ÇAY ZAMANI

29 Nisan 2020

Günlük iş yaşamı ziyaretlerinde ya da akşam misafirliklerinde ikram sayılmayacak kadar standart sunum haline gelen çayın kadim bir geçmişi var. Demleme yöntemlerimiz, sunum biçimlerimiz ve duyduğumuz tutkuyla, neredeyse milli içeceğimiz sayılabilecek çay, tarih sahnesine M.Ö. 3’üncü yüzyılda çıkıyor. İlk dönemlerini medikal içecek, bir ilaç gibi geçirse de ‘Newton, elma ve yer çekimi’ üçlemesiyle bildiğimiz meşhur hikayeye benzeyen öyküsüyle gündelik yaşamda içecek olarak da tüketilmeye başlıyor.
Çin İmparatoru Shenn Nung, elinde sıcak su dolu bir kaseyle, bir ağacın altında otururken kaseye çay yaprakları düşer. İmparator, yaprakların verdiği renk ve tadı çok beğenir, kendisine iyi geldiğini hisseder.
Başta medikal olarak kullanılan çay, keyifli bir içecek kimliğiyle o günlerden sonra ticarileşir ve ilk olarak Osmanlı döneminde topraklarımıza
ulaşır. Ancak ekilmek üzere seçilen toprakların uygun olmaması sebebiyle yaygınlaşamaz, günlük yaşamımıza girmesi Cumhuriyet dönemi öncesine kalır. İmparatorun elinde sıcak suyla gezmesi, hikayeye uygun olsun diye midir? Bilemem ama belli bir yaştan sonra birçok Uzak Doğulu gibi suyu, ılık tüketmek faydalıdır...
Dünyada sudan sonra en çok tüketilen içecek olan çayların tümü; beyaz, yeşil ve siyah... Çin çayı ‘Camellia sinensis’ denilen bitkiden elde edilir, ancak işlenme süreçleri farklıdır.
Çayda, polifenol, alkaloidler (kafein, teofilin, teobromin), aminoasitler, karbonhidrat, protein, klorofil, uçucu organik bileşikler (çayın kokusuna katkıda bulunan), florid, alimintum, bazı mineral ve eser elementler bulunur. Polifenoller, bioaktif bileşendir ve katesin içerir; yararlı olan da bu bileşimdir çünkü katesin antioksidandır. Yeşil çayda daha fazla katesin olduğu için antioksidan etkisi diğerlerine göre daha fazladır.

Laboratuvar çalışmalarında yeşil çay...

- Kanser hücrelerinin büyümesini durdurduğu,

Yazının devamı...

VİRÜSLER VE KANSER

28 Nisan 2020

Korona hayata dair bir dolu şeyle birlikte virüsler konusundaki farkındalığımızı da artırdı. Ama aynı çalışma odamızda ya da salonumuzda hayretle farkına vardığımız eşyalarımız gibi, virüsler de hep vardı ve olmaya devam edecek. Bu öncesiz ve sonrasız varlık durumu yetmiyormuş gibi insanların kanser olmasına yol açmayı da sürdürecek. Bağışıklık sistemimiz zayıf kaldığında ya da gereğinden fazla reaksiyon verdiğinde süregelen DNA hasarı, sonunda bir kanser oluşumuna neden olabilecek. Ya da sigara gibi sürekli DNA hasarı yapan bir etken eşliğinde, obezite vb. kronik inflamasyona sebep durumlarda virüslerin kansere yol açma riskleri artacak.

