Terditli boşanma davası nedir?

11 Mayıs 2022

Eşlerden birinin birden fazla boşanma sebebine dayalı olarak boşanma davası açabilmesi mümkündür. Bu şekilde birden çok hukuki nedene dayalı olarak boşanma davası açılmasına terditli dava denilmektedir.

Terditli davalarda taleplerden ilki asıl talep; diğerleri ise yardımcı taleptir. Söz gelimi eşlerden biri, diğeri hakkında açtığı boşanma davasında; öncelikle zina sebebiyle boşanmaya karar verilmesini, bu yöndeki talepleri kabul edilmezse evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle boşanmaya karar verilmesini terditli olarak isteyebilir.

Terditli şekilde açılan davalardan birinin kabul edilmesiyle birlikte davacı, davasını ispat etmiş olur. Terditli boşanma davasına ilişkin değerlendirmede bulunan Yargıtay, yakın tarihli bir kararında şu tespitlere yer vermiştir:

“Mahkemece davacı kadın tarafından terditli olarak açılan boşanma davalarından evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı olarak açtığı davanın kabulüne karar verilerek boşanma hükmü kurulmuş, Türk Medeni Kanunu'nun 162. ve 163. maddelerine dayalı olarak açılan boşanma davaları ise reddedilmiştir. Davacı-karşı davalı kadın tarafından terditli olarak açılan boşanma davalarından evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki nedenine dayalı boşanma davası ispatlanarak kabulüne karar verildiğine göre, davacı-karşı davalı kadın bu dava açısından haklılığını ispat etmiştir. O halde, bu dava açısından haklılığını ispat eden davacı-karşı davalı kadın aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücreti hükmedilemez.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/6661 E., 2019/6571K., 22.5.2019 T.)

Görüleceği üzere terditli boşanma davalarında davalardan birinin reddedilmiş olması halinde dahi davacı aleyhine yargılama giderine ve avukatlık ücretine hükmedilmez.

Sağlıklı Günler

Av. Yaşar ÖKSÜZ

www.instagram.com/av.yasaroksuz/

Yazının devamı...

Filli ayrılık nedenli boşanma

13 Nisan 2022

Medeni Kanunun 164. maddesinde "fiili ayrılık sebebiyle boşanma" düzenlenmiştir. Bu boşanma sebebine “ortak hayatın kurulamaması nedeniyle boşanma" da denilmektedir. Fiili ayrılık sebebiyle boşanmaya karar verilebilmesi için üç şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bunlar;

1. Daha önce açılmış ve reddedilmiş bir boşanma davası olmalıdır. Açılan davanın hangi sebeple veya kimin tarafından açıldığı önemli değildir. Bu şart gerçekleşmeden taraflar ne kadar uzun süredir ayrı yaşıyor olursa olsun fiili ayrılık sebebiyle boşanmaya karar verilemez.

2. Ret kararının kesinleşmesi üzerinden üç yıl geçmelidir. Üç yıllık süre, ret kararının kesinleştiği anda başlar. Bu sebeple ilk boşanma davasının kesinleştiği tarih büyük öneme sahiptir. Davadan feragat durumunda kesinleşme, feragat tarihinden itibaren hesaplanır.

3.Üç yıllık süreçte ortak hayatın kurulamamış olması ve bu sürenin kesintisiz devam etmesi gerekir. Ancak tarafların çocuklarını görmek için kısa süreliğine yan yana gelmiş olmaları, ortak hayatın kurulduğu anlamına gelmemektedir.

Ortak hayatın kurulamaması sebebiyle boşanmanın şartlarına ilişkin değerlendirmede bulunan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu yakın tarihli bir kararında şu tespitlere yer vermiştir:

“Türk Medeni Kanununun 166/4. maddesi ... gereğince boşanma kararı verilebilmesi için ilk koşul, reddedilen bir boşanma davasının bulunmasıdır. Bu davalarda reddedilip kesinleşen ve boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan bir davaya dayanılabilir. Ret kararının kesinleşmiş olması dava şartı olup, mahkemece kendiliğinden dikkate alınmalıdır.

İkinci koşul, ret kararının kesinleşmesinden sonra ortak hayatın yeniden kurulamamış olmasıdır. Hemen belirtilmedir ki, ortak hayatın kurulması ile kastedilen, evlenmenin genel hükümlerinde tanınan hakların kullanılması ve yükletilen görevlerin yerine getirilmesini üstlenecek şekilde eşlerin biraraya gelmesidir. Yargıtay içtihatlarında da benimsendiği üzere çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, ölüm, düğün gibi haklı sebeplerin gerektirdiği hâller için biraraya gelmek, TMK’nın 166/4. maddesi kapsamında ortak hayatın yeniden kurulduğu anlamına gelmez.

