Katkı payı alacağı nedir?

25 Mart 2020

1. Katkı Payı Alacağı Nedir?

Mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu durumlarda, eşlerden birinin, diğerine ait mala hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın yaptığı katkının karşılığına, katkı payı alacağı denilmektedir.

Katkı payı alacağı, Medeni Kanun’da özel olarak düzenlenmemiştir. Bu alacak türü Yargıtay içtihatları ile Borçlar Kanundaki hükümler doğrultusunda ortaya çıkmıştır.

Katkı payı alacağı, sadece eşlerin birbirlerinden talepte bulunabileceği alacak türüdür. Yargıtay bu hususta geniş yorum yaparak eşlerin yakınları üzerindeki değerler bakımından da katkı payı alacağı talep edilebileceğini değerlendirmiştir. Ancak güncel içtihatlarla, katkı payı alacağının sadece eşler arasında talep edilebileceği ve üçüncü kişilere yapılan katkının sebepsiz zenginleşme hükümleri doğrultusuna talep edilebileceğini değerlendirmiştir.

Evlilik birliğinin devam ettiği dönemde eşler, birbirlerinden katkı payı alacağı talebinde bulunamazlar. Katkı payı alacağının talep edilebilmesi için, eşler arasında mal rejiminin sona ermiş olması gerekir. Bu sebeple eşler arasında mal rejiminin sona ermeden katkı payı alacağı davası açılması durumunda bu davaların reddine karar verilmesi gerekmektedir.

Katkı payı alacağı, niteliği itibariyle alacak hakkı olan tarafa nispi bir alacak hakkı vermektedir. Dolayısıyla katkı payı alacağı davalarında yapılan katkının sadece parasal karşılığı talep edilebilir. Bu sebeple katkı payı alacağı olan eş, katkıda bulunduğu malın tamamının ya da bir bölümünün kendisine aynen iadesini talep edemez.

2. Katkı Payı Alacağı İle Katılma Alacağının Farkları Nelerdir?

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere katkı payı alacağı, eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemlerde yapılan katkının karşılığıdır. Katılma alacağı ise eşler arasında yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu hallerde talep edilebilir.

Yazının devamı...

Kötü davranış nedenli boşanma

15 Mart 2020

1. Pek Kötü Davranış Nedeniyle Boşanma Nedir?

Eşlerden birinin, diğerinin ellerini ve ayaklarını bağlayarak dövmesi, işkence etmesi, bir odada kilitlemesi, aç bırakması, normal olmayan cinsel birlikteliğe zorlaması ve benzeri durumlarda “pek kötü davranış nedeniyle boşanma davası” açılması mümkündür. Bu boşanma nedeni MK 162’de özel olarak düzenlenmiştir.

Pek kötü davranış nedeniyle boşanma, mutlak bir boşanma nedenidir. Bu sebeple pek kötü davranış nedeniyle boşanma davası açılması durumunda, bu fiillerin artık ortak hayatı diğer eş için çekilmez hale getirip getirmediğinin bir önemi bulunmamaktadır.

2. Bu Dava, Hangi Durumlarda Açılır?

Pek kötü davranış nedeniyle boşanma davasında belirleyici olan eşlerden birisinin diğerine fiziksel acı, eziyet ve işkence niteliği taşıyan fiillerde bulunmasıdır. Pek kötü davranışların, bilerek-isteyerek gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bu sebeple tedbirsizlik veya dikkatsizlik sonrasında eşlerden birisinin fiziksel acı çekmesi durumunda, pek kötü davranış nedeniyle boşanmaya karar verilmesi mümkün değildir. Pek kötü davranışa ilişkin fiillerin planlanarak yapılmış olması ya da ani bir öfke sonucu yapılmış olması arasında da hiçbir fark bulunmamaktadır.

Pek kötü davranış nedeniyle boşanma davasını, ancak bu fiillere maruz kalan eş açabilir. Yine pek kötü davranış fiillerinin, eşe karşı gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bu sebeple bir eşin, diğerinin ailesinden birisine karşı pek kötü davranışlar sergilemesi durumunda MK 162 çerçevesinde pek kötü davranış nedeniyle boşanma davası açılması mümkün değildir.

