Teyze, velayeti alabilir mi?

30 Mart 2021

Velayet, reşit olmayan veya kısıtlanan ergin çocuğun, bakımı, eğitimi, korunması ve temsili gibi konularda anne-babaya tanınan hak ve sorumlulukların bütünüdür.

Velayet, niteliği itibari ile bir bütündür. Bu sebeple velayet hakkı sahibi olan taraf, çocuğun bakımı, eğitimi, korunması ve temsili gibi konularda tek başına karar alabilme hakkına sahiptir.

Velayeti ilişkin konular, sadece çocuğun geleceğini değil toplumu da ilgilendirmektedir. Bu sebeple velayete ilişkin dava ve talepler kamu düzenindendir. Bu durumun sonucu olarak hakim, velayet konusunda tarafların talepleriyle bağlı değildir.

Anne ve baba, evlilik birliği içerisinde dünyaya gelen çocuğun velayetini birlikte ve eşit olarak kullanılır. Evlilik birliği içerisinde eşlerden birinin vefat etmesi durumunda ise velayet, hayatta kalan eş tarafından kullanılır. Anne ve baba dışındaki kişilere velayet hakkının verilmesi kural olarak mümkün değildir. Bu sebeple çocuk üzerinde ne kadar emeği ya da yakınlığı olursa olsun teyze, dede, büyükanne, amca, hala gibi akrabalar velayet hakkı sahibi olamaz. Bu kişiler şartları oluşması halinde sadece vasi olabilir.

Anne ve baba dışında kişilerin velayet hakkı sahibi olamayacağı kuralının tek istisnası, evlat edinmedir. Öz anne ya da baba olmasa da evlat edinenin de çocuk üzerinde velayet hakkı bulunmaktadır.

Sağlıklı Günler

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Davaya cevap vermezsem ne olur?

24 Mart 2021

Boşanma davaları yazılı yargılama usulüne tabidir. Bu kapsamda boşanma davalarında sunulan dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftalık süre içerisinde cevap dilekçesi sunulması gerekir. Süresi içerisinde cevap dilekçesi sunmamak, dava dilekçesinde belirtilen iddiaların inkar edilmesi anlamına gelmektedir. Ancak cevap dilekçesi sunmayan taraf, delil sunamaz ve tanık da dinletemez.

Yine benzer şekilde cevap dilekçesi sunulmuş olmasına rağmen cevap dilekçesinde bildirilmeyen bir delilin sonradan talep edilip toplanılmasını talep etmek de mümkün değildir. Bu durum teksif ilkesinin sonucu olan iddianın değiştirilip genişletilmesi yasağına da aykırıdır. Bu konuda Yargıtay yakın bir tarihte yapmış olduğu bir değerlendirmede şu tespitlere yer vermiştir:

“Dava, evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Olayda; davacı ilgili tarihte boşanma davası açmış, vakıalarını ve bu vakıaları ispata yarar delillerini bildirmiştir. Davalı ise süresinde cevap dilekçesi ibraz etmiş ise de savunma vakıalarını ispata yarar herhangi bir delil sunmamıştır. Davalının cevap dilekçesi davacıya tebliğ edilmiş, davacı cevaba cevap dilekçesi vermemiştir. Dilekçeler karşılıklı olarak verilmesi aşaması bu şekilde tamamlanmıştır. Davalı vekili, ön inceleme duruşmasında "müvekkilim tarafından delil gösterilmemiş ise de, boşanma davası kamu davasıdır, delil avansı yatırılmıştır, bu nedenle tanıklarımızı bildirmek üzere süre talep ediyoruz " şeklinde beyanda bulunmuş, mahkemece davacının tanık dinletme talebi reddedilmiştir.

Cevap dilekçesinde savunmanın dayanağı olarak herhangi bir delil sunmayan ve sonradan delil gösterilebilmesi için kanunda istisnai hallerin mevcudiyetini de ileri sürmeyen davalıya yerel mahkemenin delil bildirmesi için süre vermesine yasal olarak imkan bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, cevap dilekçesinde delil bildirmeyen davalı tarafın yasal süre geçtikten sonra delil bildirme talebinin reddi gerektiğine ilişkin olarak verilen direnme kararı yerindedir.” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2017/2-1588 K. 2018/2045 T. 27.12.2018)

Görüleceği üzere cevap dilekçesinin verilip verilmediği ile cevap dilekçesinin nasıl hazırlandığının davanın kazanılması veya kaybedilmesinde çok büyük etkisi bulunmaktadır. Zira cevap dilekçesi sunmayan taraf delil gösteremeyecektir. Yine cevap dilekçesi sunulmuş olsa da toplanılmasını istenilmeyen bir delilin yargılama aşamasında toplanılmasını talep etmek de hukuken mümkün değildir.