Üçüncü koşul ise ret kararının kesinleşmesinden sonra üç yıllık bir sürenin geçmesidir. Bu süre kesintisiz olmalı ve hâkim tarafından resen gözetilmelidir

Yazının devamı...

Eşler kefil olabilir mi?

6 Nisan 2022

Eşlerin hukuki işlemlerinin genel kuralları Medeni Kanunun 193. maddesinde düzenlenmiştir. Kanundaki düzenlemeye göre eşlerden her biri, diğeri ve üçüncü kişilerle, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, her türlü hukuki işlemi yapabilir.

Kefillikle ilgili aksine hüküm ise Türk Borçlar Kanunun 584. maddesinde düzenlenmiştir. Bu hüküm gereğince eşlerden biri, mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı olmadıkça veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı doğmadıkça, ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir.

Ancak yapılmış bir kefalet sözleşmesinde kefilin sorumlu olacağı miktarın artmasına veya adi kefaletin müteselsil kefalete dönüşmesine ya da kefil yararına olan güvencelerin önemli ölçüde azalmasına sebep olmayan değişiklikler için ise diğer eşin rızası gerekmez.

Kanundaki bu düzenleme, evlilik birliğinin korunması için büyük öneme sahip olmasına rağmen ticari hayatın olumsuz gelişmesine neden olacak niteliktedir. Bu sebeple bu konuda önemli istisnalar getirilmiştir.

Bu kapsamda ticaret siciline kayıtlı ticari işletmenin sahibi veya ticaret şirketinin ortak ya da yöneticisi tarafından işletme veya şirketle ilgili olarak verilecek kefaletlerde diğer eşin rızası gerekmez.

Aynı şekilde mesleki faaliyetleri ile ilgili olarak esnaf ve sanatkârlar siciline kayıtlı esnaf veya sanatkârlar tarafından verilecek kefaletlerde de diğer eşin rızası gerekmez.

Tarım kredi, tarım satış ve esnaf ve sanatkârlar kredi ve kefalet kooperatifleri ile kamu kurum ve kuruluşlarınca kooperatif ortaklarına kullandırılacak kredilerde verilecek kefaletler için de diğer eşin rızası aranmaz.

Eşlerin, diğer eşin rızasını almadan kefil olamayacağına ilişkin değerlendirmede bulunan Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, yakın tarihli bir kararında şu tespitlere yer vermiştir:

Yazının devamı...

Mal paylaşımında yetki kuralı

30 Mart 2022

Mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda yetkili mahkeme, Medeni Kanunun 214. maddesinde özel olarak düzenlenmiştir.

Medeni Kanun'un 214. maddesinde düzenlemeye göre mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda, mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davanın ölenin son yerleşim yeri mahkemesinde açılması gerekir.

Mal rejiminin; boşanma, evliliğin iptali veya hakim tarafından mal ayrılığına karar verilmesi ile sona ermesi halinde ise yetkili mahkeme; bu davalarda yetkili olan mahkemedir. Örneğin boşanma davası Bakırköy adliyesinde açılmışsa, mal rejimi davası da Bakırköy’de açılmalıdır.

Medeni Kanun'un 214. maddesinde ise son olarak kapsayıcı bir hükme yer verilerek, mal rejiminin sona ermesine neden olan diğer durumlarda davalı eşin yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğu hüküm altına alınmıştır.

Mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda ölenin son yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olacağına ilişkin yetki kuralı kesin yetki kuralıdır. Medeni Kanun'un 214. maddesinde belirtilen diğer yetki kuralları ise kesin nitelikte değildir.

Mal paylaşımı davalarında yetkili mahkemenin nasıl belirleneceğine ilişkin değerlendirmede bulunan Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, bir kararında şu tespitlere yer vermiştir:

“Dava, evlilik birliği içerisinde edinilen taşınmaz ile banka hesaplarında bulunan paralar üzerinde mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacağın tahsiline ilişkindir. Mal rejiminin tasfiyesine dair davalarda, mal rejiminin ölümle sona ermesi durumunda ölen eşin son yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Bu yetki kesin olup aynı zamanda bir dava şartıdır. Kesin yetki kuralı, taraflarca ileri sürülmese bile; yargılamanın her aşamasında mahkemece resen gözetilir.” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2016/261 E. 2016/495 K. 19.1.2016 T.)