Pek kötü davranış nedeniyle açılan boşanma davasına konu olaylar bakımından bir ceza davası da açılmış olabilir. Bu durumlarda Yargıtay, ceza davası hakkında verilecek hükmün, boşanma davasının sonucunu etkileyeceğini ve bu sebeple ceza davasının sonucunun, boşanma davasına bakan mahkeme tarafından beklenilmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Açılan ceza davalarında ya da yürütülen soruşturma dosyalarında eşini cezadan kurtarmak amacıyla şikâyetten vazgeçilmesi, hukuk davasından da vazgeçildiği anlamına gelmemektedir.

3. Hangi Hallerde Dava Hakkı Düşer?

Yazının devamı...

Nişanın sona ermesi

7 Mart 2020

Nişanın sona ermesinin 3 ayrı sonucu bulunmaktadır. Bunlar maddi tazminat, manevi tazminat ve hediyelerin iadesidir.

1. Nişanın Bozulmasında Maddi Tazminatın Şartları Nelerdir?

Nişanın bozulmasında kusurlu olan taraf, MK 120 gereğince, uygun bir maddi tazminat vermekle yükümlüdür. Bu kapsamda nişanın bozulması sebebiyle maddi tazminat talep edebilmek için, nişanlılardan birisinin hiçbir haklı sebep olmamasına rağmen nişanı bozması veya taraflardan birisinin nişanın bozulmasına kusuru ile sebep olması gerekir.

Kusurlu olan tarafın diğerine ödeyeceği maddi tazminat, evlenme amacıyla yaptığı harcamalar ile katlandığı maddî fedakârlıkların uygun bir karşılığıdır. Bu kapsamda nişanlılardan birisinin nişanlanma töreni için yaptığı masraflar, oturulacak evin kiralanması, mobilya satın alınması, balayı seyahati için yaptığı masraflar MK 120 gereğince tazminat olarak talep edilebilir.

2. Anne ve Baba, Nişanın Bozulmasından Ötürü Maddi Tazminat İsteyebilir mi?

Nişanın bozulmasından ötürü tazminat istemeye hakkı olan tarafın anne ve babası veya onlar gibi davranan kimseler de, aynı koşullar altında yaptıkları harcamalar için uygun bir tazminat isteyebilirler. Bu kapsamda tazminat istemeye hakkı olan tarafın anne ve babası veya onlar gibi davranan kimselere de tazminat hakkı tanınmıştır.

Burada talep edilecek tazminatın konusu, evliliğin kurulacağı inancı ile yapılan masraflardır. Söz gelimi kusursuz tarafın babasının, nişan yerinin kiralanması veya tarafların oturacakları evin tutulması gibi masraflar yapması durumunda bu masrafları kusurlu taraftan talep etmesi mümkündür. Ancak anne ve baba ya da onlar gibi hareket edenlerin, nişan sebebi ile kendileri için yapmış oldukları düğün kıyafeti veya yol gideri gibi masrafları talep etmesi mümkün değildir.

3. Nişanın Bozulması Durumunda Manevi Tazminatın Şartları Nelerdir?

Yazının devamı...

Velayette doğru bilinen yanlışlar

29 Şubat 2020

1. Velayette Doğru Bilinen Yanlışlar Nelerdir?

Velayet davalarında halk arasında doğru bilinen, ancak Medeni Kanun hükümleri ile hiçbir şekilde bağdaşmayan yanlışlar bulunmaktadır. Söz gelimi toplumda velayet davalarında erkek çocuğun babaya verileceği, kız çocuğunun ise anneye verileceği düşüncesinin zaman zaman olduğu görülmektedir. Bu hususta hiçbir hukuki metin bulunmadığı gibi yüksek mahkemelerin de bu hususta hiçbir değerlendirmesi olmamıştır. Tam aksine birden fazla çocuğun bulunması durumunda, ciddi bir tehlike ya da engel olmadığı takdirde kardeşlerin birbirlerinden ayrılmaması gerekir. Hatta taraflar, kendi aralarında çocuklarının ayrılmasına karar vermiş olsalar dahi hakim, bu hususun çocukların menfaatlerine uygun düşmeyeceğine kanaat getirerek kabul etmeyebilir.