Daha fazla bilgi almak için internet sitemizi ziyaret edebilirsiniz: www.yasaroksuz.av.tr

Sağlıklı Günler

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Düğün takıları kime aittir?

14 Mart 2021

Yakın tarihe kadar düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından ve kime takılırsa takılsın KADINA BAĞIŞLANMIŞ sayılmakta idi. Bu kapsamda düğünde takılan ziynet eşyaları, hangi ailenin taktığına ya da geline mi damada mı takıldığına bakılmaksızın TMK 220 gereğince kadının kişisel malı olarak kabul ediliyordu. Ancak Yargıtay bu konuda köklü bir değişikliğe gitti. Bu değişiklik sonrasında ziynet eşyalarının kime ait olacağı da artık netlik kazandı. Bu kapsamda;

- Düğünde takılan ve kadına özgü ziynet eşyaları (bilezik, bileklik, kelepçe, kolye ve küpe setleri) kadına ait olmaya devam edecektir. Nitekim kadına özgü ziynet eşyaları, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğindedir.

- Kadına özgü olmayan ziynet eşyaları ise (Cumhuriyet altını, yarım altın, çeyrek altın, gram altın) eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemiyorsa onların paylı mülkiyetinde sayılmaktadır. Nitekim MK 222/2’da ”Eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır” denilmektedir. Dolayısıyla kadına ait olmayan gremse, reşat, tam, yarım, çeyrek, gram altınların, hangi eşe ait olduğu ispat edilememesi halinde eşlerin paylı mülkiyetinde olduğu kabul edilmektedir. Bu tür ziynetlerin kendisine ait olduğunu iddia eden tarafın, güçlü ve inandırıcı deliller sunması gerekmektedir.

Bize göre düğün videosunda erkeğe takılan ziynet eşyaları tespit edilebiliyorsa bu ziynet eşyalarının artık erkeğe ait olduğu ispat edilmiştir. Yine düğün videosunda kadına takıldığı tespit edilen çeyrek, yarım, tam, gram gibi ziynet eşyalarının da kadına ait olduğu ispat edilmiştir. Ancak düğün sırasında bir çantada toplanan ziynet eşyalarının, kime ait olduğu artık ispat edilemediği için bu ziynetlerin eşlerin paylı mülkiyetinde olduğu kabul edilmelidir. Bu bilgiler doğrultusunda ziynet eşyalarının iadesine dair işlemlerin yapılması gerekir.

Bu konuda Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin güncel içtihadında şu değerlendirmelere yer verilmiştir:

“Kadına özgü ziynet eşyaları, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğindedir. Aksi halde, eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır.

Somut olayda, varlığı ispatlanan tel bilezik ve işlenmiş bilezikler kadına özgü ziynet eşyası niteliğinde olup, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğindedir. Ancak varlığı ispatlanan gremse, reşat, tam, yarım, çeyrek, gram altınlar ise kadına özgü ziynet eşyası niteliğinde olmayıp, hangi eşe ait olduğu ispat edilememesi halinde onların eşlerin paylı mülkiyetinde olduğunun kabulü gerekir. O halde mahkemece yapılacak iş, taraf tanıklarından eşler arasında ziynet eşyalarına yönelik bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet olup olmadığı etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılması, tanık beyanlarının çelişmesi halinde gerektiğinde yüzleştirme yapılmak suretiyle çelişkinin giderilmeye çalışılması, tüm deliller birlikte değerlendirilerek, kadına özgü olan ziynet eşyalarının kişisel mal olmadığının davalı koca, kadına özgü olmayan ziynet eşyalarının kişisel mal olduğunun ise davacı kadın tarafından güçlü ve inandırıcı delillerle ispatlanması halinde sonucuna göre, aksi halde kadına özgü olmayan ziynet eşyalarının eşlerin paylı mülkiyetinde olduğu kabul edilerek ziynet alacağı ve ziynetlerle ödenen konut kredisi nedeniyle artık değere katılma alacağının belirlenmesi olmalıdır.”(Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, 2020/949 E., 2020/5378 K., 24.09.2020)