Hastalık yapma mekanizmaları

- Virüsler genomlarını konakçı hücrenin DNA’sına sokarak doğrudan hasara (mutasyonlarına) neden olabilir.
- Bazı virüsler, aslında önceki konakçı hücrelerden aldıkları genlerin değiştirilmiş versiyonlarını taşır. Bu değiştirilmiş genler artık düzgün çalışmaz ve yeni bir konakçı hücreye yerleştirildiklerinde düzensizliğe neden olur ve kanserli büyümeye yol açabilir.
Mutajenik aktiviteleri veya hücre davranışı üzerindeki etkileri sayesinde virüsler, insanlar da dahil olmak üzere birçok farklı hayvanda belirli kanserlerin gelişiminde önemli bir rol oynar ve kanserle ilgili bilimsel araştırmaların da ana hedefi haline gelir.
Virüsler, genetik materyalleri olarak DNA’ya sahip olanlar ve RNA’ya sahip olanlar şeklinde iki kaba kategoriye ayrılabilir. Her iki türünün de farklı tipteki kanserlerle ilişkili olduğu bulunmuştur.
Bu duruma karşı alınacak tedbirler, pandemiden bize kalan yeni alışkanlıkların devamı olarak özetlenebilir; öncelikle hijyen, bugünlerde gösterdiğimize yakın bir hassasiyette her zaman hayatımızda olmalı. Uzun yıllar sonra tam anlamıyla yaptığımız el yıkama ritüellerimize de hep böyle devam etmeliyiz.

Yazının devamı...

GDO NEDİR, GDO’LU ÜRÜNLER KANSER YAPAR MI?

27 Nisan 2020

Biyoteknolojik yöntemlerle, kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak, belirli özellikleri değiştirilen bitki, hayvan veya mikro organizmalara ‘transgenik’ ya da genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) denilmektedir. Halk arasında kısaca, genetiğiyle oynanmış ürünler olarak geçer. Aslında bugüne kadar uygulanan; geleneksel adıyla aşılama veya melezleme dediğimiz işlem de bir tür gen transferi işlemidir. Farkı ise, geleneksel yöntemlerde çok sayıda gen paketi transfer edilirken, biyoteknoloji yönteminin, seçilen tek genin transferine izin vermesidir.
Biyoteknoloji yöntemi henüz yeni olduğu için, oluşan ürünlerin analizinin yapıldıktan sonra tüketime sunulması gerekiyor. Ticari olarak kullanılan 4 GDO; mısır, soya, kanola ve pamuktur. Bu besinler ABD, Avusturya ve Japonya gibi ülkelerde herhangi bir kısıtlama olmadan tüketilirken, Avrupa’da ürün etiketinde belirtilmesi kaydıyla satışa sunulmaktadır. Avrupa’da GDO’nun kısıtlı kullanımının sebebi, halkın bu konudaki inancı ve algısıdır; tıpkı ülkemizde olduğu gibi...

Üretimi yasak

Türkiye’de insani gıdalar söz konusu olduğunda GDO’lu ürünlerin ithalatı, üretimi ve geliştirilmesi yasaktır. Bununla birlikte ülkemizde, sadece hayvan besiciliği ve yem sanayinde kullanılmak üzere GDO 10 soya ile 26 mısır geninin ithalatına izin verilmektedir. Ayrıca ithalat ön izni düzenlenen tohumlukların, ithal amacına bakılmaksızın menşei ve ülke risk değerlendirmesine göre belirlenen sıklıkta, numune alınarak analizleri yapılmaktadır. GDO’ların bugün için alerji dışında kanıtlanmış bir yan etkisi bulunmadığı gibi yine yaygın inancın aksine, bu ürünlerin kanser yaptığını gösteren herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Biyoteknoloji bilgimizin yeterli olmaması ve yine popülarite arzusuyla medyada yapılan yalan yanlış bilgilendirmeler ve akademisyenler başta olmak üzere bu konuda konuşması gereken kişilerin sessiz kalması, bizim GDO’lar hakkında gerçekçi olmayan düşüncelere sahip olmamıza yol açmaktadır.