Tarafların kendi aralarında yapacakları sözleşme veya noterden düzenleyecekleri evraklarla, velayete dair değişiklikleri yapabileceklerine dair değerlendirmeler de hatalıdır. Nitekim velayet, niteliği itibari ile kamu düzenine ilişkin olup; bu husustaki değişikliklerde mahkemeler yetkilidir.

Yine benzer şekilde eşlerin boşanmaları ve sonasında velayet sahibinin evlenmesi durumunda, velayet hakkının diğer tarafa geçeceğine dair değerlendirmeler de hatalıdır. Nitekim MK 349 gereğince velâyete sahip anne veya babanın yeniden evlenmesi, velâyetin kaldırılmasını gerektirmez. Ancak, çocuğun menfaati gerektirdiğinde velâyet sahibi değiştirilebileceği gibi, durum ve koşullara göre velâyet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilir.

Toplumdaki yaygın inançlardan birisi de küçük çocukların velayetlerinin babaya verilmeyeceğine yöneliktir. Bu husustaki değerlendirmeler genel hatları ile doğrudur. Nitekim Yargıtay içtihatları ile anne bakımına muhtaç çocukların ciddi bir tehlike ya da zorunluluk olmadığı sürece, velayetlerinin anneye verilmesinin daha uygun olacağı değerlendirmelerinde bulunmuştur. Ancak velayetin hiçbir şekilde babaya verilemeyeceğini söylemek de doğru değildir.

2. Velayetin Kapsamı Nedir?

Velayet hakkı sahibi, çocuğun bakımı, eğitimi, korunması ve temsili gibi konularda söz sahibidir. Bu kapsamda evlilik birliği içerisinde velayet hakkı sahibi olan anne ve baba;

Yazının devamı...

Boşanmada mehir alacağı

19 Şubat 2020

1. Mehir Alacağı Nedir?

İslam Hukukuna göre mehir, kocanın evlenme sözleşmesi anında ya da devamı sırasında, bazen de sona ermesi halinde kadına belirli bir mal, para veya ekonomik değeri olan bir şeyi armağan etmesidir. Mehir, mehr-i muaccel ve mehr-i müeccel olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mehr-i muaccel, evlilik birliğinin kurulması ile birlikte verilen mehirdir. Mehr-i müeccel ise evliliğin boşanma veya ölümle sona ermesi halinde istenebilir hale gelen mehirdir.

Yargıtay içtihatlarına göre eşlerin, boşanma ya da ölüm halinde belirli bir mal, para veya ekonomik değeri olan bir şeyi armağan etmesi mümkündür. Bu kapsamda mehir alacağına dair talepler, BK 288 çerçevesinde “bağışlama vaadi” olarak değerlendirilmektedir.

2. Mehir Alacağının Şekil Şartları Nelerdir?

Boşanmanın veya ölümün gerçekleşmesi halinde para, altın, eşya gibi menkul değerlerin verileceğine dair vaadin geçerliliği, bu sözleşmenin yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır. Uygulamada bu yazılı anlaşmalara, mehir senedi denilmektedir. Mehir senedinde belirtilen para, altın, eşya gibi menkul değerlerin açıkça belirtilmesi de zorunludur. Yazılı şekil şartına uyulmadan verilen mehir geçersizdir. Ancak BK 288 gereğince yazılı şekil şartlarına uyulmamasına rağmen sözlü olarak anlaşılan bedeller verilmişse geri alınamaz.

Taraflar mehir olarak bir taşınmaz devredilmesini de kararlaştırabilirler. Bu tür durumlarda ise mehir sözleşmesinin geçerliliği, resmî şekil şartına tabidir. Dolayısıyla tapulu bir taşınmazın boşanmanın veya ölümün gerçekleşmesi halinde devredileceğine dair vaadin resmi şekil şartına uygun olarak yapılması zorunludur. Ancak Yargıtay bu hususta yapmış olduğu bir değerlendirmede tapusuz taşınmazları, taşınır eşya hükmünde kabul etmiş ve yazılı şekil şartını yeterli olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur.

