Kalp kırmayan Huysuz’a veda

Yıllar yılı bizi ailece ekran karşısına kilitleyen Huysuz’un büyüsü nereden geliyor diye düşünmüşümdür. Hazırcevaplık evet, müthiş bir mizah duygusu kuşkusuz, zehir gibi bir zekâ, bunların hepsi tamam. Ama yeterli mi bir ailenin yediden yetmişe bütün üyelerini eğlendirmeye? Bizim hepimize ortak payda olan neydi onda?

Şimdi buradan, onu kaybettiğimiz noktadan bakıp eski videolarını izleyip ne kadar özlediğimi fark ederken, kendi adıma bulduğum cevap, bütün o şahane zekânın, komedinin, esasen seyirciye laf atma üzerine kurulu mizahın içinde kötücüllük barındırmıyor oluşu oldu. Çünkü bu çağda beni en çok ürküten şeylerden biri zekâyla kötülüğün ikiz kardeş kabul edilmesi, iyi bir insanın kaçınılmaz olarak aptal olduğuna hükmedilmesi. Keskin zekâ eşittir yılanlık, yani.

Oysa Seyfi Dursunoğlu’nun müthiş nezaketiyle Huysuz Virjin’in dizginlenemez açık sözlülüğünü, dobralığını, yer yer patavatsızlığını ve de şirretliğini bir bünyede buluşturan ilk drag queen’imizin şovunda kalp kırmaya yer yoktu. Bütün o kafalara mikrofon vurmaların, “Seni Allah kahretmesin” diye diye tartaklamaların, kadınların yanında kocalarıyla sözde ‘flört etmelerin’ ve “Bakın da biraz kadınlık öğrenin” iddialarının altında hiç eksilmeyen bir sevecenlik vardı. Bir de saygı. Karşısındaki insana, kıymet verip, para harcayıp, zaman ayırıp onu izlemeye gelmiş kişiye saygı. “Seyirci velinimetimiz” tarzı riyakâr bir saygıdan söz etmiyorum, sahici bir saygı, kastettiğim.

Kibir yoktu sonra. Türkiye’nin en çok izlenen şovlarını yapıyor, onca para kazanıyor ve kazandırıyor, deli gibi alkışlanıyorken 40 yaşında kadar Sosyal Sigortalar’da çalışan, elini yıkayacak sabun alamayan yoksul memur Seyfi’yi hiç unutmadı, ardında bırakmadı. Memuriyet zamanında ek gelir olsun diye ramazan eğlencelerine çıkmaya, kantolar söylemeye, meddahlık yapmaya başlamış, bir gece onu izlemeye gelen Muzaffer Hepgüler ve karısının haber uçurması sayesinde Kulüp 12’de sahneye çıkarak kendinden ikinci bir insan, parlak bir yıldız yaratmıştı. Ama peruğunu, takma kirpiklerini atıp evine gittiğinde Huysuz Virjin’den de sıyrılıyor, artık para sıkıntısı olmasa da aynı mütevazı hayatını sürdürüyordu. Ne kadar kazanırsa kazansın har vurup harman savurmadı, “cimri” dediler, hâlbuki tutumluydu. O yüzden kendisini izlemeye gelen herkesle, dar gelirli vatandaşla da halden anlayan bir ilişki kurmaya devam etti.

Seyircileri arasında ayrım yapmadı. Birilerini itip kakarken ötekinin önünde düğme iliklemedi. Yeri geldiğinde kendisini izlemeye gelen devlet büyüklerine de laf atmayı ihmal etmedi. Bir sahne insanı olarak Ahmet amcayla Fatma teyzeyle şakalaşıyorsan, Turgut Özal ile Semra Özal geldiğinde onlara da bir çift söz edebilmeliydin, “Halk bunu beklerdi çünkü”, öyle anlatıyordu bir röportajında.

80’li yaşlarına kadar olağanüstü bir enerjiyle hayatımızda olan Seyfi Dursunoğlu, ardında iki kişilik boşluk bırakarak gitti ve yazılanlardan, çizilenlerden gördük ki hemen herkesin hayatında farklı bir izi, bir hatırası varmış. Ben hem Huysuz Virjin hem Seyfi Dursunoğlu olarak karşısındakini kırmadan dökmeden her daim lafı gediğine koyan, on parmağında on marifet bir sanatçı olarak hatırlayacağım onu. Ardından söylendiği gibi “bir rengimiz” falan değil, içinde her rengi barındıran gökkuşağı gibi bir şeydi bence. Kalp kırmayan şakaları, “Çastara çastara” diye koşarak merdivenlerden inişi, “Alavere dalavere, alavere dalavere, şimdi her şey dalavera”sı, kesemeyen, biçemeyen, dikemeyen Katina’sıyla pek sevmiştik kendisini.