Çok sayıda komplo teorisi var

Tarım ilaçları, kimyasal gübre, ardından da genetiği değiştirilmiş organizmalar, II. Dünya Savaşı sonrası ‘Yeşil Devrim’ olarak adlandırılan süreçte keşfedilmiştir. GDO 1972 yılında, ardından ilk genetiği değiştirilmiş bitki ise 1983’te geliştirildi. Başlangıçta ilaç ve aşı sektöründe kullanılmak üzere geliştirilse de, yüksek kârlılık sebebiyle zamanla besin sektörüne kayarak, olası küresel açlığa çözüm olarak sunuldu. GDO hakkında çok sayıda, komplo teorisi var.
Amerika’nın, özellikle de Rockefeller Ailesi’nin ‘ari ırk’ yaratıp kendilerinden olmayan toplumları yok etme, kanser ve diyabet gibi hastalıkları çoğaltarak ilaç sektörünü büyütme teorisi en bilinenleridir. Ürünlerin doğal olarak gerekenden çok daha kısa süreler içerisinde, yeterli araştırma yapılmadan üretilip sofralarımıza ulaşması, bu konudaki negatif kuramları güçlendirse de ısrarla söylemek istediğim şey, GDO’ların direkt kanser yaptığına dair sağlıklı bir çalışma olmamasıdır. Kansere veya şeker hastalığına yol açmasının dışında, gelecek gıda krizine yönelik geliştirilen emperyalist bir strateji olduğunu, meselenin ülkesel bazda ticari bağımlılık yaratma mücadelesi anlamına geldiğini düşünmek daha doğru olabilir. Ancak onlardan tamamen uzak duracak bir durumda olmadığımızı da bilmemiz gerekir.

Yazının devamı...

Tarım ilaçları ve kanser-1

25 Nisan 2020

Sebze ve meyvelerden gün geçtikçe tedirgin olmamıza sebep olan, hatta biraz da uzak durup tüketmemize engel en önemli nedenlerin başında geliyor. Üstelik son dönem gelişen takviye ilacı merakımızın altında da onların varlığı yatıyor. Evet, tarım ilaçlarından bahsediyorum; yarattığı korku ve endişeyle gündemimize girmeyi hak ediyor.
Kimyasal ilaç yani pestisit nedir?

Tarımda zararlı böcekleri, hastalıkları ya da farklı organizmaları engellemek ve etki alanlarını kısıtlamak için kullanılan kimyasal ilaçların tümüne pestisit denir. Doğrudan toprak yüzeyine, içine, bitki veya tohumluk üzerine uygulanmaktadır. Bu durum atmosfere, suya veya toprağa bulaşarak daha geniş alanlara yayılmalarını da sağlayabilir. Tarımda kullanılan kimyasal ilaçlar, süreci kolaylaştırması ve kısa zamanda etkili sonuç alması nedeniyle yaygınlaştı. Sıklıkla zehirli maddeler ihtiva ederler.
Bu maddeler, bilinçsizce kullanıldığında hem insan sağlığına hem de uygulandığı çevreye son derece zararlıdır. Kimyasal ilaçların zehirleme süreçleri; formül biçimine, vücuda giriş yoluna, yaşa, cinsiyete, ilaca maruz kalma süresine ve kişinin beslenme durumuna bağlı olarak değişebilmektedir. İnsan vücuduna giren kimyasal ilaçlar, akut ve kronik zehirlenmelere neden olur. Akut zehirlenme, ilacın bir kez vücuda alınmasından sonra birkaç saat gibi kısa süre içerisinde ortaya çıkar; hazırlık anında kişinin üzerine dökülmesi veya kazayla yutulması gibi. Kronik zehirlenme ise, ilacın düşük dozlarda defalarca alımından sonra meydana çıkar. Kendini göstermesi için haftalar, aylar, hatta yıllar geçmesi gerekebilir. Kimyasal ilaçların yanlış kullanımından kaynaklanabilecek zararlar, uzun bir liste oluşturabilir...



Yazının devamı...

ORGANİK TARIM NE KADAR ORGANİK?

24 Nisan 2020

Organik tarım, tükettiğimiz gıdaların insan sağlığına ve çevreye zarar vermeyecek biçimde, hiçbir kimyasal katkı kullanmadan, ilk adımından rafa kadar her aşaması kontrol altında ve ilgili sertifika normlarında üretilmesi sürecidir. Doğal dengeyi koruyan; toprak, hava, su gibi yaşamsal kaynakların sürdürülebilirliğini ve muhafaza edilmesini amaçlayan, değerli, yoğun Organik tarım, tükettiğimiz gıdaların insan sağlığına ve çevreye zarar vermeyecek biçimde, hiçbir kimyasal katkı kullanmadan, ilk adımından rafa kadar her aşaması kontrol altında ve ilgili sertifika normlarında üretilmesi sürecidir. Doğal dengeyi koruyan; toprak, hava, su gibi yaşamsal kaynakların sürdürülebilirliğini ve muhafaza edilmesini amaçlayan, değerli, yoğun emek gerektiren bir yöntemdir.Organik tarımda tohumdan ve ekimden itibaren; yetiştirmede, toplanmada, hasatta, kesimde, işlemede, tasnifte, ambalajlamada, etiketlemede, muhafaza, depolama, taşıma ve ürünün tüketiciyle buluşması dahil sürecin hiçbir adımında doğal yöntemlerin dışında bir etken, koruma, kimyasal madde, ilaç vb. kullanılmamaktadır. Tüm bu hassas sürece ek olarak, ekilen toprağın çevresinde de hiçbir kimyasalın kullanılmaması, olası alanların veya belirli tesislerin organik üretim yapılan alana asgari uzaklıkları gibi başka şartlar vardır.

