Takıntılı marazi aşklar

Kadın örgütleri şiddete maruz kalan kadınların davalarını sadece izlemekle kalmamalı hem şiddete uğrayan kadının hem bu şiddeti uygulayan erkeğin rehabilitasyonuna destek de sunmalı

 

Dünya edebiyatı birlikte olamayan, olsa da sonunda daima birbirini yok eden, kendi karanlığından beslenen hastalıklı aşk hikâyeleriyle doludur. Bir tür takıntı haline dönüşen aşk hikâyelerini en iyi tanımlayan ifade de sanırım William Shakespeare’in Othello’sunda geçen “Kalbin bir örümceğin ağlarına takılıp kalmış… beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, bunu da aşk sanıyorsunuz…” sözlerinde gizli olmalı.

Gerçek hayat çok farklı değil. Berfin Özek. Sosyal medyada tanıştığı bir gençle bir süre birlikte oldu ve ayrıldılar. Kendi ifadesiyle dostça ayrıldılar. Ayrıldıkları gün birlikte fotoğraf dahi çektirdiler. Fakat bir süre sonra bu eski sevgili kendisini yeniden takıntı haline getirdi; durmadan aradı, tehditler savurdu reddedilince de genç kızın suratına asit fırlattı. Takıntılı bir “aşk” hikâyesi, parçalanmış bir yüzle son buldu. Neredeyse bütün ülke genç kız için seferber oldu. Avukatlar gönüllü, kadın örgütleri davanın takipçisi oldu. O da basına konuştu; destek ve yardım istedi: “Bazen çektiğim acıyı o da çeksin istiyorum. Çünkü ben cehennem ateşini yaşadım!” dedi.

Öldüren aşk

İki yıl sonra yüzüne asit döken ve bu suçtan 13 yıl hapis cezasına çarptırılan eski erkek arkadaşını affetmekle kalmadı, “Onu hâlâ seviyorum o da beni seviyor” dedi. Tabii ilk şaşkınlığa uğrayan dava sürecini izleyen bazı kadın örgütleri oldu. “Öldüren aşk istemiyoruz” dediler. Sosyal medyada da genç kadının tehdit altında olduğu ve korktuğu için davadan vazgeçmiş olabileceğini belirtenler olduğu gibi, bunun korkudan çok hastalıklı bir duruma işaret ettiği düşüncesinde olanlar da vardı.

Size zarar veren bir insanın davasından vazgeçebilir, onu affedebilir misiniz? Evet edebilirsiniz. Bu hayata, insana, yaşadıklarınıza bakış biçiminizle ilgilidir. Peki, size zarar veren bir insanı affetmekle, o insanı hâlâ sevdiğinizi söylemek arasında ciddi bir fark olmadığını söyleyebilir misiniz? Elbette psikologların açıklayabileceği bir durum. Ancak sosyal medya yorumları, medyanın bu tür haberleri nasıl sorgulaması gerektiğini de ortaya koymakta.

Dünyanın birçok yerinde bir insanı kendisine takıntı haline getiren ve sonu genellikle cinayetle biten haberlere rastlamak mümkün. Sorun bu tür ilişkilerin nasıl bir takıntıdan beslendiğini ortaya koyabilmekte. Yanlış olduğunu bildiği halde, kafasından atamadığı, muhakeme yeteneğini yitirmiş, arzu edilmeyen saplantı halindeki fikirlerin takıntı olduğunu biliyoruz çünkü. Birini takıntı haline getirmekle, sevmek arasındaki farkı bilmek gibi.

Dolayısıyla kadın örgütleri bir davayı sadece izleyerek, duruşmalara giderek ya da o şahsın en ağır cezayı alması yönünde çalışmalar yaparak bu tür sorunları çözemez. Bir kadın; kendisine hakaret eden, aşağılayan, şiddet ya da psikolojik baskı uygulayan bir adamın bu tür davranışlarını hâlâ kendisinin çok sevilmesine bağlıyorsa orada bir sorun var demektir. Dengesizliği, ısrarcı olmayı, hırpalanmayı “aşk” olarak yorumlayan bir insanın öncelikle psikolojik desteğe ihtiyacı var demektir. Bizim de davanın duygusal taraftarları olmaktan sıyrılıp, soğukkanlı, ciddi analizlere ihtiyacımız var. Kadın örgütleri şiddete maruz kalan kadınların davalarını sadece izlemekle kalmamalı hem şiddete uğrayan kadının hem bu şiddeti uygulayan erkeğin rehabilitasyonuna destek de sunmalı.

Cumhurbaşkanı başta olmak üzere hukukçular, kadın örgütleri, medya, çeşitli kurum ve kuruluşlar dava boyunca “biz yanındayız” dedikleri halde genç bir kadının bunca desteğe rağmen, korktuğu için mi yoksa hastalıklı bir ilişkiye açık olduğu için mi bu davadan vazgeçtiğini anlamak zorundayız.

Ve elbette kimseyi yargılamadan… Çünkü takıntı ciddi bir hastalıktır.