Siz hiç çocuğunuzu duvardan izlediniz mi?

9 Mayıs 2021

Yaşamın bereketidir kadınlar. Önce doğurulur, sonra doğururlar. Ellerinin dokunduğu her yerde de çiçekler açar. Bu haftaki yazımda “Anneler Günü” vesilesiyle bir kez daha kadını yüceltelim istedim. Anne olmak, çocuk sahibi olmak ve bir anneye sahip olmak çok büyük bir değer elbet. Ama şunu da hatırlayalım istedim. Kadın, anne olmadığında da değerli! Yine biricik, yine özel. Yine elinin değdiği yerlerde hep çiçekler…

Bu özel günde annelerimize sarılalım, çocuklarımıza sarılalım. Ama Müptela Yayınları etiketli “Unutma Beni Çiçeği” adlı son çıkan kitabımdaki “Duvardaki Bebek” hikâyesini de aklımızın, kalbimizin bir kenarında hep tutalım, olur mu?

Bu kısacık öyküyle sizi baş başa bırakırken, anne olan ve olmayan, içinde annelik sevgisi ve şefkati taşıyan tüm kadınlarımızın bu özel gününü kutluyorum. Ve diyorum ki anne olmak için doğurmak yetmez ve anne olmak için doğurmak şart değil!

Omuzlarınızdan tutup sıkı sıkı sarılırken de fısıldıyorum;

“İyi ki varız, iyi ki kadınız!” Hadi sen de tekrarla!

Duvardaki Bebek

Mutfak duvarının dibine çektiği sandalyesine oturup ayaklarını kalorifer peteğine uzattı. Gözlerini kirli krem tonunda boyalı duvara dikti. Arada bir üst üste attığı ayaklarını sallıyor, duvardaki boyanın dalgalarından, çatlaklarından resimler çiziyordu. Çocukken de banyo fayanslarının arasındaki derzleri bir şeylere benzetir, onlara hikâyeler uydururdu. Donuk bakışlarıyla birleştirdiği çizgilerden mini minnacık bir ayak çizdi duvara. Sonra küçücük parmaklarıyla bir el, yakın ebatlarda yuvarlak bir baş. Parçaları birleştirip kundakta bir bebeğe ulaştı. Bir emzik oluşturdu yandaki çatlaklardan ama bebeğe çok uzak kalmıştı emzik. Birden ağlamaya başladı bebek, kundaktaydı. Eli kolu bağlı, o beyaz bezle sarılıydı. Karnını doyuramayacağını bildiği hâlde ısrarla emmek istediği emziğe uzanamıyordu. Uzanmak istedikçe ağladı, ağladıkça uzanmak istedi ama başaramadı. Duvardaki bebek ağladı, onu çizen bakışların sahibi kadın ağladı. Keyifle salladığı ayağı sabitti artık, bebek sabitti, sabit olmayan tek şey gözyaşlarıydı. Bebek sussa bile onun gözyaşları hiçbir zaman durmayacaktı. Ayaklarını topladı, peteğin üzerindeki çizgiler topuğunda iz yapmıştı, hatta biraz da canı yanmıştı. Kim bilir ne kadar zamandır orada, aynı şekilde duruyordu… Doğrulurken ayağının uyuştuğunu fark etti ama umurunda bile olmadı.

Kolları duvardaki bebeğe uzandı. Bir hayalet gibi elleri geçebildi duvarın içinden ve kollarına alabildi bebeği. Önce kefene benzeyen kundağı çözdü, minicik ellerini, ayaklarını serbest bıraktı. Onun için aldığı tulumu giydirdi. Paketinden yeni çıkardığı battaniyeyle sardı, sıkmadan, sadece üşümesin diye. Çözdüğü kundağı yere serdi, üzerine oturdu. Sırtını yanmayan soğuk kalorifer peteğine dayadı. Yanına iri bir bardak su aldı. O içtikçe sütü arttı, sütü arttıkça bebek emdi, emdi, emdi. Emerken göz kapakları ağırlaştı. Süt kokusu eşliğinde ağzında yarım tuttuğu meme ucuyla uyuyakaldı bebek. Kadın yavaşça çekti göğsünü, bebeğin üçgen dudakları arasından. Emerken terleyen saç diplerini okşadı. Göğüs hizasına kaldırıp kokladı. Bebeklerin kendine has o kokusunu oksijen gibi çekti içine. Minicik bir buse kondurdu pembe yanağına. Üstüne oturduğu kundağı aldı, tekrar beyaz kumaşlara sardı. Ayağa kalktı, bebeği duvardaki yerine koyarken, hâlâ o günkü ninni vardı dudaklarında. Bayılmadan, bebeği ondan alınmadan önce karnını okşarken söylediği ninniyi mırıldanıyordu. Kürtajdan çıktığında, narkoz etkisini henüz üzerinden atamamışken de o ninni vardı dilinde. Tekrar aynı sandalyeye oturdu, yüzünü duvara döndü. Radyoda sevdiği şarkı çıktığında yaptığı gibi sesini yükseltti. Sanki bir uğurlama merasimindeydi. Sonra duvardaki yerinde yatan, uykusundaki bebeğini izlemeye başladı. Bir saate kadar acıkıp uyanırdı. Bu sefer altını da değiştirmek gerekirdi. Bir sonraki uyku saatine kadar da masal anlatırdı. Bir yelkovanla akrep çizdi duvarda. Geri sayım başladı, 58 dakika kalmıştı uyanmasına. Yavaş yavaş ritmini de ses tonunu da düşürdü ninninin. Artık sadece içindeki kadın söylüyordu ninniyi, içli içli, ağlamaklı…

