Tanıdık hikâyeler, yaşayan karakterler

Bir film izlerken az çok kendi dünyasıyla bağ kurmak her seyircinin hoşuna gider diye düşünüyorum. Hani perdede bire bir benim dertlerim olmak zorunda değil de, arada birisi de bir yerinden tutsa fena mı olur? Yana yakıla iyi yazılmış kadın karakter görmek neden bu kadar zor sinemamızda diye söylenmemizin sebebi de biraz bu. Ya hiç yoklar ya da erkeğin hayatının bir kenar süsü ya da başındaki büyük belanın (misal yaratamamak) müsebbibi olarak boy gösteriyorlar. Kendilerine ait doğurmak-doğurmamak dışında bir meseleleri yok, ya menopoz ya kısırlık ya kürtaj olmadı postpartum depresyonla uğraşıyorlar. Hani böyle olacaksa hiç olmasın dediğin birtakım karton yaratıklar deviniyor perdede.

Tanıdık hikâyeler, yaşayan karakterler

  1. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde izlediğim iki film bu anlamda bana derin bir nefes aldırdı. İlki daha katalogdaki fotoğrafıyla bile insanı tavlayan “Dirlik Düzenlik”. Nesimi Yetik’in “Toz Ruhu”ndan sonraki ikinci uzun metraj filmi, bir anne ve iki yetişkin kızından oluşan bir ailenin birbirine köstek olmak üzerine kurulu ilişkisini anlatıyor. Birbirinden çok farklı iki kız kardeş; biri şarkıcı olmak isterken okuyamayıp emlakçı olmuş alımlı bir kadın olan Vildan, diğeri kardeşinin acımasız tabiriyle “bu haliyle kimse onu almaz diye” okutulmuş, yürüme engelli, hayattan daimi alacaklı tarih öğretmeni Hicran. Ortada da zaten kocadan yana yüzü gülmemiş, şimdi de kızlarının kavgasından bezmiş, evden ayrılmak isteyen anneleri Dudu.

Fotoğrafta onları nadir mutlu anlarından birinde görüyoruz; renkli boneleriyle havuzda. Geri kalan zamanda ise koptu kopacak bir pamuk ipliğiyle bağlı sürdürüyorlar hayatlarını, iki kız dururken Dudu’ya gelen evlenme teklifiyle de kıyamet kopuyor sonunda.

Filmde anneyi yönetmenin annesi Dudu Yetik oynuyor, inanılmaz etkileyici yüzü ve bütün sahiciliğiyle. Vildan’da izlediğimiz Betül Esener, hem yapımcı hem kurgucu hem de Nesimi Yetik’le birlikte senaryoda imzası var. Aynı zamanda yönetmenin eşi. Ne kendisine ne çevresine rahat veren, çok renkli bir karakter olan Hicran’da ise Asiye Dinçsoy harikalar yaratıyor. Basın toplantısında “Bu tarz kadın karakterlerin olduğu, güçlü yazılmış, diyalogların fazla olduğu ama o diyalogların öylesine yazılmadığı film bulmak oyuncu olarak büyük bir nimet” dedi Dinçsoy. Seyirci için de öyle gerçekten.

Tanıdık hikâyeler, yaşayan karakterler

Sözünü edeceğim ikinci film ise, yönetmen Ferit Karol’un senaryosunu Serkan Fakılı ile birlikte yazdığı “Kumbara”. Tek çocuklu bir aile babası olan Orhan, bir kaza sonucu komada olan annesiyle uğraşırken araba alırken kefil olduğu arkadaşı ortadan kaybolur. Bir yanda üstüne kalan borç bir yanda ailesinin ihtiyaçları, yetmezmiş gibi annesinin üzüntüsü, Orhan gitgide sıkışır ve yalnızlaşır. “Bunun kadın karakterle ne ilgisi var?” derseniz, “Kumbara” bir erkeğin hikâyesini tamamen onun gözünden anlatırken kadın karakteri nasıl ezip geçmezsiniz konusunda ders niteliğinde bir film. Çünkü karısı kendi dünyası, uğraşları, istekleri olan, bunlar için kararlar alan bir kadın. Zavallı bahtsız adamın dırdırcı karısı değil. Ve aralarında sevgiye dayalı olduğunu gördüğümüz sıcak, yaşayan bir ilişki var, birbirlerine kızarken de, kavga ederken de, özür dilerken de. Filmde beni en çok etkileyen bu oldu. Tabii Orhan’ı bütün zaaflarıyla inandırıcı ve sevilesi kılan Murat Kılıç ile ışıklı oyuncu Gülçin Kültür Şahin’in yakaladığı uyumun da bunda payı büyük. 

İlla büyük iddiaları olmayan, bildik, tanıdık hikâyeler, yaşayan karakterler iyi geliyor insana. En azından bana.