Görüleceği üzere düğünde takılan takıların kime ait olduğu konusu aydınlığa kavuşmuştur. Bu kapsamda düğünde takılan ve kadına ait olduğu tespit edilen ziynet eşyaları yine kadınındır. Kadına ait olmayan ziynet eşyalarının ise hangi eşe ait olduğunun düğün videoları, düğün fotoğrafları ve tanık anlatımları gibi delillerle ispat edilmesi gerekir. Aksi durumda hangi eşe ait olduğu inandırıcı ve kesin delillerle ispat edilemeyen ziynet eşyaları, eşlerin paylı mülkiyetinde kabul edilmektedir.

Yazının devamı...

Boşanmada yetkili mahkeme

27 Şubat 2021

Boşanma ve ayrılık davalarında yetkili mahkeme Medeni Kanunun 168. Maddesinde düzenlenmiştir. Kanundaki bu özel düzenlemeye göre boşanma ve ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Bu kapsamda yetkili mahkemeyi belirleme hakkı davayı ilk açan tarafa bırakılmıştır.

Medeni kanunda özel olarak belirtilen bu yetki kuralı kesin nitelikte değildir. Bu sebeple boşanma veya ayrılık davasının yetkisiz mahkemede açıldığı durumlarda, cevap dilekçesi ile birlikte yetki itirazında bulunulması ve yetkili mahkemenin de gösterilmesi gerekir. Aksi durumda yetkisiz mahkeme, yetkili olacak ve davaya bakmaya devam edecektir.

Yetki itirazında bulunulması halinde mahkeme, ön inceleme duruşmasında yetki itirazını inceler ve karara bağlar. Yetkisizlik kararı verildiğinde yetkili mahkeme kararda belirtilir. Yetkisizlik kararı verilmesi hâlinde, taraflar bu karara karşı itiraz etme hakkına sahiptir. Taraflardan biri itirazda bulunmaz ve yetkisizlik kararı kesinleşirse iki hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurulması gerekir. Yapılacak bu başvuruda dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilmesi talep edilmelidir. Aksi takdirde, bu mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilir. Boşanma ve ayrılık davasında yetki ile ilgili karar kesinleştikten sonra dava dosyası kendisine gönderilen mahkeme yetkisizlik kararıyla bağlıdır.

Boşanma davalarında yetkili mahkeme konusunda değerlendirme yapan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu yakın tarihli bir içtihadında şu tespitlere yer vermiştir:

“Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının, cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz. Boşanma veyahut boşanmadan sonra açılacak tazminat ve nafakaya dair davalarda yetki kamu düzenine dair olmadığından, yetki itirazı süresinde ve usulüne uygun şekilde ileri sürülmedikçe mahkemenin kendiliğinden araştırma yapıp yetkisizlik kararı vermesi olanağı bulunmamaktadır.

Kesin yetki kuralının bulunmadığı somut olayda da davalı süresi içinde ibraz ettiği cevap dilekçesinde yetki itirazında bulunmuş ancak yetkili mahkemeyi göstermemiştir. Bu durumda usulünce yapılmış bir yetki itirazından söz edilemeyecektir. Mahkemenin kendisini yetkili gördüğü bu davada olumlu veya olumsuz bir hüküm kurmasına da gerek bulunmamaktadır.”

Görüleceği üzere boşanma davalarında kesin yetki kuralı bulunmamaktadır. Bu davalarda davacı tarafa, yetkili mahkemeyi seçme imkanı getirilmiştir. Davanın açılmasından sonra davalı taraf yetki itirazında bulunabilir. Ancak bu itirazın süresinde yapılması ve yetkili mahkemenin de itirazda gösterilmesi gerekir. Bu hususlara dikkat etmeden yetki itirazında bulunulması halinde yetki itirazı haklı olsa da kabul edilmeyecektir.

Daha fazla bilgi almak için internet sitemizi ziyaret edebilirsiniz

Yazının devamı...

Yoksul eş nafaka öder mi?