Görüleceği üzere mal rejimine ilişkin davalarda yetki mahkeme, mal rejimin nasıl sona erdiğine göre belirlenmektedir. Bu durumda yetkili mahkeme, kesin yetkili mahkeme ve kesin olmayan yetkili mahkeme ayrımına göre değerlendirilmektedir.

Yazının devamı...

Katkı-katılma alacağı farkları

23 Şubat 2022

Katkı alacağı ile katılma alacağı sıklıkla karıştırılan iki kavramdır. Kelime olarak birbirlerine benzeyen bu iki kavram arasında çok temel farklar bulunmaktadır. Nitekim;

- Katılma alacağı, eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu hallerde talep edilebilir. Katkı payı alacağı, eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemlerde yapılan katkının karşılığıdır.

- Katılma alacağında kanundan doğan bir karine olarak, eşlerin malvarlıklarını birlikte edindikleri kabul edilmektedir. Bu sebeple katılma alacağının belirlenmesinde eşlerin çalışıp çalışmaması, kazançlarının oranı, mal varlığının edinilmesine, iyileştirilmesine ya da korunmasına katkıda bulunulmasına da gerek yoktur.

- Katkı payı alacağında ise bir eşin diğerine ait mala hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkı yapması ve bu katkıyı da somut olarak ispat edebilmesi gerekir. Çalışmayan eşin, ev işleriyle ilgilenmesi ve çocuk bakması diğer eşin edindiği mala katkı olarak değerlendirilemez. Katkı payı alacağı talep edilebilmesi için eşlerden birinin, olağan aile içi yardımlaşma sınırlarını aşan nitelikteki çalışmalarının olması gerekir.

Katkı ve katılma alacağına ilişkin farklara dair değerlendirme yapan Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, yakın tarihli bir kararında şu tespitlere yer vermiştir:

“Dava, boşanma nedeniyle katkı payı alacağına ilişkindir. Boşanma dava dilekçesinde evlilik birliği içinde edinilen tescillerin yarısının iptali ile davacı adına tescili istenmiştir. Davacının talebine ilişkin dönemde eşler arasında yasal mal ayrılığı rejimi geçerli olduğundan katkı payı alacağına göre çözümlenmelidir. Mal rejiminin devamı sırasında bir eşin katkı payı alacağı için para ya da para ile ölçülebilen maddi veya hizmet değeriyle katkısı olması gerekir. Tasfiyeye konu taşınmazların eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde satış yoluyla davalı kadın adına tapuda tescil edildiği, evlilik birliği içinde davacının makine mühendisi, davalının ise kuaför olarak çalışmak suretiyle sürekli ve düzenli gelir elde ettikleri açıktır. Mahkemece, davalı adına kayıtlı taşınmazın edinme tarihi itibariyle davalının edinilmiş malı olduğu kabul edilerek, davacı lehine katılma alacağına hükmedilmiştir. Taşınmaz edinme tarihi itibariyle davalının kişisel malı olup, mal ayrılığı rejimi hükümlerine göre tasfiye edilmelidir. Mahkemece davacının katkı payı alacağı belirlenmesi gerekirken delillerin hatalı değerlendirilmesi nedeniyle katılma alacağını yanlış hesaplamıştır.” (2018/13201 E., 2018/16155 K. 25.9.2018 T.)

Görüleceği üzere katkı alacağı eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu durumlarda talep edilebilir. Katkı payı alacağında, katılma alacağından farklı olarak talep eden eşin katkıda ulunduğunu ispat etmesi gerekir.

Sağlıklı Günler

Yazının devamı...

Mal ayrılığına geçiş davası

17 Şubat 2022

Eşler, evlilik birliği içerisinde anlaşarak seçimlik mal rejimi olan mal ayrılığı rejimini kabul edebilirler. Ancak eşlerden biri, mal ayrılığı rejimine geçmek istemesine rağmen diğer eş tarafından bu talebin kabul edilmemesi de mümkündür. Bu tür durumlarda MK 206 gereğince haklı bir sebep varsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine mevcut mal rejiminin mal ayrılığına dönüşmesine karar verebilir. MK 206/2 çerçevesinde özellikle aşağıdaki hâllerde haklı bir sebebin varlığı kabul edilir:

- Diğer eşe ait mal varlığının borca batık veya ortaklıktaki payının haczedilmiş olması,

- Diğer eşin, istemde bulunanın veya ortaklığın menfaatlerini tehlikeye düşürmüş olması,

- Diğer eşin, ortaklığın malları üzerinde bir tasarruf işleminin yapılması için gereken rızasını haklı bir sebep olmadan esirgemesi,

- Diğer eşin, istemde bulunan eşe mal varlığı, geliri, borçları veya ortaklık malları hakkında bilgi vermekten kaçınması,

- Diğer eşin sürekli olarak ayırt etme gücünden yoksun olması.