Yazının devamı...

Kim gibi davranıyorsunuz?

26 Nisan 2021

Kim gibi davranıyorsunuz?

Kendiniz gibi mi sizden beklendiği gibi mi?

Olaylar karşısında verdiğiniz tepkilerin ne kadarı size ait?

Bir de şöyle sorayım, sorumluluk ve yetki sahibi olduğunuz siz ile başkalarının hakkınızda “bundan her şey beklenir, ne yapsa yeridir” diye düşündüğü kişi olduğunuzda tavırlarınız aynı mı olur? Peki, iş yerindeki siz ile aile içindeki, arkadaş ortamındaki, okul ortamındaki siz aynı kişi misiniz?

Cinsiyetiniz, eğitimiziniz, yaşınız ne olursa olsun çoğu kişi gibi son soruya sizin cevabınız da muhtemelen hayır olacaktır. Uzun yıllar önce Sosyal Psikolog Philip Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi de toplumun bize dikte ettiği sosyal rollerimizin, kim olduğumuzu ve bunların davranışlarımızı nasıl etkilediğini açıkça göstermektedir. Burada biraz deneyden bahsetmek istiyorum.

İnsanların sosyal rollere karşı verdiği tepkileri incelemek amaçlı yapılan deney Stanford Üniversitesi’nin bodrum katında kurulan sahte bir hapishane ortamında gerçekleştirilmiş. İki hafta sürmesi planlanan bu deney için öncelikle 24 erkek üniversite öğrencisi seçilmiş ve deneye katılmaları karşılığında alacakları ücret belirlenmiştir. Öğrencilerden bir kısmına gardiyan bir kısmına ise mahkûm rolü verilmiş, gerçekçi olması için de gardiyanlara ve mahkûmlara kostümler giydirilirken gardiyanların sopası da ihmal edilmemiştir. Gardiyanlardan mahkûmlara olabildiğince sert davranmaları ama bununla birlikte hiçbir fiziksel şiddette bulunmamaları istenmiştir. İlk günü sorunsuz geçiren deney ekibinde ikinci gün itibariyle dengeler bozulmaya başlamıştır. Mahkûmlar gardiyanların emirlerini reddedip yataklarını dağıtan asi tavırlar sergilerken, gardiyanlar ise daha ikinci günden sert ve sadist davranışlar göstermişlerdir. İki grup da hızla rollerini benimseyip bunlara bağlanmışlardır. Üstelik tüm tembihlere rağmen gardiyanlar bir süre sonra mahkûmlara şiddet uygulamaya da başlamıştır.

Hâl böyle olunca katılımcıların zihinsel sağlığından şüphe edilerek deney, 14 gün planlanmış olmasına rağmen 6. günde sonlandırılmıştır. Deney, her ne kadar etik olmayan bir şekilde yürütülse de toplumun kişilere biçtiği rolün onları ne hâle getirebileceğini açıkça ortaya koymuştur. Sonucu şaşırtıcı olan bu deney psikoloji alanında insan davranışlarını açıklama ile ilgili de çok değerli veriler sağlamıştır.

Bu deneyi ilk okuduğumda sonuçları itibari ile ülkemizde maalesef çok görülen ve son yıllarda da oldukça artan, kadına şiddet konusunu düşündüm. O erkeklerin bu davranış modeli, mensubu olduğu çevresi tarafından dikte edilmiş, ondan beklenen bir tavır olduğu için böyle tepkiler veriyor olma ihtimali göz ardı edilemezdi. Amacım şiddet gösteren tarafı anlamak, masum göstermek değil, asla! Kadını korumak ve şiddete hayır demenin, şiddeti durdurmanın yollarında bir mum yakabilmek adına bir de buradan bakmak istedim olaya.

Yazının devamı...