8 Şubat 2021

İştirak nafakası, velayet hakkı kendisine verilmeyen ebeveynin, çocuğunun bakım ve eğitim giderlerine kendi gücü oranında yapacağı ekonomik katkıdır. İştirak nafakasının miktarı çocuğun ihtiyaçları, annenin sosyal-ekonomik durumu ve babanın sosyal-ekonomik durumuna göre belirlenir. İştirak nafakası, anne-babanın çocuğa bakım yükümlülüğünün bir sonucudur. Bu sebeplerle velayet kendisinde olmayan ebeveyn, çalışmadığı iddiasında bulunsa dahi iştirak nafakasına dair sorumluluktan kurtulamaz. Ancak velayet kendisine verilmeyen tarafın bedensel veya zihinsel bir sağlık probleminin olması ve hiçbir malvarlığının da olmaması durumunda iştirak nafakasına hükmedilmesi mümkün değildir.

Yoksulluk nafakası ise boşanma kararının kesinleşmesi sonrasında yoksulluğa düşecek olan taraf lehine, daha ağır kusurlu olmamak koşuluyla hükmedilen nafakadır. Yargıtay köklü içtihatlarına göre yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanlar “yoksul” kabul edilmektedir. Yoksulluk nafakası da boşanma yüzünden bu imkanlardan mahrum kalan eş lehine hükmedilmektedir.

Mahkeme kararıyla yoksul olduğu sabit olan ve yoksulluk nafakası almasına karar verilen eşin, kendisine verilmeyen ortak çocuğun giderlerine katkıda bulunması beklenemez. Bu kapsamda yoksulluk nafakası alan eşin, iştirak nafakası sorumluluğu olup olmayacağı konusunda değerlendirmede bulunan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, şu tespitlerde bulunmuştur:

“Boşanma veya ayrılık vukuunda çocuk kendine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür. Ne var ki; kendisi yoksul olan nafaka ile sorumlu tutulamaz. Toplanan delillerden davalı kadının ev kadını olup, herhangi bir gelirinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. O halde, kadının, velayeti davacı babaya verilen ortak çocuk yararına tedbir ve iştirak nafakası ödemekle yükümlü tutulması hatalıdır. (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/635 E. 2019/3340 K., 25.3.2019 T.)

Görüleceği üzere yoksulluk nafakası alan eşten, hem tedbir nafaka hem de iştirak nafakası talebinde bulunulması mümkün değildir.

Sağlıklı Günler

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

avyasaroksuz@gmail.com

Yazının devamı...

Fiili ayrılık sonrası boşanma

31 Ocak 2021

Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine MK166/4 çerçevesinde ortak hayatın kurulamaması sebebiyle boşanmaya karar verilir.

Medeni Kanunda özel olarak düzenlenen bu boşanma sebebi “ortak hayatın kurulamaması” veya “fiili ayrılık” sebebiyle boşanma olarak bilinmektedir. Fiili ayrılık sebebiyle boşanma davalarında hakim, boşanmaya neden olayların evliliğe olan etkisini araştırmaz. Sadece fiili ayrılık sebebiyle boşanmaya karar vermek için yeterli şartların olup olmadığını araştırır.

Medeni Kanun’da belirtilen üç yıllık sürede, ortak hayatın hiçbir şekilde kurulamaması ve bu sürenin kesintisiz devam etmesi gerekir. Bu süre hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınır. Tarafların bu süreçte ortak hayatı zaman zaman devam ettirmiş olmaları durumunda, ortak hayat kurulamaması sebebiyle boşanma davası açılması mümkün değildir. Ancak tarafların çocuklarını görmek için kısa süreliğine yan yana gelmiş olmaları, ortak hayatın kurulduğu anlamına gelmemektedir.

Fiili ayrılık sebebiyle boşanmanın şartlarına ilişkin değerlendirme yapan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2017/1286 E. 2019/142 K. 14.02.2019 tarihli içtihadında şu değerlendirmelerde bulunmuştur:

“Türk Medeni Kanununun 166/4. maddesi; “Boşanma sebeplerinin herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir” hükmünü içermektedir.

Anılan madde gereğince boşanma kararı verilebilmesi için ilk koşul, reddedilen bir boşanma davasının bulunmasıdır. Bu davalarda reddedilip kesinleşen ve boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan bir davaya dayanılabilir. Ret kararının kesinleşmiş olması dava şartı olup, mahkemece kendiliğinden dikkate alınmalıdır.