3. Mehir Borcundan Kurtulmak Mümkün Mü?

Yukarıda ifade ettiğimiz üzere Yargıtay içtihatları doğrultusunda mehir alacağına ilişkin talepler, BK 288 ve devamı maddeleri çerçevesinde bağışlama vaadi olarak değerlendirilmektedir. Bu kapsamda mehir borçlusu, BK 296’da belirtilen şu şartlar gerçekleşirse mehir borcundan kurtulabilir;

Yazının devamı...

“Süresiz” Yoksulluk Nafakası

8 Şubat 2020

1. Yoksulluk Nafakası Nedir?

Yoksulluk nafakası, boşanma kararının kesinleşmesi sonrasında yoksulluğa düşecek olan tarafın, daha ağır kusurlu olmamak koşuluyla talep edebileceği ve MK 175'de düzenlenen nafaka türüdür.

Uygulamada yoksulluk nafakası çoğunlukla, irat (belirli zamanlarda ödeme) şeklinde hükmedilmektedir. Ancak MK 176 gereğince yoksulluk nafakasının toplu olarak ödenmesi de mümkündür.

2. Yoksulluk Nafakasının Şartları Nelerdir?

Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için MK 175 gereğince şu şartlar gerçekleşmelidir;

-Boşanma kararının kesinleşmiş olması gerekir. Boşanma kararı kesinleşmeden yoksulluk nafakasından söz edilemez. Yoksulluk nafakasının hesaplanacağı tarih, boşanma kararının kesinleştiği tarihtir.

-Talepte bulunulmuş olması gerekir. Yoksulluk nafakasına hükmedilmesi için talep edilen nafaka miktarının açık ve tereddüt bırakmayacak şekilde bildirilmesi gerekir.

- Yoksulluk nafakası talep eden eşin, ağır kusurlu olmaması gerekir. Yoksulluk nafakası talep eden eşin, ağır kusurlu olmaması yeterli kabul edilmektedir. Bu sebeple yoksulluk nafakası talep eden eşin kusursuz olmasına ihtiyaç bulunmamaktadır. Eşlerin denk kusurlu sayılması durumunda da yoksulluk nafakası talep etmek mümkündür.

3. Yoksulluk Nafakası Nasıl Belirlenir?

Yoksulluk nafakasının takdirinde en belirleyici husus, eşlerin ekonomik-sosyal hayat şartlarıdır. Bu hususlar her olayın özelinde değişiklik göstermektedir. Eşlerin ekonomik-sosyal hayat şartlarında yapılacak araştırma sonrasında hâkim, kendisine tanınan geniş takdir hakkını kullanarak yoksulluk nafakası konusunda karar verecektir. Ancak burada yoksulluk nafakası miktarının, talebi aşmayacak ve makul olacak şekilde belirlenmesi gerekir.

Uygulamada tarafların ekonomik durumlarının tespiti bakımından sosyal ekonomik durum araştırması (SED) yapılmaktadır. Bu araştırma için mahkeme, tarafların ikametgâhlarının bulunduğu kolluk kuvvetine müzekkere yazmakta ve araştırma yapılmasını istemektedir. Bu araştırmalarda taraflara; kazançları, yan gelirleri, giderleri, sahip olduğu mal varlıkları, sağlık sorunları, bakmak zorunda oldukları kişilere ilişkin sorular sorulmaktadır. Bu sorulara verilecek cevaplar doğrultusunda düzenlenen SED raporları, çoğunlukla taraf beyanları üzerine inşa edilmektedir.

Tarafların sosyal ekonomik durum araştırması dışında kendileri adına kayıtlı taşınmaz, araç, banka hesap bilgileri, kurumlara yazılacak müzekkereler ile elde edilecek bilgiler de yoksulluk nafakasının miktarının belirlenmesinde büyük öneme sahiptir.