Logolu olanlar tercih edilmeli

Tahmin edeceğiniz gibi yeni hayat koşulları bizlere annemizin ıspanağını, büyükannemizin domateslerini yedirmemekte kararlı! Peki söz konusu gereklilik ile şartlarda üretildiği iddiasında olan, daha pahalıya sahip olabildiğimiz bu ürünlerin ne kadarı ‘gerçekten’ organik ve sağlıklı? Öncelikle bilmemiz gereken; yüzde 100 doğal, hormonsuz, hakiki, köy ürünü, saf gibi tanımların, içine saman serpilmiş yumurta kutularının, kahverengi kağıtlara sarılmış falanca meyve-sebzenin organik olmaya yetmediği ve tüketiciye ürün hakkında hiçbir garanti algısı vermemesi gerektiğidir.Yanı sıra herhangi bir ürün, yetiştirilirken kimyasal kullanılmasa da sağlıksız olabilir. Üretildiği bölgede çevre kirliliğinin olup olmaması, hayvansal ürünler için hayvanların besin kaynakları, sebze-meyvelerin toplanma, hasat, tasnif ve depolama işlemlerinin niteliği de önemli faktörlerdir. Bu konuda en çok güvenebileceğimiz olanlar, Tarım ve Orman Bakanlığı kontrolünde üretilip yetiştirilenlerdir. Çünkü bakanlık rutin denetimlerin yanında, özellikle geliştirdiği politikalarla organik tarımı yaygınlaştırmakta ve bu şekilde üretim yapmak isteyen çiftçi ailelerini ve markaları desteklemektedir. Bu çabalara rağmen Türkiye’nin çok büyük bir ülke olduğu ve her köşesinde ‘organik ürün’ adı altında satılanlara zaman zaman ulaşılamadığı bir gerçektir. Burada tüketicinin dikkati ve özeni öne çıkmalı, bakanlığın ‘organik ürünler’ logosunu taşıyanlar tercih edilmelidir. Bu özen, hem kendi sağlığımız hem de bu tarz üretimi hakkıyla gerçekleştiren üreticilerin emeklerinin korunması açısından önemlidir. Gıdalarımızın nasıl yetiştirildiği, çevreye olduğu kadar bizim bedensel ve ruhsal sağlığımıza da etki eder. Organik gıdalar, diğerlerine göre besin değeri açısından çok daha zengindir ve gelişmiş antioksidan özellikler barındırır. Bunun yanı sıra ilaçlı tarımda kullanılan kimyasallar veya koruyucu maddeler, alerjisi olan kişiler için hayati olumsuzluklar yaratabilir. 

