bombaların içine doğru patlamasını, ölümün geçerliliğini yitirmesini, biriciğimiz olan hayatın artık elimizden alınmamasını”.

Çünkü hayal etmeye engel yoktur. Çünkü hakikat bile hayalin önünde dikilemez. Çünkü son sözü yazara bırakırsak “İnsanın özgürlüğü adına olanaksız tiyatro mümkün. Her şeye rağmen ve tam da bu yüzden. Olanaksız tiyatro sonsuz bir meydan okumadır”.