4. Boşanmadan Sonra Yoksulluk Nafakası Talep Edilebilir Mi?

Yoksulluk nafakası, açılacak boşanma davasının içerisinde talep edilebileceği gibi, boşanma davası sonuçlandıktan sonra da talep edilebilmektedir. Yoksulluk nafakasının, boşanma davası ile birlikte talep edilmesi halinde ayrıca bir harç ödemek gerekmeyecek, kabul veya reddi durumuna göre bir avukatlık ücreti çıkmayacaktır. Ancak boşanma davası sonuçlandıktan sonra açılacak bir dava ile yoksulluk nafakası talebinde bulunulması halinde, bu davalar nispi harca tabi olacaktır. Bu sebeple bu davalarda dava değeri üzerinden harç ile kabul veya reddi oranında avukatlık ücreti ödenmesi gerekecektir.

Boşanma davasından sonra açılacak yoksulluk nafakası davaları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğramaktadır. Bu sebeple boşanma davasında yoksulluk nafakası talebinde bulunulmamışsa, boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren en geç bir yıl içerisinde dava açılması gerekmektedir. Aksi durumda yoksulluk nafakası talepleri zamanaşımına uğrayacaktır.

5. Süresiz Yoksulluk Nafakası Kaldırılmalı Mıdır?

Günümüzde, yoksulluk nafakasının süresiz olması oldukça tartışılmaktadır. Esasen yoksulluk nafakası, 1988 yılına kadar sadece bir yıl süre ile hükmediliyordu. Ancak 12.05.1988 tarihinde yapılan kanun değişikliği sonrasında yoksulluk nafakasının “süresiz” olmasına imkan tanınmıştır. Söz konusu kanun değişikliği belirli bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıkmış ise de otuz yılı aşkın süreçte ortaya çıkan durum bugün fazlası ile tartışılmaktadır. Bu durumun sebebi tarafların bu hususu birbirleri aleyhine bir baskı unsuru olarak kullanmaları, hükmedilen nafakayı alabilmek için çalışma hayatından kopmaları ve kayıt dışı kazançların artmasıdır.

Bu hususta kanunda yapılacak değişiklikten ziyade pratikte daha dikkatli karar verilmesinin sorunu çözeceği düşüncesindeyiz. Nitekim Medeni Kanun hükümleri çerçevesinde yoksulluk nafakasına hükmedilirken, yoksulluk nafakasının ödeneceği sürenin hakim tarafından belirlenmesi mümkündür. Bu kapsamda önüne gelen uyuşmazlığı değerlendiren hakim, evlilik birliğinin süresi ya da belirli bir zaman dilimi için yoksulluk nafakasına hükmedebilir. Böylelikle her olayın özelinde değerlendirme yapılarak yoksulluk nafakasının ne kadar süre ile hükmedileceğine karar verilmesi mümkündür.

Mutlu Günler

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

avyasaroksuz@gmail.com

1. Yoksulluk Nafakası Nedir?

Yoksulluk nafakası, boşanma kararının kesinleşmesi sonrasında yoksulluğa düşecek olan tarafın, daha ağır kusurlu olmamak koşuluyla talep edebileceği ve MK 175'de düzenlenen nafaka türüdür.

Uygulamada yoksulluk nafakası çoğunlukla, irat (belirli zamanlarda ödeme) şeklinde hükmedilmektedir. Ancak MK 176 gereğince yoksulluk nafakasının toplu olarak ödenmesi de mümkündür.

2. Yoksulluk Nafakasının Şartları Nelerdir?

Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için MK 175 gereğince şu şartlar gerçekleşmelidir;

-Boşanma kararının kesinleşmiş olması gerekir. Boşanma kararı kesinleşmeden yoksulluk nafakasından söz edilemez. Yoksulluk nafakasının hesaplanacağı tarih, boşanma kararının kesinleştiği tarihtir.

Yazının devamı...

Hayata kast nedeniyle boşanma

2 Şubat 2020

1. Hayata Kast Nedeniyle Boşanma Nedir?

Eşlerden birinin, diğerini öldürmek amacıyla kasıtlı olarak gerçekleştirdiği fiillerden ötürü MK 162 çerçevesinde hayata kast nedeniyle boşanma davası açılabilir. Söz gelimi eşlerden birisinin diğerini yatakta uyurken boğmaya çalışması, hayati organlarına silahla ateş etmesi, intihara yönlendirmesi gibi durumlarda hayata kast nedeniyle boşanma davası açılması mümkündür.