İkinci koşul, ret kararının kesinleşmesinden sonra ortak hayatın yeniden kurulamamış olmasıdır. Hemen belirtilmedir ki, ortak hayatın kurulması ile kastedilen, evlenmenin genel hükümlerinde tanınan hakların kullanılması ve yükletilen görevlerin yerine getirilmesini üstlenecek şekilde eşlerin bir araya gelmesidir. Yargıtay içtihatlarında da benimsendiği üzere çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, ölüm, düğün gibi haklı sebeplerin gerektirdiği hâller için bir araya gelmek, TMK’nın 166/4. maddesi kapsamında ortak hayatın yeniden kurulduğu anlamına gelmez.

Üçüncü koşul ise ret kararının kesinleşmesinden sonra üç yıllık bir sürenin geçmesidir. Bu süre kesintisiz olmalı ve hâkim tarafından resen gözetilmelidir.

Yazının devamı...

Boşanma sebebi: Onur kırmak

24 Ocak 2021

Eşlerden birinin, diğerinin şerefine, toplumdaki saygınlığına, aile bütünlüğüne ve benzeri manevi varlığına saldırılarda bulunması durumunda MK 162’de özel olarak düzenlenen onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma davası açılması mümkündür.

Onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma kararı verilebilmesi için eşlerden birinin diğerine fiziksel bir müdahale içermeyen onur kırıcı kusurlu davranışının olması gerekir. Söz gelimi eşlerden birinin diğerinin hırsız olduğuna dair isnatlarda bulunması, başka biriyle ilişkisi olduğuna dair bir ithamı çevresine yayması, iş ve sosyal hayatının bulunduğu yerlerde ağır hakaretlerde bulunması şeklinde gerçekleşen ve fiziksel müdahaleye varmayan fiiller onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma davası açılabilir.

Onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma davasını ancak bu fiillere maruz kalan eş açabilir. Onur kırıcı davranışın, eşe karşı gerçekleştirilmiş olması zorunludur. Bu sebeple eşlerden birinin, diğerinin ailesine veya yakınlarına yönelik onur kırıcı davranışta bulunması halinde onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma kararı verilemez.

Onur kırıcı davranışa ilişkin fiillerin planlanarak yapılmış olması ya da ani bir öfke sonucu yapılmış olması arasında da hiçbir fark bulunmamaktadır.

Onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma kararının, hangi durumlarda karar verileceğine ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2420 E., 2019/750 K. ve 20.06.2019 Tarihli içtihadında şu değerlendirmelerde bulunmuştur:

“Tarafların fiilen ayrı yaşamaya başladığı dönemde davacı-karşı davalı erkeğin ortak çocuk Yağmur'u görmek için müşterek haneye gittiği, kapının girişinde tarafların tartışmaya başladıkları, karşılıklı itiş kakış yaşandığı, erkeğin içeri girip eşini yatak odasına götürerek koluna vurduğu, saçını çektiği ve tanık ifadesine göre erkek eşin elinde bir yumak saç kaldığı, bu olay nedeniyle Silifke Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/1276 E., 2013/198 K. sayılı dosyasında tarafların yargılanarak ceza aldığı, bu olaydan iki gün sonra da davalı-karşı davacı kadının boşanma davası açtığı, diğer yandan erkeğin eşini etrafta "ahlâksız, içkici" gibi sözlerle kötülediği tüm dosya kapsamı ile sabittir. Davalı-karşı davacı kadının ceza dosyasına konu fiziksel şiddet eylemi nedeniyle eşini affettiğine dair herhangi bir delil de bulunmamaktadır.

O hâlde, davacı-karşı davalı erkeğin eşine fiziksel şiddet uygulaması ve sarf ettiği hakaret sözcükleri dikkate alındığında bu eylemlerin onur kırıcı davranış sayılacağı, dolayısıyla TMK'nın 162. maddesinde belirtilen koşulların oluştuğu ve kadın eşin karşı davasının kabulü gerektiği belirgindir.”

Görüleceği üzere onur kırıcı davranış sebebiyle boşanma davası eşlerden birinin, diğerinin hırsız olduğu isnadında bulunması, başka biriyle ilişkisi olduğu ithamını çevresine yayması, iş ve sosyal hayatının bulunduğu yerlerde ağır hakaretlerde bulunması, evden kovması suretiyle gerçekleştirdiği fiziksel bir müdahale içermeyen davranışları sonrasında açılabilir.

Yazının devamı...