Az ve çeşitli beslenmeye çalışalım

Organik tarım uygulandığı her coğrafyada, kirliliği azaltır, suyu korur, toprak erozyonunu azaltır, toprak verimliliğini artırır ve daha az enerji kullanır. Ayrıca, böcek ilacı kullanmadan çiftçilik yapmak, çevredeki kuşlar, diğer hayvanlar ve yine çiftliklere yakın yaşayan insanlar için daha yararlıdır. Söz konusu ilaç ve kimyasallar; toprağı, suyu, havayı kirletir, bu zararlı pestisitler bulunduğu yerde on yıllara varan sürelerde kalıcı olup zarar verebilir.
Organik üretimde, toprağı düzeltmek için harcanan zaman suyun korunmasına yardımcı olur. Örnek olarak pamuk, rutin yetiştirildiğinde çok fazla sulama gerektirirken, organik üretim biçiminde daha az sulamaya ihtiyaç duyar ve tasarrufu sağlar.
Hemen herkesin, kentleri terk edip köylere yerleşerek organik tarım hayali kurduğu şu günlerde, bunu beceremesek de enseyi karartmamak gerek. Korona gündeminde bağışıklığımızı güçlendirmek her zamankinden önemli. Organik beslenemiyoruz diye strese girmeden, vitamin takviyelerine yüklenmeden, az ve çeşitli beslenmeye çalışmamız, takviye beklentimizi bol çiğ sebze-meyve yiyerek karşılamamız, iyi uyku ve biraz egzersiz yapmamız inanın yeterli olacaktır. Kısaca biz kendimizi dinleyerek kendimize biraz organik davranalım.

Yazının devamı...

GEZEN TAVUK MU, ORGANİK Mİ?

23 Nisan 2020

En ucuz ve geleneksel protein kaynağımız tavuk, son yıllarda hakkında yaratılan şüpheli sansasyonlarla uzak durduğumuz, kaygılandığımız bir besin haline geldi. Gezen tavuk mu, organik mi, geziyorsa nerede geziyor, organikse ne kadar organik? Oysa tavuk başlıca protein kaynaklarımızdan, diğer hayvansal etlerden daha az yağlı, daha az doymuş yağ asidi içeriyor, düşük kalorili, B vitamini yönünden gayet zengin ve bence de oldukça masum.

Hormon kullanımı

Halk arasında hormon kullanımına ilişkin olarak yanlış bir bilgilendirme bulunmaktadır. Öncelikli olarak bilinmesi gereken, bunun pahalı bir uygulama olduğu ve her bir hayvan için ayrı ayrı uygulanması gerektiğidir. Kanatlı hayvan gibi yüksek sayılarda yetiştirilen hayvanlardan bahsediyorsak ve yetiştirme süresinin (42 gün) kısıtlı bir süre olduğu düşünülürse, etlik piliç yetiştiriciliğinde hormon uygulamanın gereksiz ve pahalı bir yöntem olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kısa sürede nasıl yetişiyor?

Etçi ırklarda melezleme yöntemiyle kısa sürede istenilen canlı ağırlığına ulaşabilen çeşitler geliştirilmiştir. Kısaca, melezleme yöntemiyle elde edilen yavru civcivler, protein ve enerji yönünden zengin yemlerle beslenerek, istenilen canlı ağırlığa 42 günde ulaşabilmektedir. Türkiye’de Beyaz Et Sanayicileri Birliği tarafından, kanatlılarda antibiyotik kullanımının azaltılması amacıyla karar alındığı bilinmektedir. Biyolojik güvenlik talimatı kapsamında belirlenen eksiklikler de Tarım ve Orman Bakanlığınca denetlenmektedir. Tavuğunuzu marketlerden alıyorsanız, Tarım ve Orman Bakanlığı logolu ürünleri tercih etmeniz daha güvenli bir yaklaşım olabilir.

Köy mü, çiftlik mi?

Her iki üretim çeşidinin de kendine has faydaları ve zararları olabilmektedir. Örneğin, köy tavuklarının kendi dışkıları ve diğer hayvan kalıntılarından bulaşıcı hastalıklar taşıması ihtimali, kafes sisteminde yetiştirilenlere göre daha fazladır. Özellikle Salmonella gibi insanlara bulaşabilen rahatsızlıklar, köy tavuğu ve yumurtasıyla ilgili riskleri artırmaktadır. Gezen tavuğun nerede dolaştığı, yakınındaki arazide çevreye zarar veren bir endüstriyel alanın, kirli bir su kaynağının olup olmaması gibi birçok faktör bulunmaktadır. Gezen tavuk adıyla satılan her ürünün sağlıklı olamayacağını aklımızda bulundurmak gerekir.

Yazının devamı...