Kanunda sayılan haller, sınırlayıcı nitelikte değildir. Önemli olan husus mal ayrılığına geçilmesinde haklı nedenin varlığını ispat etmektir. Eşlerden birinin haklı nedenle mal ayrılığına geçiş için açtığı davada, haklı neden ispat edilir ve eşlerin mal ayrılığına geçmesine karar verilir. Bu durumlarda eşler dava tarihinden itibaren mal ayrılığına tabi olur.

Eşlerden birinin istemi üzerinde MK 206 gereğince mal ayrılığı rejimine geçilmesi için dava açılmasında kusurun hiçbir önemi bulunmamaktadır. Burada önemli olan husus, mevcut mal rejiminin mal ayrılığına dönüşmesinde haklı bir nedenin varlığının ispat edilmesidir. Haklı nedeninin ispat edilmesi halinde eşler arasındaki mal rejimi, dava tarihinden itibaren kendiliğinden sona erer ve eşler dava tarihinden itibaren mal ayrılığı rejimine geçer.

Yazının devamı...

Velayet nasıl belirlenir?

27 Ocak 2022

Boşanma davalarında velayetin kime verileceği konusunda hâkimin geniş bir takdir hakkı bulunmaktadır. Bu takdir hakkı çerçevesinde hâkim, velayetin kime verileceğini belirlerken özellikle çocuğun üstün menfaatini göz önüne alarak ihtiyaçlarına, yaşına ve tarafların ruhsal, fiziksel, sosyal, ahlaki ve kültürel yönden standartlarına bakarak değerlendirmede bulunur.

Boşanma davalarında velayetin kime verileceğinin tayini bakımından pedagog, psikolog ve sosyal hizmet uzmanları görevlendirilmektedir. Görevlendirilen uzmanlar, taraflar ve müşterek çocuk ile görüşerek bir sosyal inceleme raporu (SİR) hazırlamaktadır. Ancak hazırlanan bu rapor, hâkim bakımından bağlayıcı olmayıp; sadece yol gösterici niteliktedir.

Velayetin belirlenmesinde sosyal inceleme raporunun önemine dair değerlendirmede bulunan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, yakın tarihli bir kararında şu tespitlere yer vermiştir:

“Tarafların boşanmalarına ilişkin kararın 15.11.2011 tarihinde kesinleştiği, tarafların ortak çocuğu 05.10.2010 doğumlu Yağmur’un velayetinin davacı anneye, 03.08.2008 doğumlu Hüseyin Arda’nın velayetinin ise davalı babaya bırakıldığı, tanık beyanlarından ve mahkemece alınan sosyal inceleme raporlarında geçen beyanlardan; velayeti davalı babada bulunan ortak çocuk Hüseyin Arda’nın fiilen babaanne ve büyükbaba ile birlikte yaşadığı, davalı babanın yeni eşi ve yeni eşinden olma çocukları ile birlikte yaşadığı eve arada sırada gittiği, davalı babanın sosyal inceleme raporunu düzenleyen bilirkişiye son 6 yıldır uyuşturucu madde kullandığı ve bu sebeple tedavi gördüğüne ilişkin beyanda bulunduğu, davalı babanın davaya konu çocuğa karşı ilgisiz olduğu anlaşılmaktadır. Davacı anne hakkında yapılan sosyal inceleme raporunda ise, annenin velayet görevini üstlenmesine engel bir durumun bulunmadığı rapor edilmiştir.

Gerçekleşen bu duruma göre; ortak çocuğun, velayet görevinin gereklerini fiilen yerine getirmeyen, çocuğa ilgi göstermeyen ve uzun süreli olarak uyuşturucu madde kullanan davalı baba yanında kalması, onun fiziksel ve ruhsal gelişimini olumsuz etkileyecek nitelikte olup, kardeşlerin bir arada yaşamalarının gelişimlerine sağlayacağı olumlu katkılar ile çocuğun üstün yararı gerektirdiği takdirde görüşlerinin aksine de karar verilebileceği dikkate alındığında, yukarıda belirtilen ilkeler çerçevesinde davanın kabulü ile dava konusu ortak çocuğun velayetinin değiştirilmesine karar verilmesi gerekir” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2019/906 E. 2019/1745K.)

Görüleceği üzere sosyal inceleme raporundaki değerlendirmeler, velayetin belirlenmesinde büyük öneme sahiptir.

Sağlıklı Günler

Av. Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...