Hayata kast nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için fiilin, kasıtlı olarak gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bu sebeple tedbirsizlik veya dikkatsizlik sonrasında eşlerden birisinin hayati tehlike ile karşı karşıya kalması halinde hayata kast nedeniyle boşanmadan söz edilemez. Bu durumlarda eşin hayatını sonlandırmaya yönelik bir kasıt bulunmamaktadır.

Hayata kast nedeniyle boşanma, mutlak ve özel bir boşanma halidir. Bu sebeple hayata kast nedeniyle boşanma davası açılması durumunda, bu fiillerin artık ortak hayatı diğer eş için çekilmez hale getirip getirmediğinin bir önemi bulunmamaktadır.

2. Hangi Durumlarda Hayata Kast Nedeniyle Boşanma Davası Açılır?

Hayata kast nedeniyle boşanma davasında önemli olan, eşi öldürmek amacının tereddütsüz ortaya konulması ve öldürmek amacını taşıyan fiillerin bilerek-isteyerek gerçekleştirilmiş olmasıdır. Yine eşin ölmemesi için bir çaba sarf edilmesi gerekirken, bundan kaçınma da hayata kast sayılmaktadır. Söz gelimi bir kişinin yaralı eşini kurtarması gerekirken, bunu yapmayarak eşinin ölmesini beklemesi durumunda hayata kast nedeniyle boşanma davası açılması mümkündür.

Hayata kast fiillerinin planlanarak yapılmış olması ya da ani bir öfke sonucu yapılmış olması arasında da hiçbir fark bulunmamaktadır. Benzer şekilde hayata kast bakımından kullanılan aracın sonuca ulaşmakta elverişli olup olmaması da önemli değildir. Ancak hayata kast amacını taşıyan hiçbir fiilde bulunulmamasına rağmen, sadece “öldüreceğini” söyleyerek tehditlerde bulunulması durumunda hayata kast nedeniyle boşanmak mümkün değildir.

Hayata kast nedeniyle boşanma davasını, ancak hayata kast fiillerine maruz kalan eş açabilir. Yine hayata kast fiillerinin, eşe karşı gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bu sebeple bir eşin, diğerinin ailesinden birisinin hayatına kast etmesi durumunda TMK 162 çerçevesinde hayata kast nedeniyle boşanma davası açılması mümkün değildir.

Yazının devamı...

Nişanlanmanın hukuki niteliği

19 Ocak 2020

1. Nişanlanma Nedir?

Nişanlanma, aralarında evlenme engeli bulunmayan farklı cinsten iki kişinin evlenme vaadiyle yaptıkları evlilik öncesi bir ön sözleşmedir.

Nişanlanma için belirli bir yaş sınırı bulunmamaktadır. Tarafların, ayırt etme gücüne sahip olması nişanlılık için yeterlidir. Ancak MK 118 gereğince nişanlanma, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça küçüğü veya kısıtlıyı bağlamaz. Bu kapsamda küçük veya kısıtlı, yasal temsilcisinin rızası olmadan nişanlılık yapsa da maddi sonuçları olmayacaktır.

Nişanlılığın kurulmasında belirli bir süre şartı bulunmamaktadır. Bu kapsamda taraflar hiçbir sınırlama olmadan nişanlılık süresini belirleyebilir.

2. Nişanlanmanın Şartları Nelerdir?

MK 118 gereğince nişanlanma, evlilik vaadiyle kurulur. Bu sebeple nişanın kurulabilmesi için öncelikli koşul, tarafların birbirlerine evlilik vaadinde bulunmuş olmasıdır. Evlilik vaadi olmaksızın kurulacak birlikteliklerin nişanlılık olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Nişanlanacak kişilerin aralarında evlilik engelinin bulunmaması ve farklı cinsiyetlere sahip olması da gerekir. Nitekim nişanlanma evlilik vaadiyle yapıldığı için aralarında evlenme engeli bulunan kişilerin bu vaatte bulunabilmesi hukuken mümkün değildir.

Nişanlıların evlilik vaadini bizzat yapması gerekir. Nitekim nişanlanma, şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardandır. Bu sebeple hukuki temsilci, anne ve babası veya aile büyüğünün temsili ile yapılan nişanlanma geçerli değildir.

Yazının devamı...