C VİTAMİNİ BİLMECESİ

22 Nisan 2020

Bilim tarihi, bir icadı ya da yeniliği ilk ortaya koyanla; ciddi sorular soran, derinlemesine araştıran, üzerine ekleyerek geliştiren ve faydalı olmasına çaba gösteren ikinci isim veya isimleri hep adil onurlandırmıştır. Bu yüzden bir yenilikle karşılaştığımda, hemen kabullenmek ya da reddetmek yerine, en az ona harcanan emek kadar bir çabayla, tüm olasılıkları gözden geçirmek isterim. O ana kadar olan deneyim ve bilgimle değerlendirmeyi tercih etmem. Telefonun icadında “Tanrı aşkına bunu kim, neden kullanmak istesin ki?” diyen ABD başkanı veya “Bu rekabetten atlar galip çıkar; otomobil geçici bir heves olabilir” biçiminde salvolar yapan Alman imparatoru durumuna düşmek istemem. Çünkü bilim tarihi, kim olursanız olun, bunları yazmakta da adil davranır. “Louis Pasteur’ün hastalık yapan organizmalar (mikrop) teorisi saçma bir kurgudur” diyen profesör Pachet’e davrandığı gibi...
Bugünlerde C vitamini, kanser ve Covid-19 ilişkisi, agresif kabuller veya retlerle tartışılıyor. Gelin, meseleye kişisellik tuzağına düşmeden, bilimsel veriler ve haberler açısından bir göz atalım...
Diğer adıyla askorbik asit, esansiyel bir vitamindir. Vücut kendi başına üretemez ancak günlük ihtiyacımız olan 75-90 mg’ı, sebze ve meyvelerden kolayca alınabilir. Yeterli tüketilmediğinde ve kandaki değeri düştüğünde ise, Skorbit hastalığı oluşur. Vitamin C, bu mikromolar dozlarında olduğunda antioksidandır. Yani bir elektronunu oksijen radikallerine verip, kanser oluşturma dahil vücuda vereceği birçok tehlikeyi engeller. Plazmada milimolar dozlara ulaşma durumunda ise, tam tersi pro-oksidan rolü başlar, ancak bunun için damardan yüksek doz (kilograma 1 gr. gibi) verilmesi gerekir ki; bu dozlara bundan sonra farmakolojik Vitamin C deriz. Oksidasyondaki rolünün yanı sıra demir metabolizmasında da rolü vardır; demirin sentezini ve bağırsaklardan emilimini artırır. Ayrıca birçok enzimatik reaksiyonda kolaylaştırıcı (kofaktör) molekül olarak yer alır. Bu enzimler kollajen sentezi, karnitin sentezi, kalıtım materyalimiz DNA ve RNA’nın birçok reaksiyonunda görev üstlenir. Kısacası, vücuttaki birçok biyolojik işleyişte bulunur.

Anti kanser mekanizması

Son yıllarda sayıları giderek artan birçok çalışma, C vitamininin plazmada mikromolar dozajından milimolar dozlara ulaştığında kanser hücrelerini öldürücü etkisi olduğunu gösterdi. Normal hücreler etkilenmezken, tümör hücrelerinin C vitaminine hassas olduğu yönünde bazı mekanizmalar tanımlandı; oksidasyondaki etkilerinin yanı sıra gen ifadelerini düzenleme, oksijensiz kalan tümör hücrelerinin ortama adaptasyon için salgıladığı HIF1’in etkinliğini azaltma, tümör hücrelerinin demir metabolizmasını bozması gibi...
Vitamin C ile ilgili ilk çalışmalar, hep kafa karıştırıcıydı. İlacın damardan ve ağızdan uygulandığı araştırmaların birinde, son dönem kanser hastalarının yaşam süresinin uzadığı kaydedildi, ancak daha sonra yayınlanan çalışmalarda C vitamini ağızdan uygulandı ve bir yararının olmadığı kaydedildi. Anlaşılan o ki; uygulama şekli ve plazmada ulaştığı konsantrasyon, tümöre karşı etkisinde oldukça önemli. Plazmada etkin dozlara ulaşması için yüksek dozda ve damardan uygulanması gerekiyor, ağızdan alınarak bu konsantrasyonlara ulaşmak mümkün değil.

Covid-19 tedavisinde de gündeme geldi

Yüksek doz C vitamini herkese uyacak tek bir reçete değil; en kritik noktalardan biri, ağızdan alınması ile damardan verilmesi arasındaki farkları kavramak.

Yazının devamı...